22 Ağustos 2009 Cumartesi

KIRSAL ALANLARDAKİ SORUNLARIMIZ

MUSA BEY GÜNAYDIN...

Geçenler bir cumartesi günü yaklaşık on saat kadar kaldığımız; sizin de ilginizi çekmiş olan KARASAK KÖYÜ'nü anlatmak istiyorum kısaca.

KARSAK KÖYÜ MENGENE 15 KM KADAR UZAKLIKTA İÇİNDE 100 KİŞİNİN YAŞADIĞI BİR KÖY... KARA İSHAK ADLI BİR KİŞİ KURMUŞ KÖYÜ... TÜRKÇEMİZDEKİ O BİLİNEN ''DÜŞME'' ÖZELLİĞİNDEN DOLAYI DA KARSAK OLARAK ANILIYOR KÖY... BOLU DAĞLARI'nın sanırım en fakir köylerinden biri. Çünkü evlerin önündeki bahçelerden başka tarım alanı y o k gibi...Dağdaki bir kaynaktan aldıkları kadar köy içme suyu yanında bir dereden çevirdikleri köy sulama suyu da bol.

Yıllarca dışarıya göç vermiş KARSAK... Ancak son yıllarda bazı enekliler ya temelli ya da yalnızaca yaz bahar ayları için eski evlerine gelerek kalmaya başlamışlar. Köyde İLKÖĞRETİM, EBE, PTT, SAĞLIK OCAĞI, FIRIN, KANALİZASYON y o k! Köy içi yolları toprak olduğu için sanırım kış aylarında köyde yürümek çok zor olsa gerek.

Köy evleri taş ve ağaçtan yapılmış. 100-150 yıllık evler var. İçinde kimse olmadığı için bir kaçı çökmek üzere. Evine konuk olduğumuz bir büyük bankanın ahçısı emekli Hasan Bey atalarından kalmış olan evini diğer mirasçılardan anlaşarak değil de ancak mehkeme yolu ile alabilmiş. O da emekli maaşının büyük bir bölümünü iki katlı bu ahşap evin onarımına, sağlamlaştırılmasına harcamış. Ankara'daki kışlık evi ile buradaki ata yadigârı yazlık evi arasında gidip gelmeye başlamış iki yıldan bu yana. Bahçesinde yetiştirmeye başladığı biber, domates ile diğer sebzeler onun için birer övünç kaynağı. Köyünün temiz havası ona çok iyi gelmiş, yüzü kanlanmış! Doğup büyüdüğü KARSAK'ta akrabaları arasında olmaktan da mutlu.
Emekli olduktan sonra köylerine gelerek ömürlerinin arta kalan yıllarını bu güzel köyde geçirmek isteyen bazı kardeşler bacılar da miras yüzünden epey çekişmişler! Atalarından kendilerine kalmış olan eski evlerinin yerinde sırt sırta iki ev kondurmuş olan iki kardeşin; bu paylaşım sorunundan dolayı birbirleri ile küs olduklarını içim burkularak dinledim.

Olayı dinleyince:İleride babamdan kalmış olan ve anacığım rahat etsin diye tadilatını benim üstlenmiş olduğum evimize yerleşmek istediğimde bacılarım da başkaldırılar mı diye geçirdim içimden. Gerçekte beş bacımdan hacı olan birisi: Babamız seni okuttu abi. Burada hiçbir hakkın yok,demişti geçen yıl! Sanırım bu gibi durumlar burada yaşanmış; sorunların çözümü de Hasan Bey için olduğu gibi diğerleri için de mahkemeye gidilerek çözülebilmişti. Dedemin köyünde, bu gibi sorunları değil de başlıca tarla takım ve mal sorunlarını köyün yaşlıları çözermiş. Yetişip gelirken onbeş gün kadar kalmış olduğum ÇOLAKLI'da o yaşlıların ellerinde birer baston ile dut ağacının altındaki çay ocağında oturduklarını görmüştüm bir kaç kez.

Köyde bir zamanlar KEÇİ de yetiştirilirmiş. Büyük baş hayvan sürüleri de varmış. Ne yazık ki artık keçi yasaklandığı için geçimleri zorlaşmış. Kendi ihtiyaçları için besledikleri üç beş koyun ile üç beş inekten başka hayvan varlıkları yok! Evlerinin önündeki bir kaç evleklik tarladaki meyve ağaçları ile sebzeler ancak günlük ihtiyaçlarını karşılayabilir. Alış verişlerini Mangen'den yapıyorlar. Minareli köy camisinin kadrolu imamı yok. İmamın parasını da kendi aralarında topluyorlarmış! Bereket ki kırk yaşındaki yeni imamları bekârmış!

Karşılaştığımız insanlar güler yüzlü, engin gönüllü, dost canlısı kardeşlerimizdi... Av.Yunus Emre ŞERBETÇİ ile yardımcısı Battal SİNCER'le birlikte orada kaldığımız gün boyunca dağdaki dolaşmalarımız ve sohbetlerden dolayı çok mutlu olduk. Ayrıca öğle üzeri pek çok yiyecekle bize katılan MENGENLİ Av. Celil Bey de köylüler ile kaynaşmamızda çok yardımcı oldu. Yeni yeni arkadaşlıklar edindik KARSAK'ta.

Yenilenmiş atababa evinde konuk olduğumuz Hasan ALTINDİŞ ile uzaktan iki akrabamı da tanıyor olması bakımından daha bir sevdik birbirimizi. Oğlu Hakan'la birlikte evine toprağına öylesine bağlanmışlar ki onalrın gözlerinden okunan mutluluklarını anlatmak çok zor. Babaları öldüğünden bu yana karşı yamaçta yıllardan beri sürülmemiş olduğu için giderek ağaçların kaplamış olduğu alan onların gelecek yıllarda uğraşacağı önemli bir yer olacak anlaşılan.

Bence arada bir KÖYLERE GİDEREK, KÖYLÜLERİMİZİ TANIMAK gerekiyor.
Oralarda insanımızın güzellikleri, gelenekleri görenekleri yanında Türkçemizin adlandırma zenginliğini de anlamaya başlıyoruz ki yukarıda iki çarpıcı örneğini vermiştim. Umarım gelecek yıl gittiğimde KARSAK KÖYÜ'nü bütün yönleri ile özel olarak inceleyip yazmaya çalışacağım.

Esen kalınız.

Ömer F.

***************

TEŞEKKÜR EDERİM HOCAM,

KARSAK DA KENDİ KADERİNE TERK EDİLEN BİR TARİH SANIRIM. BÜYÜK ANADOLU'DA BİNLERCE TERK EDİLEN VEYA BOŞALAN GÜZEL YERLERİMİZDEN BİRİ GİBİ.

ŞEHİRLEŞMEK TABİKİ ÖNÜ ALINMAZ BİR OLGU AMA; TARİHİMİZE SAHİP ÇIKMAMAK, DOĞAL GÜZELLİKLERİMİZİ KORUYAMAMAK SUYUMUZUN ORMANIMIZIN KIYMETİNİ BİLEMEMK TE ACI VERİYOR İNSANA. YOZLAŞAN DEĞERLER,ÇAĞDAŞLAŞTIRILMAYAN MİRAS HUKUKU, ÖZELLİKLE SON YILLARDA VAHŞİCE TALAN EDİLEN SU KAYNAKLARI İÇLER ACISI...

BU İKTİDARLA BİRLİKTE UYGULMAYA KONULAN BİR PROJE VAR Kİ; KATLETTİ DAĞLARIMIZI VE SU YATAKLARIMIZI. 9-10 TANESİ DE ANDIRIN 'DA OLMAK ÜZERE , ADINA "NEHİR TİPİ SANTRALLER" DENİLEN BİR TALANLA HEM YANDAŞLARA PEŞKEŞ ÇEKİLDİ, HEM DE DERELERİMİZ ÇAYLARIMIZ GERİ DÖNDÜRÜLMEZ BİÇİMDE ÖLDÜRÜLDÜ. EN KÜÇÜK BİR KARŞI ÇIKIŞA "ELEKTRİK ÜRETİYORUZ, ENERJİYE İHTİYACIMIZ VAR" DİYEREK DEMAGOJİ YAPANLAR, BU YOLLA ÜRETİLENİN ON KATI KAÇAĞA GÖZ YUMUYORLAR...
***
LAF YİNE UZADI!...
KARACAOĞLAN ŞENLİKLERİ İÇİN HANGİ GÜN GELEYİM DİYE TEREDDÜTÜM VAR. PR0GRAMDAN HABERİNİZ VAR MI ÜSTADIM?

SELAM VE SAYGILARIMLA

MUSA TOLU
ANDIRINLI EMEKİ ÖĞRETMEN

***********
KIRSAL ALANLARDAKİ SORUNLARIMIZ

MUSA BEY İYİ GÜNLER!

Toprak, su, orman, çeve ve miras hukuku konularındaki özlü değerlendirmelerinize katılmamak mümkün değil. Bunu bir anlamda kırsal yörelerden birinin çocuğu olarak, ben de çok çarpıcı biçimlerde gördüm. Çözülemeyen nice toprak paylaşımı sorunları var bu milletin. Özellikle Güney Doğu Anadolumuz'da yaygınlık gösterek TOPRAK AĞALIĞI BELÂSI'nın da temelinde OSMANLI DEVLETİ'nden devraldığımız bu topraklar için Miras Hukukunu en uygun biçimde uygulayamamak gibi bir açmazımız vardır.

DAĞA ÇIKTIĞI SÖYLENEN bazı gençlerimiz; babalarının toprağı, işi gücü vardı da mı çıktılar ana kucağından babaocağından? HAYIR! Bana göre bizzat kendi varlığına bile egemen olmak çabasındaki AĞANIN BASKISINDAN, ONUN TOPRAKLARIN DA KÖYLERİN DE T E K HAKİMİ OLMASINDAN kaçıp gitmiştir büyük bir çoğunluğu! Bu açmazlar için İnsan Hakları ile birlikte İSTİDAM SORUNU da çözülemez mi (i d i)? Olayın ideolojik yanı ile etnik özelliklerin sömürülmüşlüğü ve bilinen propagandalar yanında dış güçlerin silahlarının pazarlanmasının araştırılarak millete duyurulması işi DEVLET ADLI HANTAL, KENDİNDEN MENKUL ORGAN'ın görevi olsa gerek!

Eğer biz ANDIRINLILAR, DÜZİÇİLİLER ile ülkemizin diğer yurttaşları, atalarımızdan kalan toprakların yanı başında çömelip kalsa idik inanın bizim içimzden de nice TERÖRİST ile nice CANİLER çıkardı. Buna rağmen toprak için, tarla takım için, sulama suyu için; BİLE BİLE VURULAN az CAN MI UÇUP GİTTİ ARAMIZDAN...

Olayların çok yönlülüğü elbette bugünden yarına çözülebilecek değil. Ancak olması gerekenler için de ne yazık ki elimizde h i ç b i r tutamak, hiçbir umut yok! ESKİ TAS ESKİ HAMAM benzetmesi almış başını gidiyor!

İyi ki çağdaş gelişmeler ışığında bazı rahatlıklarımız var! Ne yazık ki HAK HUKUK, ADALET, ADİL PAYLAŞIM, ALT YAPI, MİLLİ GELİRDEN YETERİNCE PAY ALMAK, DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI, VİCDAN MERHAMET gibi en insani duyguların emrinde olması gereken uygulamalar da açılımlar da y o k ortalıkta!

Şimdilik esen kalınız.

Ömer F. YILMAZ
Toplum Bilimci

''TARİHÇİLERİN KUTBU'' PROF. DR. HALİL İNALCIK

Prof. Dr. Halil İNALCIK adı ancak belirli çevrelerce bilinir, bazı kitapları da Türkiye yayıncılığının açmazları ile bilinen ortalamadan daha çok satamazdı. Onun ortaya koymuş olduğu tarih çalışmalarından dolayı, ne yazık ki bizden çok yurt dışı tarih çevrelerinde tanınan Prof. Dr. Halil İNALCIK 30 (otuz) kadar tarihi eser ile 300 (üçyüz) kadar tarihî makalenin sahibidir.

26 Mayıs 1916 günü İstanbul'da doğmuş olan Halil İNALCIK: Batılı güçlerin Osmanlı Devleti'ne karşı acımasız savaşlarının ve onun çöküş yıllarını da içeren işgal İstanbul'undaki çocukluğunun ardından 1924 yılında ailesi ile birlikte Ankara'ya gelir. Ankara Üniversitesi DTCF'nin ilk mezunlarındandır.

1942 yılında "Tanzimat ve Bulgar Meselesi" adlı doktora tezini verir. Bilindiği gibi ''Doktora Tezi'' bir bilim adamının; ilim yolculuğuna çıkıştaki en tutarlı, en yeni belgeler yanında yeni açıklamaları ve yorumları içeren bir eserdir. Prof. Dr. Halil İNALCIK bu önemli araştırması çerçevesinde Orta Avrupa'ya kadar pek çok etkileri bulunan Osmanlı Devlet Arşivleri'nden de faydalanarak nasıl ''daha dengeli bir tarih'' yazılabileceğini aşağıdaki sözleri ile açıklıyor:

“Arşivlerde 1432 yılına, II. Murat devrine ait bir tımar defteri buldum. Bu, arşivimizdeki en eski defterdir. Onu 1954’te neşrettim. Bu Arnavutluk’a ait bir defterdi ve Arnavutluk tarihine yönelik çok önemli sorunları çözmemize yardımcı oldu. Ben eğer şöhretli bir tarihçi olmuşsam, bunu Türk arşivlerine borçluyum. Bu arşivler çok mühim ve çok zengindir. Sosyal bilimlerle uğraşan Türk bilim adamları bu arşivler sayesinde önemli çalışmalar yapabilirler ve Türkiye’nin sosyal bilimlerdeki başarısı bizi Fransa’nın yanına yerleştirir. Fakat zaman zaman arşivlerimizin yönetiminde anlaşılmaz bir düşünce hakim oluyor. Vesikaların tamamını alamayacağımız söyleniyor.

Son olarak, 1989 yılında defterlerin fotokopilerinin tam olarak çıkışı yasaklandı. Bugün bunların ancak üçte birini alabilirsiniz. Eskiden bu kural geçerli olsaydı ben Tanzimat ve Bulgar Meselesi başlıklı tezimi ortaya çıkaramazdım. Bu vesikaların açıklığı sayesinde bütün dünya çarpıtmalardan kurtulmuş hakiki tarihimizi öğrenecektir. Vaktiyle, Köprülü’nün Dışişleri Bakanı olduğu zamanlarda tam açıklık vardı. Macarlar kendileri ile ilgili defterlerin fotokopilerini aldılar ve Macarca’ya tercüme ettiler. Macarlar bugün kendi kayıtlarında Türkler aleyhine olan bölümleri düzeltiyorlar. Macar tarihini yalnızca Macar vesikaları ile yazarsanız çok düşmanca sonuçlara varırsınız, ama Türk vesikalarını da kullanırsanız daha dengeli bir tarih ortaya çıkar. Bunu böyle yapmamak bizi Türk tarihinin gerçeklerini öğrenmekten alıkoyar.”

Yakın çevresinden dinlediğim kadarı ile hiç bir zaman ''popüler olmak'' ya da ''medyatik olmak'' gibi bir hevese de kapılmış değildir. Ne yazık ki ''Osmanlı Devleti 1299 yılında SÖĞÜT'te değil de 1302 yılında YOLOVA'da kurulmuştur, işte bunun kanıtı olarak da o dönemde yaşamış olan Bizans'lı tarihçinin yazdıkları'' dediği için Prof. Dr. Halil İNALCIK oldukça sert eleştirilere maruz kaldı. Aşağıda O'nun bu konudaki savunmasını da okuyacaksınız. Ancak O'nun belgelere dayalı açıklamaları karşısında uğramış olduğu bazı eleştirileri okuyunca üzülmemek elde değil.

Anlaşılan o ki bazı bilim adamları ile bazı yetkililer ''ezberleri bozulmasın, ortalık toz pembe olsun, bazı yeni belgelere ne gerek var ki'' anlamlarını içeren çıkışları ile bakalım; gerçek belgelere dayanmak zorunda olan TARİH karşısında ne kadar dayanabilecekler! Oysa tarih de ilim de fen de yeni belgeler, yeni deneyler, yeni yaklaşımlar çerçevesinde bazı yargılarını değiştirmek; bunları da geniş halk kitleleri ile paylaşmak zorundadır.

Prof. Dr. Halil İNALCIK bizde olduğundan daha çok Batı'daki tarihçiler arasında ''hüsn-ü kabul'' gören bir tarihçimiz. Özellikle BALKANLAR konusundaki bazı tespitleri doğrultusunda MACARLAR'dan sonra BULGARLAR ile ROMENLER de tarihlerini yeniden yazmaya başladılar. Bu tür yayınlarda yazdığı eserlerin adı sık sık geçen Prof. Dr. Halil İNALCIK içinde bulunduğumuz yüzyılın başında ortaya çıkan bu gibi yanlışların düzeltilmesi ile tarih ilmine de ülkeler arası barışa da katkılarda bulunmuş olmuyor mu?

O'nun tarih ilmi bakımından ortaya koyduğu çabalarını bilmek, eserlerini de okumak gerekiyor. Bu bakımdan ''kitle iletişim araçları ne yazık ki eski konulara ilgi duymadıkları için'' kendisine maddi manevi nice borçlarımız bulunan Osmanlı'ya ait olanları da, tarihçiliğimize ait olanları da unutmuş bulunuyorlar.

Ne var ki Türk televizyonculuğunun son yıllarda kazanmış olduğu gelişmeler çerçevesinde çok seyrek olarak TRT'de dinleyebildiğimiz Prof. Dr. Halil İNALCIK: Tarihçi Murat BARDAKÇI'nın önemli sohbet dizisi ile birlikte, bir anlamda 90'ından sonra kamuoyumuzca tanınmaya başlamıştır. Onun araştırmalarının özellikle Balkan ülkeleri tarihi ile Osmanlı tarihi için ne kadar önemli olduğunu Türkçe ve İngilizce yazmış olduğu eserlerinde görmek mümkün. Bu nedenle yerli ve yabancı tarihçilerimiz tarafından bugün ''TARİHÇİLERİN KUTBU'' olarak anılmakta olan Prof. Dr. Halil İNALCIK, bana göre tarih ilmi yanında diğer toplumsal bilimlerin gelişmesi için ihtiyaç duyulan yol göstericilik görevini de yerine getirmiş, ufkumuzu açmıştır.

Yalova Valiliği, Yalova Belediyesi ve Bilkent Üniversitesi tarafından 27 Temmuz'da Yalova'da düzenlenen Osmanlı Devleti 'nin Kuruluş Tarihi Sempozyumu'nda konuşan Prof. Dr. Halil İNALCIK 2003 yılında da vurguladığı gibi:
‘’Osman Gazi’nin, tüm gazilerin etrafında toplanması ve dolayısıyla karizmatik bir lider olması bu bölgede kazandığı Bafeus savaşına bağlıdır. Dolayısıyla, Osman Gazi’nin Hersek’te kazandığı bu savaş, hanedanlığın kuruluşunu apaçık gösteren bir zaferdir. Hanedanlığın kuruluşunun kesin tarihini Yunanlı Pahimeres vermektedir. Bu tarih 27 Temmuz 1302’dir. Bu suretle Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihini bu olaya bağlı tutarak tespit etmiş bulunuyoruz. Bunun vuku bulduğu yer de burası Yalova’dır’’ (alıntıdır) diyerek bazı tarihçileri ve Söğüt'lüleri kızdırmış bulunuyor.

Prof. Dr. Halil İNALCIK Yalova ve çevresinde yapmış olduğu yüzey araştırmalarına da dayanarak aşağıdaki açıklamaları yapmıştır:

''İstanbul'da yaşayan bir tarihçi olan Georgios Pachymeres, Osman'ın bir Bizans ordusuna karşı zaferi anlatır. Bu savaş Bapheus Savaşı'dır. Yalak Ova'da olmuştur. Pachymeres, Osman Gazi'nin 27 Temmuz 1302'de bu zaferi kazandığını anlatıyor ve diyor ki: "Osman Gazi'nin şöhreti, Kastamonu'ya kadar yayıldı, onun etrafına gaziler gelip toplanmaya başladı." Burası şimdi Yalova sınırları içinde. Yalova adı da Yalak Ova'dan çıkmıştır. Bir tarihçi olarak bugünü Osman'ın beyliğinin 'Bey' olarak tanınmasının tarihi olarak kabul ettim. Âşıkpaşazâde tarihinde yazdığına göre, Osman Gazi 1299'da kendi adına hutbe okutmuş. Bu haberi veren kaynak bunu 1480'lerde yazmış. 200 yıl sonra verilen tarih şüphelidir... Kafasında yerleşmiş hurafelerle itiraz edenler yazımı dikkatle okusun...'' (alıntıdır).

Büyük Tarihçimiz Prof. Dr. Halil İNALCIK için, O'nun eserlerini ve fikirlerini anlamak, hatta tanıtmak için çok çalışmamız gerektiğine inanıyorum. O'nun çok değerli onbinlerce öğrencisinden birisi olan Tarihçi Selim ASLANTAŞ'ın geçtiğimiz aralık ayında yayınlanan ve Prof. Dr. Halil İNALCIK'ın 'Uc kültürü' yanında ‘Osmanlı Fetih Yöntemleri’, ‘Ahilik Toplum ve Devlet’, ‘Çift-Háne Sistemi ve Köylünün Vergilendirilmesi’, ‘Rumeli: Genel Bir Bakış’ gibi önemli konuları içeren MAKALELER II kitabını tanıttığı ''Tarihçilerin Kutbu'ndan Osmanlı, Avrupa ve Türkiye üzerine yazılar''adlı makalesinde yer verdiği Amerikalı sosyal bilimci Immanuel Wallerstein'ın aşağıdaki sözleri ile ne kadar övünsek azdır:

''Bugün dünya üniversitelerinde HALİL İNALCIK okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir ‘tarihçi’ olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İNALCIK, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İNALCIK EKOLÜ'ne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri olarak HALİL İNALCIK'ın dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.''

Bu alanlarda, özellikle kitle iletişim araçları ile yapılacak daha nice işler var diye düşünüyorum. Bu vesile ile Osmanlı'dan bu yana Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslar'daki gelişmeler ışığında tarihimizin politikaya etkisizliğini gördüğüm için üzüldüğümü de belirtmek isterim.

Ömer F. YILMAZ
Toplum Bilimci - Yönetmen

MALAZGİRT T Ü R K Ç E OLABİLİR!

MALAZGİRT T Ü R K Ç E OLABİLİR!


Malazgirt kelimesinin kökeni nedir konusunun açıklanabilmesi ancak dil bilimcilerin işi olsa gerek. Ancak tarih, sanat, edebiyat, gelenek, görenek, kültür, hak hukuk konularında olduğu gibi dil konularında da hiçbir yetkili ortaya çıkıp da karşılaştırmalı bir kaç açıklama yapmıyor! Varsa yoksa siyaset! Varsa yoksa alabildiğine propaganda! Bu gibi tek yanlı tutumlar ile bir yere varamayacağımız açık! Eriştiğimiz kitle iletişim çağında artık geniş kitlelerin kitap ve dergi okumaktan giderek uzaklaştıkları da gözönüne alınacak olur ise konuların uzmanı kişilerin kitle iletişim araçlarında sık sık boy göstermeleri gerekmektedir. Yoksa var olan cehaletimiz giderek daha da artacaktır! Bilindiği gibi ''bilgi sahibi olmadan f i k i r sahibi olmak'' gibi bir kişilik bozukluğu ile de karşı karşıyayız yüzyıllardan beri. Oysa bilgi olmadan gerçeklerin anlaşılması çok zordur! Bu konular için öncelikle bizde pek de sağlam temellere oturtulmadığını sandığım ''etimoloji'' ilmine başvurulması gerekmektedir.

Son günlerde MALAZGİRT kelimesinin hangi dilden olup olmadığı tartışılıyor. 1071'den beri tarihimizde ve halkkültüründe yer alan MALAZGİRT kelimesinden hareketle nerelere gidilebilir anlayamıyorum!

Belgeli gerçekler karşısında hiçbir yere kaçamayacağımıza göre eğri oturup doğru konuşalım: Bence konunun uzmanları ortalıkta(!) olmadıklarına göre; olayın özünü az da olsa açıklayabilmek için kendi çapımızda bazı karşılaştırmalar yapmak mümkün.

Bilindiği gibi komşu diller ve ağızlar birbirlerinden kelimeler, deyimler ve atasözleri alırlar. Bir Alman dil bilimcinin tespitine göre iki ayrı dilin birbirine benzer bir kelime bulabilmesi ancak YÜZELLİ MİLYONDA BİR olabilirmiş!

Bu çerçevede az çok değişik biçimlerde söylesek de binlerce, onbinlerce benzer kelimeyi eveleyip gevelediğimiz de bilinen bir gerçek.

Bunu duyanlar da: Bu benim kelimem, bu benim deyimim; bu da benim atasözüm, diyerek saldırıya geçebilir. Komşu kültürler arasında bu gibi etkileşimlerin olması çok doğal. Bir kelimenin varlığı ile hangi dilden geldiği konuları iddialaşma ile çözülebilecek bir iş değildir. Bizde çoğu konuda söyleyebileceğimiz gibi kazın ayağı h i ç de öyle değil! Her kelimenin bir kökeni, bir geçmişi vardır. Söyleyişlerdeki ''ağız özellikleri'' ol kelimeyi hiçbir biçimde bir başka bir dilin ya da ağızın malı yapamaz!

Bu konuda okuyabildiğim kadarı ile işin içine dil bilimciler ile anlam bilimciler girmeden; arkeolojik yazılı belgeler(yazıtlar, tabletler) ortaya konmadan çoğu iddia boşa çabadan öteye gidemez.

Benzeri durum Balkanla'da, Rusya'da ve Orta Avrupa'da da var. Kökü belli olmayan pek çok yer adı ve pek çok ortak kelime kullanılagelmektedir. Dileyen bu kondaki ilk eser olması bakımında Macar Prof. Dr. Laslo RASONYİ'nin TUNA KÖPRÜLERİ adlı çok değerli araştırmasını okuyabilir. Sanırım bazı arkadaşlar bu ve benzeri karşılaştırmalı araştırmaları (ki pek çok var dilimizde!) okuyunca DİL GERÇEĞİ'nin öyle pek de yalnızca iddialara bağlı bir çalışma alanı olmadığını anlayacaklardır. Bu araştırma içerisinde yer verilen YER ADLARI'nın özellikler TÜRKÇE'den alınarak nasıl eğilip bükülmüş olduğunu da göerceksiniz!

Yukarıdaki TUNA KÖPRÜLERİ adlı araştırma içerisinde ÖZÜ TÜRKÇE OLAN kelimelerin yıllar, yüzyıllar içerisinde nasıl değiştiğini, komşu kavimler tarafından bugün nasıl kullanılmakta olduğunu görüp anlayabiliriz. Bu bakımdan dillerin etkileşiminin önemini, kelimelerin anlamlarınıda içeren kökenlerini bilmeden bazı yordamalarda buulunmak olsa olsa ancak BİR PROPAGANDA ÇABASI olabilir. Ki bu da ülkemizde yapılagelmekte olan; h i ç bir dayanağı, mesnedi olmayan AÇIKLAMA ÇABALARINDAN BAŞKA bir uğraşı değildir.

Yalnızca İDDİADA BULUNMAK demek olan bu gibi dayatmalar arkeolojik belgeler yanında Arap seyyahların yazdıkları ile yakın çağlarda yazılmış olan diğer eserler ortaya konulmadan GERÇEKLİK kazanamaz. Bu gibi gerçekleri BİLENLER BİLİYOR da bazı SİYASİ DAYATMACILAR her nedense hiçbir arkeolojik, tarihi ve edebi kaynağa başvurmadan; hiçbir GERÇEK DELİL ortaya koymadan kendince PROPAGANDA YAPARAK y o l almak istiyor; istikbale doğru!

Oysa gerçekleri ne kadar eğreseniz eğiniz onlar YOK OLMAZ. Siz onların üstünü bugün örtseniz bile YARIN onların gerçek yüzünü ortaya çıkartacak olan bir bilim adamı gerçekleri yazacaktır. Balkan ülkelerinin TÜRKLERİ aşağılayan ideolojik tarihleri binlerce arkeolojik bulgular ile OSMANLI ARŞİVLERİ sayesinde bugün yeniden yazılıyor!

Ben dil bilimci değilim. Bir toplum bilimci olarak ancak toplulukların bugün yaşamakta oldukları ilişkiler ile ürettikleri mal ve hizmetler yanında konuştukları dilin küçük bir sözlüğü ile uğraşabilirim. Bunu da yüksek lisans tezimde yerine getirmeye çalıştığım gibi Doğu ve Güney Doğu Anadolu'daki belgesel çekimlerimdeki gözlemlerim ve bazı sohbetlerim çerçevesinde kendimce araştırmış bulunuyorum. Ancak unutmayalım ki toplumlar ilkel çağlardan bu yana sürekli olarak bir EGEMEN DİLİN etkisi altında kalmışlar, o dilden de pek çok özellikler almışlardır. Dil karmaşası yaşayan bir toplum olamaz! OSMANLICA nedir, diye soracak olursanız: Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ'ın bir tespiti çerçevesinde bulabildim bu sorunun cevabını: OSMANLICA BİR İMPARATORLUK DİLİDİR!

Bildiğimiz gibi Osmanlıca'nın özü, sayıları, özneleri ve cümle kuruluşu TÜRKÇE'dir. Yer adları konusunda da Osmanlılar elegeçirdikleri yerlerdeki eski adları atmayıp çoğu zaman kendi Türkçe söyleyişlerine göre adlandırmalar yapmışlar. Bugün Belgrad'tan Bağdat'a kadar olan alanlardaki yer adları Osmanlıca söylenişleri ile birlikte bize onlardan bize miras kalmıştır.

Ancak hepimiz de biliyoruz ki TÜRKÇE-FARSÇA-ARAPÇA bileşik kelimeler ile bazı kavramlaştırmalar da yaparak hem resmi yazışmalarında hem de divan şiiri içerisinde bu etkileşimi sürdürmüşlerdir. Oysa MALAZGİRT'ten bu yana halkın konuştuğu dil hep TÜRKÇE olmuş! Ozanlar da aşıklar da TÜRKÇE konuşmuş, TÜRKÇE çığırmış! Bazı arkadaşların değinmek zorunda kaldığı HRİSTİYAN TÜRKLER olgusu ise başlı başına bir inceleme konusudur.

Bu konuda KARAMANLICA SÖZLÜK dışında şiir (Tunçtan Kızlar gibi) dahil pek çok eser yazıldığını biliyorum. Onlardan bir kaçını okumuş olmak ve Makedonya ile Bulgaristan'da soruşturmuş olmak bakımından diyebilirim ki TÜRKLER egemenlikleri altına aldıkları her yere DİL ve KÜLTÜR DAMGASI vururlar! Bu durum güçlü olan bütün DİL ve KÜLTÜR ÇEVRELERİ için de geçerli bir olgudur. Tersi düşünülemez! Bize çok yakın olması bakımından ARAP, FARS ve derme çatma bir dile sahip olan RUS kültürü bile etkilerini dün olduğu gibi bugün de korumaktadırlar. Özellikle KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARININ GÜNDEN GÜNE YAYGINLAŞMASI bugün, o dil ve kültür çevrelerinin bu etkilerini pekiştirmektedir.

Önce bir anımı yazmak isterim. Yıl 1988. Belgesel çekimi için Çüngüş'ten aşağılara Fırat (FURAT) Irmağına iniyoruz. Yanımızdaki 18'lik delikanlı çevreyi tanıtırken, çok temiz bir TÜRKÇE ile: Abi işte bunlar da burada çok yetişen CEVİZ ağaçlarıdır. Biz burada bunlara Kırmançça GOZ deriz! Dedim ki: Biz de GOZ ya da KOZ deriz! Doğrusu da budur. CEVİZ Farsçadan geçmiş dilimize!

Gelelim MALAZGİRT kelimesine.
Yapısı bakımından MALAZGİRT kelimesi yoğurt ya da kurt gibi bir isim; fiil ya da sıfat değil! YOĞURT için çalılı yoğurt, tarhanalık yoğurt, koyun yoğurdu, ekşi yoğurt gibi adlandırmalar yapılmaktadır. KURT için ise dilimizde ak kurt, kara kurt, boz kurt, kızıl kurt gibi adlandırmalar vardır.

Yaşamakta olduğumuz dil karmaşasının özünde bunun gibi binlerce, onbinlerce örnek yok mu? Çocuk için ÇICIH; çuval için ÇIVAL; siz yerine SİYE biz yerine BİYE diyerek nasıl bir dil yaratılabilir ben bilemiyorum.

Bu çerçevede ERMENİCE'de eğer MALAZGİRT benzeri p e k ç o k kelime var ise bu GÜZEL KELİMENİN ERMENİCE OLMASI İHTİMALİ güçlenir! Neden olmasın! Kullanılan her kelime TÜRKÇE'dir ülkemizde diyeneyiz. Olsa olsa kökü, soyu sopu belli TÜRKÇELEŞMİŞ Farsça, Arapça, İtalyanca, Çince ve Hintçe kelimelerden söz edebiliriz. Ötesi boş!

Ben MALAZGİRT kelimesine benzeyen pek çok TÜRKÇE kelimemiz olduğu düşüncesindeyim! Aşağıda sıralamaya çalışacağım kelimelerdeki -art, -ert, -ırt, -irt, -ort, -ört, -urt, -ürt aratakılı fiilerin MALAZGİRT kelimesi ile yakın ilgisini dikkatlerinize sunmak isterim.

Bugün yerel ağızlarda daha çok kullanılan pek çok kelimede de bu gibi bağlantıları içinde barındıran ve çoğu kez de anlamları güçlendirmek için üstüne vurgu yapılan kelimelerimiz olarak:
BELİRTMEK,
KONUŞTURTMAK,
BAKTIRTMAK,
ÇIĞIRTMAK,
KERTMEK,
KERTTİRTMEK,
SÜRTMEK,
KANIRTMAK,
OTURTMAK,
OTURTMAÇ,
BÖGÜRTLEK,
BÖĞÜRTMEK,
BÖRTLEMEK,
KIVIRTMAK,
SIYIRTMAK,
SIĞIRTMAÇ,
KALDIRTMAK,
DÖRT,
YOĞURT,
KURT,
KÜRT,
KART,
ELEŞKİRT,
BOZKURT,
BOZSIRT,
BAŞKIRT,
KIŞKIRTMAK,
ÇAKTIRTMAK,
SÖKTÜRTMEK,
KIRPTIRTMAK,
SAÇTIRTMAK,
SÖVDÜRTMEK,
SOYDURTMAK,
SAYDIRTMAK,
SULATTIRTMAK,
KAPLATTIRTMAK,

... gibi pek çok kelime yazılabilir bir çırpıda.

Bu açıdan; anlam olarak içinde zor kullanmayı da içeren bu ve benzeri kelimelerimiz ile bakmak gerekir MALAZGİRT kelimesinin hangi dile ait olduğuna! Eğer ERMENİCE'de yukarıda pek azını sıralayabildiğim TÜRKÇE isim ve fiil kadar MALAZGİRT kelimesi benzeri başka kelimeler ve kavramlar var ise bilenler yazsınlar da öğrenelim!

Gönül isterki bu gibi tartışmalara DİL BİLİM konusunda uzmanlaşmış kişiler de katılsın.
Sanırım bu gibi konularda engin bilgileri olan ve gerekli karşılaştırmaları da yapabilecek olan bu kişiler; bir kenara geçip, içlerinden de kıs kıs gülerek bizi seyrediyor olmasınlar?!

Esen kalınız.

Ömer F.

GURMANC ve KÜRTLERiN KÖKENİ (Kitap tanıtımı. Alıntıdır.)

KÜRT KİMLİĞİ


“Gurmanc ve Kürtlerin kökeni”


Kürtler'in Ataları Bulundu

Araştırmacı-yazar Ömer Özüyılmaz, Kürtlerin kökeniyle ilgili tartışmalara nokta koyacak önemli bir çalışmaya imza attı.

Buna göre Medler Kürtlerin atası değil. Gurmanc olarak bilinen Kürtler de aslında Türk...
Şimdiye kadar Kürtlerin kökenleriyle ilgili çok şey yazılıp çizildi. Türk ve Kürt milliyetçiliği yapanlar meseleyi, böyle bir etnik kökenin var olup olmadığına kadar götürdü. Hatta Kürtler diye bir topluluğun olmadığı bile dile getirildi. Geliştirdikleri tezi ispatlamak için de “Kürt” kelimesinin “Kart-Kurt” sesinden türediğini ileri sürdüler. Kendi içinde Gurmanclar (Kırmanç), Soran, Zaza diye bölünen Kürtlerin tarihi geçmişiyle ilgili önemli bir araştırma geçtiğimiz günlerde Karakutu yayınları tarafından kitap haline getirildi.

“Gurmanc ve Kürtlerin kökeni” isimli kitabın yazarı, kendisi de bir Gurmanc olan Ömer Özüyılmaz. 10 yıldır yerli ve yabancı birçok kaynağı inceleyen Özüyılmaz’ın tespitleri, bugüne kadar yapılan tartışmaları sona erdirecek nitelikte. Yazara göre “Kürtler” diye bir topluluk var. Kürtlerin bir kolu kabul edilen Gurmanclar da Türk. Kürtlerin atası da Medler değil. Gurmancların ise aslında Kürt olmadığı delilleri ile ortaya konuluyor.

Bugüne kadar birçok bilim adamı Kürtlerin kökenini Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de araştırdı. Ancak ortaya çıkan sonuçlar meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Bazıları, Kürtlerin kökenini Medlere, Urartulara ve Araplara dayandırdı; bazıları da Asya’daki kavimlere… Kimi bilim adamlarına göre Kürtler, Finliler ve Cermenlerle akraba. Yazar Özüyılmaz’ın araştırması bu konulara açıklık getirmesi bakımından çok önemli. Ona göre Türkiye’de yaklaşık 9-11 milyon arasında Kürt kökenli vatandaş yaşıyor. Kimi Kürt, Gurmanc ve Zaza kendini Türklerden ayrı bir ırk olarak mütalaa ediyor. Kimi de köken olarak Türk ya da başka halklardan olduklarını benimsemiş durumda.

Kitapta Kürtlerin kökenin Medlere dayandığı tezi de çürütülüyor. Tarihî kayıtlara göre Medler, Matia ve Mada adıyla da biliniyor. Arap coğrafyacı Mesudi’nin “Muruc Ez-Zeheb / Altın Bozkırlar” adlı eserinde Urumiye şehri anlatılırken, Median şehirlerinin yakınlarında bir yer olarak tarif ediliyor. Ermeni tarihçi Grousset ise Med topraklarını İran ile Azerbaycan topraklarının doğu kısmı olarak tarif ediyor.

Eski haritalarda “Median” olarak gösterilen bölge de günümüzde “Kürdistan” denilen bölgeyle coğrafi olarak aynı değil. Dolayısıyla Kürtlerin atası Medler diyenlerin tezleri kuşkulu hale geliyor. Medlerin ilerleyişi sırasında, Van bölgesinde sadece Ermenilerin varlığından söz edilebileceğini belirten Özüyılmaz, Gürcü tarihinde bahsedilen coğrafyanın farklı olduğunu söylüyor:
“İskender M.Ö. 331 yılında Erbil, Gaugamela ovasında yapılan bir meydan savaşında Pers Kralı I. Dara’yı mağlup eder. Bunun üzerine kaçan Dara ve kumandalarını takip ederek kuzeye girer. Ermenistan’ı ve Aras vadisini takip edip buraları kendisine bağlar. Sonra Median’a girer. Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu ile Ermenistan olarak anlatılan Doğu Anadolu ve bugünkü Batı İran, Median toprakları içerisinde değildir.”

İlginç olan ise bugün Gurmanc, Zaza ve Kürtlerin ikamet ettiği hiçbir bölgenin Median olarak tarif edilen coğrafya içerisinde yer almıyor olması. Kitapta, Medlerden günümüze birkaç kral isminden başka hiçbir şey kalmadığı anlatılıyor. Ayrıca, Dara’nın ünlü Bisutin abidesinde dönemin önemli üç diline yer verilmişken, Med diline ve Kürtlerle alakalı bir bilgiye rastlanılmaması, bu tezin varlığını kesin olarak çürütüyor.

Kürt-Med ilişkisinin Kürtleşmiş Ermenilerin oluşturduğu Hoybun Cemiyeti’nin tezi olduğunu belirten Ömer Özüyılmaz:
“Sadece Mervaniler Kürt’tür diyebiliriz. Halk Arap veya Müslüman olmuş Ermenilerden oluşuyordu. Yalnızca yönetici kadro Kürt’tür. Kürtlerin Zerdüşt olduğu tezi de Medlerle ilintilendiriliyor. Ancak şimdilerde Türkiye içinde Kürt coğrafyası diye anılan bölgelerde Zerdüşt tapınaklarına rastlamak mümkün değil.” diyor.

Kürtlerin kökeni anlatan ilk kitap Şeref Han’ın yazdığı Şerefname’dir. Bu eserde geçen ve Kürtlerin kökeni ile ilgili anlatılan üç rivayet de yazar tarafından inceleniyor. Araplar, Kürtlerin “cin” neslinden geldiğini savunuyor. Cin aslında “Çin” bölgesini tarif ediyor. Araplarda Ç harfi olmadığından, kelime C olarak okunuyor.

Diğer rivayete göre Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) zuhurundan sonra Türkler Arabistan’a bir heyet gönderir. Bu heyetin başındaki Oğuz beyi Peygamberimiz’e kendisini Kürtlerin beyi olarak tanıtır. Bu beyin adı Boğduz Han’dır.

Yine Şerefname’ye göre Kürtler Boğduz ve Becenek adlı iki atadan türemiştir. Boğduz adının bir Türk ismi olduğu ispatlanırken, “becenek” adı Türklerin “peçenek” kolundan gelir.

ELEGEŞ ANITINDAKİ KÜRT!

Konuyla ilgili bir diğer kanıt ise Moğolistan’ın kuzey batısında Baykal gölü ve Altay dağları civarındaki Yenisey ırmağı yakınında bulunan bir anıt. Günümüzde Tannu-Tuva Özerk Muhtar Türk Cumhuriyeti içinde kalan bu alanda, Kürtler tarafından bir İlhanlık veya bilinen ilk Kürt beyliğinin izleri var. Rus Radloff tarafından Elegeş ırmağının doğu yakasında bulunan anıt Danimarkalı bilim adamı Thomsen tarafından okundu. Elegeş yazıtları diye bilinen anıt M.S. 650 yılı öncesine ait.

Yenisey Kürtleri, kendi hükümdarları için mezar anıtı olarak diktikleri tahmin ediliyor. Bugünkü Türkçe ile anıtta şöyle bir yazı bulunuyor;
“Ben Kürt İl-hanı Alp-Urungu’yum. Altından yapılmış okluğumu bağladım belime; devletim ve milletim ben 39 yaşımda öldüm.”

Bu kayıt Kürtlerin bu dönemde Türkistan’da bir devlet kurduklarını, dillerinin Türkçe olduğunu, devlet yapısının Türk mefkûresine göre şekillendiğini gösteriyor. Kürtlerin varlığını gösteren bilgiler sadece anıtla sınırlı olmadığını savunan Ömer Özüyılmaz:
“O çevrede çok sayıda Kürt adlı bölgelere ve Kürtlerden kalan hatıralara rastlanıldı. Afganistan’daki Herat şehrinin 20 km. kuzeyinde, Herirud nehrinin sol sahilinde, Timur devleti zamanında çok meşhur olan ‘Ulenknişin’ yaylasının batısında bir köy var.
Adı Kürtnişin. Bu adla bir köyün varlığı, buralarda halen Alp Urungun’un neslinden gelen Türk kökenli Kürt ailelerin yaşadıklarını gösteriyor. Bugün Rusya sınırları içerisinde Başkurdistan adında bir özerk cumhuriyetin varlığı da çok ilginçtir. Bu özerk cumhuriyetin adının günümüzde Kuzey Irak’ta oluşturulmaya çalışılan Kürdistan devleti adıyla birebir aynilik göstermektedir.” diyor.

Yenisey Kürtlerinden yerlerinde kalanlar, sonradan doğudan gelen yeni göçlerin baskısı ile batıya göç edip İrtiş ırmağı ile Tobol suyu boylarına yer yerleştiler. Çarlık döneminde bunlara resmî olarak “Tara Tatarları, Tobol Tatarları” ve yurtlarına da “Kürtak Heskaya Volost” denildi.

KÜRTLER ASYADAN GELDİLER

Ön Asya’da İlk Kürt adının kullanılması M.S. 5. yüzyılda oldu. Bu tarihe kadar Ortadoğu’da Kürt adına rastlanılmaması Kürtlerin Asyatik bir topluluk olduğunu göstermeye yetiyor. Günümüzde Kürtler Sivas’tan Basra’ya kadar olan coğrafyada yaşayan bir halk olarak anlatılıyor. Yazar Özüyılmaz, Kürtlerin Hunlar içinde yer alan bir topluluk olduğunu; ancak Anadolu’ya Türklerden önce geldiklerini tezini ortaya atıyor:
“Kürtler Türklerden 5 asır önce Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Bunlar daha çok dağlarda yaşadılar. Kürtler Asya’da Hunlar içinde yaşadılar. Hunlar içinde Moğollar, Tibetliler, Afgan kökenliler de var. Ancak Hunların ana mantalitesi Türklük üzerindedir.”

1800’lü yılların ilk çeyreğine kadar yazılan tüm tarihî ve coğrafî eserlerde Doğu ve Güneydoğu için Kürt ve Kürdistan terimlerinin kullanılmadığı görülüyor. İlginç olan bu tarihten sonra yazılan eserlerde Türkiye’nin doğusu ve Suriye’nin kuzeyinde yaşayan topluluklar için Kürt adının kullanılmaya başlanması. Kürdistan kelimesi ilk olarak Selçuklu Sultanı Sencer tarafından dile getiriliyor. Bu kavram daha sonra Akkoyunlu ve Memluklular’da devam ediyor ve Osmanlı’ya kadar geliyor. Ancak Kürdistan kelimesi bugünkü coğrafyayı tarif etmek için kullanılmıyor. Hakkâri’nin güneyi, Urumiye Gölü ve Kuzey Irak’ın sağ tarafında kalan bölgenin adı olarak zikrediliyor. Bu bölgede Soranların yaşadığı tahmin ediliyor. Ömer Özüyılmaz Soranların Kürtlüğün özü olduğunu söylüyor.

Şüphesiz aradan geçen yıllar coğrafi bölgelerde büyük değişimler meydana getiriyor. Kayıtlara göre Muş’un Varto ilçesinin 1914 yılındaki nüfusu, yüzde 90 Türklerden, yüzde 10 da Ermenilerden oluşuyordu. Günümüzde ise kendini Türk olarak ifade eden aileler yok denecek kadar az. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde çok sayıda “baba” adıyla yatırların bulunması da Kürtlerin bu coğrafya ile pek ilgisinin olmadığını gösteriyor. Kitaba göre, bölgede Kürt kökenli herhangi bir yatırın varlığı bilinmiyor.

GURMANCLAR KÜRT DEĞİL

Ortaya çıkan bu tablo Anadolu’da, Suriye’de ve Irak’ın kuzeyinde yaşayan ve kendilerini “Kürt” olarak ifade eden grupların kim olduğu sorusunu akla getiriyor. Bu gruplar içerisinde Türkiye’de ve Suriye’de yaşayanlar Gurmanc (Kırmanç) olarak biliniyor. Aslında Gurmanc ve Kürt toplulukları dikkatle incelendiğinde, iki unsur arasındaki farklılıklar da açığa çıkıyor. Türkiye’de Kürt olarak zikredilen topluluklar arasında sadece Gurmanclar yer alıyor. Bunun yanında İran sınırına yakın az sayıda Kürt topluluğu da mevcut.

Yazar Ömer Özüyılmaz, Gurmancların Kürt oldukları tezinin yanlış ve politik olduğu görüşünde:
“Kürt ve Gurmanc toplulukları birbiri ile uzak akraba, fakat ayrı boylardan. Kürtler İran’a 5. yüzyılda gelmişken Gurmancların Batı İran’a, Irak’a ve Anadolu’ya gelişleri Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra olmuştur.”

‘Gur’luğun esasen Türklüğün temel adı olduğunu ileri süren Özüyılmaz, bu konuda farklı bir tartışmayı başlatıyor:

“Hem tarihî vesikalarda hem de günümüzde Türkler, ‘Gurlular’ olarak tanınmışlardır. ‘Gurluk’ Türklerde ya ilk ya da son ad olmuştur. Uygur, Sugur, Ogur, Finogur, Ongur, Bulgur gibi çok sayıda Türk boyu vardır. 1000 yıllarında Kıpçak Türklerine Yugur oğulları denmektir.
Harzemşahlar da bu zümre içerisinde yer alırken, Kıpçak, Kun ve Kuman adları ile anılan Türkler de ‘Gur’ şeklinde tarif edilmekteydi. Kısacası Türklüğün özü ‘Gur’ kelimesidir.” Özüyılmaz’a göre “Gur” kelimesinin Kürtçe (Gurmanc dili) anlamı “Kurt” demek. Kurt ise Türk topluluklarının efsanevi sembolü. Terör örgütü PKK’nın yayın organlarından Pine ve Azadiye Welat gazetelerinin çıkardıkları Ferhenggoka adındaki Kürtçe sözlükte “Gurmanco” kelimesi “efsanevi bir Kurt” olarak tarif ediliyor. İran-Tahran ve Türkmenistan-Aşkabat arasında Hazar gölünün güneyinde Gurgan adlı bir yer adının Türkçe, “kurtlar ve kurt yeri” manasına gelmesi de Gurmancların Türklüğünü ifade ediyor.

Gurmanc kelimesinin Türkiye’deki kullanımlarından bazıları da Kirmanc ve Kurmanc şeklinde. Kirman, Farsçada kurt adam, kurtlar anlamına geliyor “Gurmanc” kelimesi ise “Gur” ve akabinde aidiyet anlatan “Man” belirteci ile birleşmesinden meydana geliyor. Alman, Kuman, Kurman, Sayman, Uzman, Kahraman, Ayman gibi isimlerde de “man” eki belirteç olarak kullanılıyor.

“Türk” ismine “man” eklenmesi ile oluşan “Türkmen” kelimesinin meydana geldiği gibi, Gur Türklerinin adı olan, “Gur” kelimesinin arkasına “Man” eklenmek suretiyle “Gurman” kelimesi oluşturulmuştur deniliyor.

Ömer Özüyılmaz bugün Gurmanc lehçesi ile konuşan Kürtlerin kullandığı çok sayıdaki kelimenin öz Türkçe olduğunu belirtiyor. Özüyılmaz, tespit ettiğine göre Kürtçede (Gurmanc dilinde) yer alan 400 kadar öz Türkçe kelimenin olmasına karşın, bu kelimelerin Türkiye Türkçesinde yeralmıyor.

DEMİRCİ KAVA BİR TÜRK EFSANESİ

Kitapta Nevruz üzerinden tartışılan Kürtlerin sahiplendiği “Demirci Kava” efsanesi ile Türklerin türeyiş destanı olarak bilenen “Ergenekon’dan çıkış” efsanesinin kökeni de aranıyor. Kitapta olay şöyle anlatılıyor:
Turan (Türkistan) ve İran topraklarının Cemşit’ten sonraki hükümdarı olan Dahhak adında zalim bir hükümdarın omuzlarında kanser hastalığı ortaya çıkar. Hükümdar, ülkenin tüm hekimlerini çağırarak hastalığına çare arar; fakat hekimler hükümdarı iyileştirmek isteseler de başarılı olamazlar. Bir gün hekim kılığına giren şeytan, Dehhak’a gelerek “Eğer genç insanlardan iki kişiyi her gün kurban edip beyinlerini yaralarına sürecek olursa iyileşeceğini” söyler. Bu şekilde yapılan tedavide, tesadüfî olarak ağrı dinmeye başlayınca, her gün İran ve Türkistan’da iki genç yakalanarak kurban edilir.
Daha sonra bu işi yapmakla görevli mutfak çalışanı vicdan azabı çektiğinden, her gün öldürülen iki gençten birini salıverip, yerine koyun beyni götürmeye başlar. Saraydan kaçan gençler ise, uzaklardaki dağlara sığınarak zamanla çoğalırlar. Nesilleri bu gençlerden oluşan topluluğa Kürt denilmiştir. Daha sonra içlerinden demircilik yapan Kava adında bir kişi, Kürtleri bu dağlardan kurtarıp Dehhak’a karşı isyan başlatır ve zalim Kralı öldürür.

Bu efsane Türklerin türeyiş destanın çağrıştırıyor: Çinliler tarafından esir edilen Türkler, zamanla kaçarak dağlara sığınmış ve orada çoğalarak millet haline gelirler. Daha sonra bir demirci, demirden dağı eritip Türkleri özgürlüğe kavuşturur. Daha sonra Türkler düşmanlarını öldürerek bölgeyi ele geçirirler.

Ergenekon’dan çıkış zamanı bahar ayları olduğundan, bu efsaneden dolayı Türk zümreleri bahar bayramı adı verilen Nevruz’da, bir demirci temsili olarak demiri döverek, bayramın başlangıcını yapar. Akabinde günahlardan ve kirlerden temizlenmek için ateşten atlama törenleri yapılır. Hem Kürt hem de Türk efsanesindeki figürler ve törenler aynı.

Demirci Kava adlı kişinin aslında Türk veziri Bilge Tonyukuk olduğunu söyleyen Ömer Özüyılmaz:
“Şerefname’de de bu geçer. Göktürk yazıtlarında, Bilge Tonyukuk’un adı Gave olarak geçer. Aslen Çin topraklarında yaşayan bir Türk ailenin çocuğu iken, Göktürk devletinde vezirlik yapmıştır.
Doğu Türkistan Türklerinde, Çin’den gelen ailelere ‘Gave’ denmektedir. Göktürklerde ve Doğu Türkistan Türklerinde vezirlerin unvanı ‘demirci’dir. Dolayısıyla Bilge Tonyukuk’un Türkçe unvanı Demirci Gave’dir. Bu benzerliğin tesadüfle açıklanmasına imkân göremiyoruz. Ergenekon destanında anlatılan hadise tamamen Demirci Gave efsanesi ile aynıdır.” diyor.

Bu ve benzeri birçok Türk efsanesi, Türklerin İran’a gelmelerinden sonra Fars edebiyatına geçer. Firdevsi’nin yazdığı Demirci Kava efsanesi, Türklerin İran’a gelmesinden sonra gerçekleşir. Firdevsi de Türklerden duyduğu bu efsaneyi kaleme alır. Hem demirci kava efsanesinde hem de Türklerin türeyiş destanında bir demircinin dağı erittiği ve halkı özgürlüğe kavuşturduğu ile demircinin zalim kralı öldürdüğü aynı benzerliklerle anlatılıyor.

(Aksiyon)
Yayın Yeri: 12 Şubat 2009 http://www.stratejikboyut.com/news_detail.php?id=4368

YANYANA YAŞAMA BİLİNCİ

YANYANA YAŞAMA BİLİNCİ


İşte nice beylik sözlerden biri:
'Dünyaya gelmek kolay yaşamak zordur!'

Çünkü o an, ne olup bittiğini bilemeyiz. Yeni bir oluşum için yeni bir ortama çıkmak zorunda kalmışız: Bilincimiz de her şeyi algılayacak durumda değil... Çevremizin o çok çeşitli etkileri ile bilincimiz, yeteneklerimiz gelişir,davranışlarımız çeşitlenir. Bir aile, bir sokak, bir okul, bir topluluk içinde yaşamakta olduğumuzu anlarız. Bütün bunların bir geçmişi olduğunu öğrenir; anılarımız da çoğalır günden güne.

Duygularımız da çeşitlenir: Seviçli, üzgün, şen, tasalı, umutlu, umutsuz, ürkek, korkak, heyecanlı, kaygılı, öfkeli, sabırlı ya da sabırsız olabiliriz. Bütün bunları yaşarken, kendi özel çevremizde 'bir kişi olarak' gelişirken hem eleştirir hem de eleştiriliriz.

Çatışmalarımız, tartışmalarımız, bilgisizliklerimiz, kızgınlıklarımız, övünçlerimiz yanında pişmanlıklarımız da olur. Verdiğiniz emeğin karşılığını da gönlünüzce alamayabilirsiniz. Size bazı adlar yakıştırıldığı gibi siz de başkalarına bazı adlar, bazı özellikler yakıştırırsınız.

Kendinizi açıklamaya başladıkça çevrenizden haklı ya da haksız eleştiriler alırsınız. Önce evde başlayan sevgi de çatışma da giderek dışarıya doğru gelişir: Seven, sevilen ya da sevilmeyen birisi olarak, hırçın ya da uysal bir kişi olarak yaşamaya tutunarak büyürüz.

Sonra isteseniz de istemeseniz de 'tarih' denilen bir bilgi alanına çekilirsiniz: Derin mi derin, karanlık mı karanlık bir ortamdasınız artık. İnceledikçe karanlık da derinleşir! Belge, bilgi olmadan 'yorumlama' sürecine girersiniz. Sonsuz denilebilecek kadar pek çok unsurun karşılıkı olarak birbirini etkilediği bilgiler içinde kendinizi, öğrendiklerinizin de büyüsü ile bir yere yerleştirirsiniz! Burası sizin 'fil dişi' kulenizdir. Eğer orada, hiç değişmeden oturur kalırsanız vay halinize! Bir de ''sürekli olarak kendinizi üstün görmeye başlarsanız'' sonunuz ne olacak?

Arkeoloji, antropoloji, el sanatları, toplum bilim, dil bilim, nüfus bilim ile ekonomik ilişkiler olmadan 'tarih' bilinebilir mi? Çünkü tarih, birbirine ulalı pek çok yorumlamalar sıralamaktan öte, somut belgelere dayalı olarak da girişilen bir açıklama alanıdır. Bu bakımdan da diğer toplumsal bilimlerden çok daha sağlam dayanakları vardır. Böylece özel durumlara bağlı olarak geliştirilen ''görecelilik'' de denilen bazı gezinti alanları tarih ilminde barınamaz. Bu nedenle de bazı özel yaşantılar ile bazı açıklama ve yorumlama denemeleri, propaganda içeriyor olabilmeleri bakımından tarih ilmi açısından bir belge özelliği taşıyamaz.

İşte ülkemizin; pek çok konuda olduğu gibi 'Ermeni Olayları' ile son 'otuz beş yıldan bu yana' ulaştığı, içine düştüğü 'acıklı durum' budur. Olaylara tek yönlü olarak bakmak yanlışını sanırım bizim kadar inatla savunan başka bir toplum yoktur. Sürekli olarak gözle görülenlerle kapışmak, dünü unutmak, olayların karmaşıklığını çözmeye çalışmamak siyasiler dahil çoğumuzun kolayına gidiyor olsa gerek. Bu durum ne yazık ki ''25 yıldan bu yana en acımasız bir biçimde tırmandırılan bize özgü, içinde nice sorunları da barındıran, TERÖR olayları'' ile de ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Ermeni Olayları konusuna dönecek olursak:

1071'deki Malazgirt Savaşı'nda 1230'daki Yassıçemen Savaşı'nda, Kosova Savaşı'nda, İstanbul'un Fethi'nde dökülen kanların hesabını bize kimse sormamaktadır. Neden Cengiz Han için Moğollar ile ortakları Türk boylarına hiç kimse bir şey sormamaktadır? Bu bakımdan Attila, Sezar ile yanında Çin, Japon, Rus İmparatorları da masum sayılamaz...

Ayrıca Maya, İnka, Aztek ile yüzlerce kızılderili kültürlerinin Batılı güçlerce nasıl çökertildiğini yazılı kaynaklardan da efsanelerden de öğrenmekteyiz. Bu bakımdan bugün İnsan Hakları havariliği yapmakta olan çoğu Batılı devlet de masum değildir. Yeri geldiğinde onlara gerektiği gibi cevap veremeyenlerin aklına şaşarım!

Fakat 1915 yılı ile birlikte Avrupa ve Asya'da egemen durumdaki Osmanlı Devleti'nin 'Tebâyı Sâdıka' sıfatı ile de anılan Ermeniler söz konusu olduğunda durum değişir! Doğu Adadolu'daki Osmanlı Ermenileri Çarlık Rusyası ile yapılan savaşlarda, 'gönüllü olarak onların safında' yer alırlar. Çünkü onlara Osmanlı Devleti'ni el birliği ile yıktıktan sonra, tarihte ilk kez 'bağımsız bir devlet' kurma sözü verilmiştir. Öykü uzun!

Sonuç ise bana göre 1200'lerde ''Bizans'a bağlı Kilikya Ermeni prenslerinin başına bir türlü hiç bir makan tarafından, bir krallık t a c ı konulamayışı'' kadar da hazindir. Bizans İmparatorluğu'ndan ve Papalık'tan gerekli ''devlet olma'' yetkisini koparamayan Ermeni prensleri ile baronları; Bizans ile İslam güçleri arasında sıkışıp kaldıkarı için yoğun bir ''mekik diplomasi'' uygularlar. Cengiz Han ile çevresine ''Batı'daki Bizans oyunlarını'' anlatırlar. Belki Moğollar'ın Selçuklular ile Abbasiler üzerine saldırmalarının bir nedeni de bu yakınmalardır. Ancak hiç bir şekilde istedikleri olmaz. Bağlı oldukları, çekiştikleri Bizans ise günden güne zayıflar.(Kaynaklar: 1. Rene Grousset: Bozkır İmparatorluğu... Çev.Dr.M.Reşat Uzmen. 2. Prof. Dr. Mehlika A. Kaşgarlı : Kilikya Tâbi Ermeni Baronluğu Tarihi, Ankara 1990).

Eğer egemenlikte bir sıralama yapmak gerekir ise Selçuklular, Beylikler, Osmanlılar ile Türkiye Cumhuriyeti birbirini izler bu topraklarda. O dönemlerde olduğu gibi Osmanlılar döneminde özellikle 1880'lerde başlayan gizli gizli silahlanma, örgütlenme ve suikastlar birbirini izler. Yine Kafkasları kasıp kavurarak gelen Ruslar'a karşı verilen savaşlarda, Ermeni yurttaşlarımız ''din duygusu ile de olsa'' onların yanında yer alırlar. Silahlanarak, çeteler oluşturmaya başlarlar. Kendilerine ''bağımsız bir Ermenistan'' sözü verilmiştir! 1914'te Rusların yoğun saldırıları karşısındaki Sarıkamış yenilgimizden sonra: Kars, Iğdır, Ağrı, Erzurum, Muş, Bitlis Rus Orduları tarafından işgal edilir.

Bu gelişmelere de bağlı olarak, şaibeli duruma düşmüş olan Ermeni yurttaşlarımız Suriye Vilâyetimiz'deki şehirlere 1915'te yürürlüğe konulan 'zorunlu göç' (t e h c i r) kararı ile Osmanlı güvenlik güçlerinin denetiminde, elbette Rus güçleri ile ilişkileri kesilsin, bir iç ayaklanma olmasın, kimse kimseyi öldürmesin düşüncesi ile göçe zorlanırlar!

Bir de bu ''tehcir işini Hollandalılar nasıl görüyor'' hiç bilenimiz var mı? Hollandalı bir bilgine göre ''Ermeniler'e uygulanan zorunlu göç'' bal gibi bir ''Made in Germany'' dir! (Bu yakıştırma Hollandalı Dr. Snouck Hurgronje'nindir).

Almanya İmparatoru 2. WILHELM ise bu tehcirden dolayı bir anda milyonlarca müslümanın da koruyucusu olur! (Kaynak: Mete TUNÇAY.. Cihat ve Tehcir: 1915-1916). Olaylara dar açılardan bakmamak gerekiyor sanırım... Almanya'nın 19. yüzyılın başından beri ''geniş bir Osmanlı'' planının var olduğunu da unutmamak gerekiyor.(Gen. L.Von SANDERS Türkiye'de Beş Yıl, Berlin 1920 - İstanbul 2006) Oysa bu tür ''zorunlu göç''(tehcir) Ermenilerin hiç de yabancısı olmadığı bir tarihi vakıadır (Kaynak: Kevork ASLAN L'Armenie... İstanbul 1914).

1915'te tehcir kararı ile birlikte Osmanlılar ''kendi yurttaşlarını'' z o r u n l u olarak, eğemenliği altındaki Suriye ve Lübnan toraklarına yerleştirilir. Anadolu'da bırakmış olduklarına karşılık, onlara evler, araziler verilir. Olan bitenler gerçekten acıdır: Yaklaşık 850 yıllık komşuluk ilişkisi, yerini bana göre ''yayılmacı güçler ile iş birliğine kalkışmış'' olan Tabayı Sadıka'nın zorunlu göçüne bırakmıştır. Gerçekte o günlere kadar bütün diğer Osmanlı yurttaşları gibi Ermeni yurttaşlarımız ile de tarlada, düğünde, harmanda, ticarette yanyana dostça yaşanılmıştır. Ermeni tarihçi Mateos'tan öğrendiğimize göre Selçuklular döneminde de yerli Ermenilere karşı ne bir inanç baskısı ne de başat bir ayrımcılık uygulanmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Ne ki Ruslar'ın Doğu Anadolu iştihaları ve acımasızca giriştikleri askeri işgalleri; yüzyıllarca yanyana yaşamakta olan komşuların huzurunu bozmaya başlayan yeni bir süreci de başlatmıştır.

Yıllardır tartışılan budur. Ne yazık ki bu vatanın çocukları yanlış yöne doğru silahlandırılmışlar; karşılıklı olarak , konukomşularına karşı suça itilmişlerdir. Ruslar çekip gittikten sonra Erivan'a doğru akın akın giden Tabay-ı Sadıka( Millet-i Sadıka) bugün mutlu mudur? Müsebbipleri nasıl sorgulamaktadırlar? Ortak duygu, düşünce ve sanatlarımız bugün Ermenistan'da nasıl yaşatılmaktadır? Nice acılara, tatsızlıklara, nice kıt'allere rağmen tarihçilerin görevleri bitmemiştir. Osmanlı Arşivleri bütün dünya tarihçilerine açık olduğu halde ne Rusya ne de Ermenistan arşivlerinden hiç bir belge, süregelen tartışmaları durultacak nitelikte bulunmamaktadır.

Üzücü olan şu ki: Bugün 900 yıla yakın bir süredir bir arada yaşamış olduğumuz Ermeniler ile ilişkilerimiz, bazı acılarımıza rağmen dostça olmuştur. Ermenice'ye geçmiş olan binlerce Türkçe kelime, mutfak kültürümüz, bazı tavır alışlarımız, hiç bir aracı olmadan Tanrı'ya yakarmak; tarlada, bahçede, değirmende, nevruzda ve müzikdeki ortaklıklarımız nasıl unutulabilir? Ortak mutfak kültürümüzü ne yapacağız? Oysa ne Fars ile ne de Arap ile bu kadar ortak yanımız yok!

Şam'da 2001 yılında karşılaştığım Ermenilerin o güzelim Türkçeleri ile candan konuşmalarını nasıl unutabilirim! Bu konuşmalarda hiç bir peşin hüküm yoktu. Dostluktan, karşılıklı anlayıştan biribirimizi yeniden görmek isteğinden başka ne düşünülebilir ki? Bu sıcaklığı ancak yıllarca arkadaşlıklar kurduğunuz ''bir başkasından'' görebilirsiniz. O da artık başkası değil dostunuz, arkadaşınızdır. Birbirinize ne sözlü saldırı yapabilir ne de el kaldırabilirsiniz! Kırk yıllık dostluklar da böylece eklenerek yüzyıllar boyu sürebilir. Türkiye'de dostluklar böyle kurulur, böyle gelişir; dün de bugün de. Konukseverliğimizin özünde de bu içtenlik ile tatlı dil yanında insanlık durumlarından ötürü hemhal olmak da vardır.

Türkiye'de yüzyıllarca Ermeni halk ozanlarının ''saz çalıp, Türkçe türküler söylediğini'' kaç kişi bilir? Bu konudaki kişisel duyumlarıma ek olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nin 2000'deki Ermeni halk ozanları'nın çalıp söyledikleri dörtlükleri görünce hiç de yanılmadığımı anladım... Dadaşlar diyarı Erzurum kaynaklı SARI GELİN türküsü bugün aynı duygular ile çalıp söylediğimiz ''yanyana yaşamanın getirdiği bir duygudaşlık''değil mi? Yanyana yaşamış olan iki komşu milletin tasada kıvançta, neş'ede ve uzun havada buluşması değil mi türkülerimiz?

Ermenilerin Türkçe'yi çok da güzel olarak kullanıyor olmalarının derinlemesine incelenmesini bırakalım da bu durumun nedenlerini, nasıllarını ''uyuklayıp duran bazı tarihçilerimiz'' ile ''dil bilginlerimiz'' bir zahmet açıklasınlar...Ya kullanılan ortak çalgılara, ortak halı kilim desenlerine ne demeli? Birbirine düşman oldukları var sayılan, birbirine karşı bilenen milletler böylesine yüzlerce paydada nasıl buluşabilir? Bu konuları inceleyen bilim kişileri tez elden gerekli belgeleri, bilgileri politikacılara sunmak durumundadırlar.

Çünkü siyasiler tarafından yıldan yıla alınan yanlış kararlar birbirini izliyor. Arkeolojik, sosyolojik ve lingüistik bilgilerinden yoksun ''o çok konuşkan ve bilgili şahin kanatlı bazı siyasiler'' eski çağlarda olduğu gibi değil, bugünün gerektirdiği gibi toplumlarına doğru bilgileri sunmak zorundadır. Ne yazık ki doğru bilgi, doğru karar gerektirmez diyenler de günden güne çoğalıyor! Dahası ''nedensellikler'' bir tek açıdan çözülmeye çalışılıyor: Ya askeri açıdan ya da siyasi açıdan! Oysa bazı farklılıklarından dolayı kaynaşması, tokalaşması gerekenler, günden güne düşman kardeşlere dönüştürülüyor.

Bu konudaki ''oy kaygısının varlığı'' ise bazı demokrasilere ''kara bir leke olarak'' yapışıveriyor. Çoğu ülkelerde iktidara gelebilmek için ne tür yollara başvurulduğu, nice şaklabanlıklar yapıldığı ise uygulanan demokrasinin ne kadar zavallı bir durumuna düştüğünün de bir göstergesi olsa gerek! Herşeye rağmen ABD'de çok acı dönemeçlerden geçmiş olan siyah beyaz anlaşması ve uyumu insanlık için bir kazanç değil mi? Yoksa ABD, Çin, Rusya, Fransa, Hindistan, Endonezya ne kadar zor durumlara düşerdi!
Arkadaşlıkların, dostlukların günden güne geliştirilmesi, yanyana yaşama bilincinin gelişmesi karşılıklı anlayışı, barışı da geliştirmez mi? Barışı, uyumu, farkılıklara rağmenbirarada yaşamayı da bilen insanoğlu nice silahlar yanında atom bombasını da bulmadı mı? Ne mutlu o kişilere ki ''atom bombası adlı o cehennem ateşini'' kimseleri öldürmek için, umulur ki artık kullanamayacaklar!

Atalarımızın ''Bir müsibet, bin nasihatten iyidir'' sözü savaş ile barış için de kullanılamaz mı? Bir anlamda çok acı da olsa, sonunda savaşlar bile bir barış için yapılmıyor mu? İnsanoğlunun artık savaş korkusundan sıyrılması gerektiğini kim anlatacak? Silah fabrikalarının kapatıldığını; bu muştuyu duyurmak için barış orduları kurulduğunu insanlığa kim duyuracak? Artık insanlık neden bu tür bir beklenti içinde olmasın?

19 Kasım 2005 günü asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu (ASEF) tarafından The Marmara Oteli'nde düzenlenen Sadıka: ''Millet-i Sadıka: Ermeniler'' konulu konferansta, Kandilli Ermeni Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dikran KEVORKYAN, her iki tarafın çekilen acılar için üzüntülerini beyan etmesi gerektiğini kaydederek: ''İnsanlığımızı ortaya koymalıyız. Aksi takdirde bir noktaya varmak mümkün değil. Bir noktaya vardırmak mümkün değil. Çünkü bu işe çomak sokanların kendi menfaatleri var. Dış güçlerin Türkiye üzerindeki oyunları var. Türkiye'nin jeopolitik durumu, topraklarının sahip olduğu değer var. Kurtuluş Savaşı'ndaki zaferin emperyalist güçlerce hazmedilememesi var'' diyor.

''Kabul edilen soykırım tasarılarına ne diyeceksiniz?'' sorusuna da Dikran KEVORKYAN şu yanıtı verir:
''Soykırım tasarıları neye istinaden kabul ediliyor? Ermeni diasporasındaki reyleri elde etmek için, yaptıkları yağcılıktan başka bir şey değil. Bütün mesele menfaat ve rey meselesi. Fransızlar, Almanlar, İngilizler, Ruslar ve dolaylı olarak Amerikalılar, hep Ermenileri kullanmışlardır. Bugün onun bedelini ödemeye çalışıyorlar. Kendi pisliklerini örtmek için o abideleri kuruyorlar. Bunları tasvip etmiyorum. Her iki tarafın ölülerinin manevi mevcudiyeti önünde saygıyla eğiliyorum. Ama şu ölümlü dünyada değmiyor. Politikacıların rey için kini, nefreti körüklemelerini tasvip etmiyorum.''

Sayın Kevorkyan'a katılmamak mümkün mü? Görmesini bilen, dinlemeye sabrı olanlar için yaşamak nice güzel gerçeklerle dolu...Yeter ki tek yönlü saplantılarımızı bir yana bırakarak; bakmasını, görmesini, sevmesini bilelim...Kendimizi barış adı verilen o güzelim sürece kaptıralım. Fakat Orta Çağın o karanlık dehlizlerinin ikili üçlü dolaplarında dolaşmayı sevenler ne kadar da çokmuş yer yüzünde!

Gerçekten ''yaşamak adlı bilmece'' pek çok sorunu da içinde barındırıyor: Çelişkiler, umutlar, çözümler, karşı öneriler, çatışma, uzlaşma, kâr, zarar; sen-ben, bizler-onlar! Bütün bunların içerisinde nerede durduğumuz önemli. Yeni bir dünya düzeni kurmak pek de kolay olmuyor. Naram Sin, İskender, Cengiz Han, Timur, Napolyon, Hitler, Stalin, Saddam, Nasır ile Hafız Esad yanlış da olsa bize bazı 'gerçek bilgiler' bıraktılar! Sağlık esenilik dolu bir barış ortamında yaşayabilmek için bu bilgileri iyi yorumlamak, iyi anlatmak gerek! Tek çıkar yol bu bence.

1970'lerde bile ABD'de ne kadar acıdır ki 'köpeklerle bir tutulan Zenciler' bugün ortak yaşama bilincinin zorunluluğu ile yeteneklerine, çalışkanlıklarına göre Amerikan Rüyası içerinde mutlu yaşamıyorlar mı? Aynı durum Türkiye'de yaşayan maalesef kendilerini azınlık olarak gören ya da AB tarafından ısrarla azınlık olarak dayatılmaya çalışılan bazı kesimler için de düşünülemez mi?

Yüzlerce hatta binlerce ortak paydaları görmezden gelerek bazı farklılıkları bilemek, teröre prim vermek yerine; demokrasi, eğitim, kültür, insan hakları potasında BEYAZ ADAM ZENCİ ADAM gibi yanyana yaşamak mümkün olmaz mı? Oysa bazı aykırılıkların, bazı derin politikaların, gizli raporların, bir kaç yılda bir Ermeni tasarısının ABD'de gündeme gelmesi, insanlık tarihi açısından gerçekten kaygı verici bir durum. İkide bir tarihi olayların bilimselliği de bir tarafa bırakılarak ''abanın altından sopa göstermek'' gibi bir heyheylenme hangi devlet ciddiyeti ile bağdaşabilir? Burada siyasal olduğu kadar, parasal bazı durumların da baskın çıktığını kim açıklayacak bir gün?

1919'da İstanbul İskenderun Sivas Erzurum ile Erivan arasında ''mandatery'' araştırması için bulunan Gen. General James C. HARBORD ile arkadaşlarının gezileri ile yazmış oldukları iki ayrı raporu Türkler ve Ermeniler için her bakımdan nice dersler taşımaktadır.

Bu konu elbette öncelikle tarihçilerin, sonra da karar verici güçler olarak da politikacıların işidir. Bu nedenle üzerinde çok çalışılması gereken bu konuları, hiç kimse bir çırpıda kesip atamaz. Duygusallık yerine bilimsel bilginin, belgelerin ve barışın yüceltildiği bir dünya yaratmak gerekmektedir. Nerde olur ise olsun barış içerisinde; ifade özgürlüğünü, kimseyi rencide etmeden, efendice kullanarak yaşamak gerek. Gerisi tek kelime ile ''ilkellik''tir!

Bazan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları boşuna mı yazılmış diye sorgulamak zorunda kalıyoruz. Uygulamada pek çok sorun var, doğrudur. İçine düştüğümüz çelişki de çatışma da burada işte. Oysa bu uygulamalar tek başına gerçekçi çözümlerin başlangıcı olabilemediği gibi; günden güne bilenen bazı ayrımcılıklar ve ekonomik baskılar ile toplumları içten içe kemirmektedir. Değerlerin aşındırılmaya çalışılması, Batı üstünlüğünün arkasına sığınılması, zenginliklerin sürekli olarak Batı'ya doğru akıtılması, tüketim eğilimleri ile suçluluk oranlarının kamçılanması ne yazık ki hiç de ölçülmek istenmeyen alanlar olarak kaynamaya başlamış bulunmaktadır.

Öncelikle yaşama ve yaşatma hakkına saygılı olmak gerekiyor. Devlet, milletin hizmetindeki bir organ olarak bu konuda daha bir yoğunlaşmalı. Elbette İnsan Hakları' na saygılı olmak; şiddeti, işkenceyi, ayrımcılığı, bireysel silahlanmayı, yeraltı örgütlenmelerini de ortadan kaldırmak gerek. Açıklanması da uygulanması da başlı başına bir sorun olan ''sosyal adalet'' soyutlaması yerine; devlet, kişinin insanca yaşama hakkını sağlamak, onun göğsünü gere gere dolaşmasından gurur duymak için çok yönlü tedbirler (!) almak zorunda. Olaylar olup bittikten sonra ortaya çıkmak, gözyaşları dökmek kaçak güreşmekten başka nedir? Haklı olarak ''Hz.Ömer'in adaletini aramak'' zorunda kalıyoruz sık sık. Bu açıdan bakıldığında hiçbir biçimde yoksulluk da haksızlık da kader olarak kabullenilerek, üstü örtülemez. Her türlü eylemde insan sağlığı yanında insanın geleceği, insanın onuru düşünülmez ise yöneticilerin yalnızca yandaşlarına hitaben hesap vermeye çalışmaları bir hiçtir!

Daha öncesine gitmeden, kestirmeden söylemek gererkir ise: Yaklaşık on yıldan bu yana ''Avrupa'ya karşı hukuk mücadelesi veren Türkiye'' sonunda 1982 Anayasası'nı da değiştirecek. Geleceğin dinamiklerini, toplumsal yapısını belirleyecek olan bu anayasada bakalım; hiç bir açıklama ile çeyrek yüzyıldan bu yana ''olumlu bakılamayacak olan TERÖR'' nasıl bir karşılık bulacak? Yeni bir tanıma kavuşturulması gereken terör ''sınır ötesi'' adı da verilen çözümler(!) kapsamında, bakalım o kendinden menkul sarmalı nasıl kapsayacak?

Yıldan yıla çatallaşan bir durum var: Bilim mi siyasete yön verecek yoksa siyasiler bilinçaltlarının da oyununa gelerek her istediklerini yapabilecekler mi? Bir başka yönden bakacak olursak; iktidarda kalmak için herşeyi mübah sayan siyasiler, bilimsel bulguları ne kadar kullanabiliyorlar? Onlarda bu yetenek ne kadar gelişmiştir diye sorgulamak ise Eflâtun'un devlet anlayışı ile yeniden yüzleşmemizi gerektirmektedir. Nice savaşların ve çatışmaların bizi getirmiş olduğu saçma sapan nice açmazları yalnızca sorgulamak, yüzleşmek değil, yeri geldiğinde başkaldırıda bulunabilmek hakkını da bize vermektedir.

Bu bakımdan Baba Bush ile Oğul Bush arasındaki ayrım; hergün üç beş bombanın patladığı Bağdat kadar uzak mı bize? Üstün teknolojik birikimlerin desteklediği o korkunç silahlarla insan varlığını bir bütün olarak ortadan kaldırabilecek bir güce erişmiş olan Batı ne zaman yorulacak? Milyonlarca canlar pahasına yeryüzü haritalarını sürekli olarak değiştirmeye yönelik operasyonlar ile insanları birbirine karşı bileyen, yalan yanlış nice bilgileri de içeren bazı propagandalar nasıl son bulacak?

Dün olduğu gibi bugün de aynı topraklar üzerinde yanyana yaşamanın verdiği o güzelim yurttaşlık duygusunu sonsuza kadar ciğerlerimize çekmek ne güzel bir duygu!

Son gelişmeler ışığında baktığımızda: Eğer ortak topraklar, ortak meydanlar, daha sıcak ortak değerler, daha olumlu politik açılımlar gerçekleştirebilecekseniz buyrun!

Anlaşılan o ki dünyada giderek artan silahlı baskınlar, terör, örtülü savaşlar, yeniden egemenlik alanları açabilmek hevesleri ve ekonomik dar boğazlar artık insanlığı bir yol ayrımına getirmiştir. Silah üretimindeki aşırı bencilliği ve dünyanın zenginliklerini belirli aralıklarla kendine çekmekteki ustalığı nedeni ile Batı artık bir kurtarıcı olamayacaktır.

Ne yazık ki Batı'nın koruyup kolladığı maddi değerler ile savunmaya çalıştığı manevi değerler hiç de örtüşmüyor! Böyle ''bir kandırmaca'' olabilir mi? ''Huylu huyundan'' vazgeçebilir mi? Bunu anlayabilmek için yalnızca Orta Doğu'da yaşananlar ve dönen dolaplar bizim için tutarlı birer örnek olamaz mı?
Çünkü biz ''Ermeniler dahil bütün Orta Doğulular'' binlerce ortak paydalarımız yanında, her türlü farklılıklarımızla birlikte burada yaşıyoruz. Unutmayalım ki Orta Doğu'daki halkların yine binlerce de ortak kültürel değerleri ve sanatları var. Bunlar gözardı olunarak hiç bir politika üretilemez! Çizilmiş olan o haritaların da ne kadar iğreti olduğunu kim kime anlatacak? Bakalım: Çekin o barut kokan ellerimizi üstümüzden, diyebilecek bir önder çıkabilecek mi içimizden?

1914 yılında olsa gerek ABD Başkanı WILSON yeni gelen göçmenlere seslenirken, kısaca: Bizler, onlar yok... Ah eski vatanım da demeyeceksiniz... Omuzlarınızın üstünden gerilere bakmayınız, diyor. Çünkü artık birer Amerikalı oldunuz! Herşeye yeniden başlamanız gerekiyor. Sen ben, bizler onlar ayrımı da olmamalı!

Olaylara barış amaçlı olarak ''tarih bilinci ile baktığımız an'' hepimiz kazanırız. İnsanlık kazanır. Bir savaşı sürdürmenin ne kadar z o r olduğunu, nice c a n la r karşılığında direnildiğini biliyoruz. Kendilerince önemli bazı yerlere sinsi sinsi bomba koyanlar, mayın döşeyenler ile utanmaz yandaşları var olsa da birlik için, dirlik için en güzel girişimlerden uzak durmamak gerekir. Çünkü b a r ı ş zo r d a olsa yarattığı ortam ne terör ne düşmanlık ne kin ne de nefret kadar iç karatıcı bir ağırlık yüklüyor üstümüze! Yurttaşlık, komşuluk yanında ortak bir gelecek için aynı yola baş konulması gibi birlikten güç doğacağının bilinci ile birarada yaşamanın güzelliklerine de erişebiliyoruz.

Yanyana yaşayabilmek için ''yaşasın barış, yaşasın özgürlük'' demekten başka çıkar yol var mı? Düşmanlıkları sıvazlaya sıvazlaya bir gün kan çıkabileceğini de düşünerek, ulusları birbirlerine karşı bilemenin de artık bir sonu olmalı! Bu konularda Batı'nın sicili hiç de temiz değildir. O zaman neden İnsan Hakları dayatmaları ile yalnızca bazı ülkeler sigaya çekiliyor? Rusya, Çin, İsrail, Fransa çok mu masum?

Bu nedenle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün bir günlük Erivan gezisi, yanyana yaşama bilincinin yeni yeni açılımlarını getirir ise ne mutlu bize! Böylece Türkiye komşulararası barış için ''komşuları birbirine düşürmeyi kendilerince bir marifet olarak gören birilerinin'' bütün heveslerini kursaklarında bırakabilecektir. Pek çok gizli ekonomik yaptırımları yönlendiren ve bazı seçimleri etkilemeye çalışan; o bilinen lobilerin ve diasporaların da artık işlerinin bitmiş olduğunu bütün dünya görecektir.

Umulur ki ekilmiş olan kin tohumları beslenemeyecek, çekilmiş olan her türlü silah da susacaktır! Böylece bu uğurda verdiğimiz şehitler için döktüğümüz gözyaşları da barışın ve iyi komşuluk ilişkilerinin gelişebilmesi yolundaki en acı hatıralarımız olarak anılacaktır.

Bu konulardaki katılığı ve tarafgirliği bilinen Rusya dahil Batı da yüzlerce yıldan bu yana yapmış olduğu politik yanlışlıkları, büyük bir utanç ile artık ne bu topraklarda yaşayanlar için ne de başka ülkelerdeki toplumlar için uygulamaya koyabilecektir.

Umarım bu konularda geliştirilecek olan insan sevgisi temelli politikalar, çok yakın bir gelecekte her türlü silah üretiminin de sonunu getirecektir. Bana göre silah üretimi ile vahşi silah ticareti önlenmediği sürece barışın egemen olduğu bir dünyanın var olabileceğini düşünmek bir aldatmacadır. Bana göre silah üretimi ile her türlü silah bağış ve ticareti; artık barış ve huzur için çırpınan insanlığa ihanetin ta kendisidir.

Unutulmayan dostluklar, akrabalıklar içinde; şiirler, şarkılar, türküler temelinde en güzel arkadaşlıklar ve dostluklar ile dolu bir ülke yaratabilmek umudu ile esen kalınız.

Ömer F. YILMAZ
Toplum Bilimci Yönetmen

SİLAHLAR TOPLATILMALI!

21 Temmuz 2009 günü bütün gazetelerde Elazığ Valiliği de kaynak gösterilerek aşağıdaki haber yayınlanmıştır:

''Elazığ'ın Baskil İlçesi'ne bağlı Karaili Köyü'nün Babilez Mezrası'nda bu sabah akli dengesi bozuk olduğu ileri sürülen Haşim Yüksel ve oğullarının silahlı saldırısında.. ilk belirlemelere göre, 6 (altı) kişinin yaşamını yitirdiği, 7 (yedi) kişinin ise yaralandığı belirtildi...''

Ayrıca bir muhabirin belirttiğine göre ise:

''... Babilez Mezrası'ndaki katliamla ilgili soruşturma devam ederken, olaydan sonra kaçan baba ve oğullarının yakalanmasına çalışılıyor. Katliamın faiili oldukları ileri sürülen eşi geçen yıl ölen Haşim Yükselen ve oğullarının köy kahvesinde “Bizi kimse sevmiyor. Herkesi vuracağız” dedikleri ileri sürüldü.''

Ülkemizde yaşanmakta olan bu ve benzeri olaylar günden güne artıyor.
Olaylar karşısında ise: Korkunç, demekten başka birşey yapamıyoruz.
Anlaşılan o ki en küçük bir sorunu büyüten bir kişilik yapımız oluşmaya başladı.
Bu yapı oldum olası var ise de giderek kişilikler daha bir can alıcı olmaya başladı, demek de mümkün.
Bir kaç yüz yıllık(?) ''Bir pire yüzünden yorgan yakmak'' deyimimiz de sanırım kişiliğimizdeki bu açmazını açıklıyor.
Köylüsünden kentlisine, okumuşundan aladelisine kadar yeknesaklık arzeden bu ''CANA KASTETMEK'' eylemi kişilik dışında başka hangi itici nedenlerden dolayı giderek yaygınlık göstermeye başladı?

Bu gibi olayların nerelerde olduğu ya da sebeplerinin irdelenmesi konunun uzmanlarının işi olsa gerek!
Demokratik hukuk devletlerinde ise derinlemesine araştırmalar yapılarak kamuoyunun bilgilendirilmesi de gelişmelerin bir başka yönü.
Bunca kötü örneğe rağmen anlayışsızlığın, vurdumduymazlığın ve güvenlik güçlerinin sürekli olarak önesürülen caydırıcılık gibi etkilerinin de artık ''nazar-ı dikkate alınmadığı'' bir kendi başınalık yaşamkata olduğumuz açık.

Görülen o ki benlikleri bozulmuş nice sorunlu kişiler ile deliler de silahlar da SERBEST DOLAŞIM HAKKI yaşıyorlar ülkemizde!

Demokrasi bu mudur?
Her hangi bir durum karşısında ''sorunlarını tatlı tatlı konuşarak çözebilecek'' ç o ğ u kişinin; her nasılsa şu ya da bu nedenle yanında taşımakta olduğu SİLAHA SARILDIĞI bilinen bir gerçek.

Anlaşılan o ki SİLAH bazı kişiliklere CESARET veriyor!
Haklı ya da haksız; kendisini sözle, fikirle ifade edemeyen kişiler(!) bir anda yanlarında bulunan(!) bir silaha sarılarak karşısındaki kişileri ''vurarak öldürmek'' gibi bir eylem gerçekleştiriyor.
Binlerce yıldan bu yana bu konuyu hukuk: Teammüden adam öldürmek olarak nitelemiş.
Bile bile, göz göre göre, bir anlık öfke ile, kendinden geçerek karşıdaki ''bir insanı ortadan kaldırmak çabası'' en ağır suçlardan biri.
Ateşli silahların gizli ya da açık bir biçimde giderek yaygınlaşması; ne yazık ki bu gibi acı olayların ülkemizde de yaşanmasına yol açıyor.

Bence tabancalar, pompalı tüfekler ile daha bilmem ne belâlar İLKEL TOPLULUKLARIN ELLERİNDEKİ KARGILAR ya da KILIÇLAR gibi taşınmamalıdır!

Bana göre güvenlik görevlileri dışındaki h i ç k i m s e SİLAH taşımamalıdır. Belirli bir büyüklük dışındaki BIÇAK da taşınmamalıdır. ''Açıkta satılan'' bıçakların ne kadar öldürücü olduğu iki yıl önce DÜZİÇİ Cuma Pazarı'nda çok acı bir biçimde yaşanmıştı!

Üç gün önce İzmit yakınlarında meydana gelen ''bile bile adam öldürmek'' girişiminde TABANCA adlı iğrenç makinanın oynadığı rolü hepimiz biliyoruz. Üzücü olayda ağır yaralanan Dr. Berk TOPUZ'a acil şifalar dilerim!

Yaşanan bu gibi olayların da acıların da müsebbibi bu gibi yasaları ve yönetmelikleri çıkartan; gelecekteki sancıları kestiremeyen bir avuç yetkilidir.

Kimdir bunlar?

Ortaya çıkarak millete h e s a p v e r m e k zorundadırlar!

Silah Ruhsatı almak hiç de zor değil; bir kaç formalite. Bu furya özellikle 1990'lardan sonra gizli ya da açık bazı yaklaşımlar sonucu aldı başını gidiyor. 70'lik anasına silah ruhsatı alanları bile gördüm Ankara'da.

İşte daha önceki yıllarda da ülkemizin pek çok yerinde, trafikte bile yaşanan acı olayları gördük, duyduk!
Çoğu gözü kara, ruhsal sorunları da olan kişilerin ellerinde bellerinde, arabalarında bir kaç silah olduğunu hepimiz biliyoruz.
Pek çok sahte, oyuncak silah yanında ''zor alım'' adı altında da sivillere r e s m e n yüzbinlerce silah satıldığı; bu işin ticari bir sektör oluşturduğunu bilmeyen de yok sanırım.

Trafik kazalarında olduğu gibi, araç satışlarını durdurmak gibi bir yola gidilemiyor ise ruhsatlı ya da ruhsatsız silahlardan çıkan CAN ALICI MERMİLER YÜZÜNDEN öldürülen binlerce vatandaşımız için de ne yazık ki gizli ve açık silah ticareti yasaklanamıyor!

Ancak olayların giderek çoğalması karşısında diyebiliriz ki OLAY'ın ticari, siyasi, hukuki, ahlaki ve ruhsal boyutları da giderek artmaktadır. Bana göre İnsan Haklarını da titizlikle uygulayan demokratik ülkelerde silah SİLAH yalnızca GÜVENLİK GÜÇLERİ'nin sınırlı sayıdaki yetkililerine verilmelidir. Kaldı ki bizde olduğu gibi ne polis ne de jandarma mesaisi bittikten sonra BEYLİK (!)TABANCASI İLE evinin yolunu tutmamalıdır.

Nice masum yurttaşımızın evdeki en küçük bir tartışmadan dolayı eşini, konu komşusunu hatta çocuklarını bile ACIMASIZCA VURDUĞUNU bilmiyor muyuz? Kırsal alanlarda, kentlerde, düğünlerde bu biçimde ölenlerin sayısını ve öykülerini DEVLET bilmiyor mu?

Tek kelime ile: BİLİYOR!
Neden bu gibi olayları önlemek için zecri tedbirler alınmıyor?
Yanıbaşımızdaki tehlikeli kişiler için neden gerekli eğitim ve ruhsal tedavi yolları aranmıyor?
Sorunsuz bir toplum düşünmek imkansız. Ancak bir ya da bir kaç sorunu olan kişiler için de ''hak arama'' kapıları ne kadar açıktır? Yapılan bazı saldırgan davranışların cezaları anlatılarak da suç işleme eğilimleri bastırılamaz mı?Ayrıca toplumumuza olması gereken hukuk bilgisi yeterince verilebiliyor mu? Özellikle ilköğretimde ve lise eğitiminde ''hukuka giriş'' adlı bir ders neden yok? Hani HUKUK DEVLETİ idik?

Bu tür saldırgan düşünceleri ve davranışları önleyebilmek için kimsenin elinden silahları çekilip alınmıyor!
Demek ki herkes birbirinden çekinsin; kimse kimseye insanca bir uyarıda bulunmasın isteniyor.
Bana göre bu gibi olayların meydana gelmiş olduğu yerlerdeki evler didik didik aranarak her türlü ateşli silahlar ile bütün kesici ve yaralayıcı aletler toplatılmalı. Çünkü bir süre sonra olayların yakın çevreye sıçramayacağını kimse söyleyemez!
Bir de bilinen bir gerçek var ki: Adalet yerini bulmuyor! Verilmekte olan cezalar da kimsenin yüreğini soğutmuyor!

Çağdaşlaşmanın getirdiği nimetler yanında bu gibi yanlış gelişmelerin de olması bize h i ç yakışmıyor.
''Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir'' anlayışından ne yazık ki silahların ruhsat verilerek, bollaştırılması sürecinde 1985'ten bu yana ''ateşli silahlarla cana kast eylemleri'' giderek artmaktadır.
Atalarımızın ilginç sözlerinden biri gerçekten nice anlamları saklıyor: İmanın da paranın da kimde olduğu belli olmaz!

Sanırım artık : Silahın da paranın da kimde olduğu belli olmaz, diye zorlama bir söz doğmaya başlayacak ortalıkta!

SUÇLU AYAĞA KALSIN, desek kimse tınmaz!

Üstüne üstlük ''bana değmeyen bin yaşasın'' duasını da hiç düşürmeyiz dilimizden.
''Tavşana kaç tazıya da yakala'' diyen bir devlet ve siyaset anlayışımız var!
TERÖR BELÂSI da bana göre, özgürce pazarlanmakta olan ''Batı menşeli silahlar'' yüzünden bitmek bilmiyor işte!
Eline silah tutuşturulmadıktan sonra kim TERÖRİSTLİK yapabilir?
''Sözün bittiği yerde'' kimilerince ''silaha sarılmak'' a c i z l i k değil de nedir?

DADALOĞLU'nun yaklaşık 450 yıl önce demiş olduğu:

''Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır!''
sözü bugün bile bazı gerçekleri açıklamaya yetiyor!

Sorun da burada!

Nice acı olayda da gördük ki ülkemizde hiç kimsenin ne düğünde ne dernekte, ne yolda ne de yolakta korkusunca dolaşmaya cesareti var artık!

1988'in haziran ayında Şanlıurfa'nın TEKTEK DAĞLARI'ndaki bir düğüne TMMOB Güney Doğu Anadolu Bölgesi Başkanı Makina Müh. Samet ATABAY ve Şanlıurfa Ziraat Odası Başk. İsmail DEMİRKOL ile birlikte bir akşam üstü gitmiştik.

Toprak damlı evlerden oluşan en çok yüz hanelik bir köydü. Davul ile zurna çalıyordu dışarıda. Düğün sahiplerince gelenlere karşı gösterdikleri konukseverlik her trülü övgüye değerdi. Kadınlı erkekli en az ikiyüz kişi kolkola DAPÇA adlı halayı çekmiştik... Suriye sınırına çok yakın bir yerde katılmış olduğum bu köy düğününde hiç silah sıkılmadan yapılan o güzel kutlamayı hiç unutamam.

Osmaniye ile Kahramanmaraş'ta geçen çocukluk ve gençlik yıllarımdaki düğünlerde davul zurna, saz, kaval ve özellikle Maraş'ta ''belediye bandosu'' ile yapılan birbirinden güzel müzikleri unutmak da mümkün değil. Maraş'taki o düğünlerde, 1960'larda bir tek silah sıkılmazdı!

OSMANİYE, Düziçi, Karacaören ve Karaçarlı'daki düğünlerde tek tük dolma tüfek sıkılır, pek az da tabanca patlatılırdı. Ancak 1970'lerle birlikte bu tür ateşli silahlardaki artış özellikle kırsal kesimlerdeki düğünlerde daha iyi gözlenebiliyordu.

Ne yazık ki bugün DÜĞÜN adlı o güzel geleneğimiz sayıları giderek artan silahların şakırtısı altında kutlanıyor çoğu yerde. Düşünsenize; halay çekiyorsunuz, halk ozanını dinliyorsunuz, bir kadın gelin övme söylemeye kaptırmış kendisini, gelin ile damat kan ter içinde, arkadaşınızla konuşuyorsunuz, bir yandan da o iğrenç silah sesleri geliyor!

Sanırım geleneklerin sulandırılması, silah seslerinin üstünlük sağlaması, çevreye korku salabilmesi de böylece yaygınlaşıyor.

Davul zurananın, sazın kemanın klarnetin sesini ortadan kaldırmaya kimsenin gücü yetemeyecek olsa da ben o güzel seslerin silah sesleri arasında etkisini yitireceğine inanıyorum.

Bütün düğünlerimizde olduğu gibi bütün alanlarda da silahların gölgesinden uzakta olduğumuzu bilerek yaşamak gerekir. Bileğine güvenen, çenesine güvenen çıkar ortya konuşur, tartışır. SİLAH DAYAMAKLA ulaşılan davranışların ise ne kadar acı sonuçlar doğurduğunu biliyoruz.

Bence aladeli olanları, anormal olanları, tinercileri, dilencileri, uçuk kaçık davranışlar içinde bulunanlar ile askerde çatışmaya girip çıkmış olanları bir an önce toplamak; psikolojik ve psikiyatrik koruma altına almak gerekmektedir. Bu tür yaptırımlar bir anlamda aklen ruhen ve davranış bakımlarından özürlü olanlara da saygı göstermek gerektiğinden dolayı uygulanmalıdır.

Özellikle esintisine kapılıp gitmekte olduğumuz KÜRESELLEŞME SÜRECİ boyunca İŞSİZLER ORDUSU ile GENÇLİK KESİMİ için gerekli olan (!) maddi ve manevi tedbirler alınmaz ise zaman zaman kıpırtılarını görmekte olduğumuz daha nice acı olaylarla karşılaşmamız önlenemez.

ALLAH sonumuzu hayr'eylesin!

Ömer F. YILMAZ
Toplum Bilimci

BELA BARTOK OSMANİYE 1936

Macar besteci ve halk müziği araştırmacısı Bela BARTOK (1881-1936) Macaristan, Balkanlar ile Orta Avrupa Halk Müziklerinin kökenlerini araştırmak için 1936 Ekim ayında Ankara'ya oradan da Kayseri ile Çorum'a gider. Macarlar'ın kökenini aramak hevesindeki pek çok Macar bilimadamı gibi o da bu gibi araştırmalarda Halk Müzikleri'nin de konuya ışık tutabileceği düşüncesi ile konusundaki tutkusundan dolayı daha önce Slovakya ile Transilvanya'daki bazı köylerde bazı araştırmalar yapmıştır. O'na göre başta Macar Halk Müziği olmak üzere Transilyanya, Romanya ile Balkanlar'daki halk müziği ortak bir kökten geliyor olabilirlerdi!

Şimdi sözü O'na bırakalım:
''Böylece Halkevi'nin Ankara şubesince benim davet edilmeme karar verilmişti. Küçük Asya gezimi hazırlayan şartlar bunlardı. Musiki folkloru üzerine üç konferans vermek, bir de Macar orkestra musikisi konserinde yer, almak üzere 1936'da Ankara'ya davet edildim. Ayrıca, Macaristan Bilim Akademisi için Anadolu Türk Halk Musikisi örneklerinden plak doldurmamı sağlayacak iki gezi içinde söz almıştım.

Söylemek bile gereksiz, bu daveti büyük bir zevkle kabul ettim, çünkü gerçek Türk Halk Musikisi (yani Türk köy musikisi) üstüne o sırada hiçbir şey bilmiyordum. Türk halk musikisinden daha önce derlenmiş olan çok sınırlı malzeme sistemsiz bir derlemeydi; bu küçük ölçekli malzemeden de hemen hemen hiçbir şey yayımlanmamış, yayımlanmışsa bile baskısı tükenmişti. En eski, hiç şüphesiz Asya kökenli olan Macar halk musikisi ile Türk halk musikisi arasında herhangi bir bağ olup olmadığını da çok merak ediyordum.''

İşte bu yaklaşımlar içindeki Bela BARTOK Adana, Mersin ve Osmaniye'ye gelir. Osmaniye'de; Çona, Çardak, Toprakklae ile Tecirli köylerinde bazı türküleri derler, ses kayıtlarını yapar: Bu derleme sürecinde Macar halk müziği ile Osmaniye'de yaşayan halk müziği arasındaki benzerlikler onu çok şaşırtır.

Ülkesine döner dönmez Türkiye'deki çalışmalarını bütün yönleri ile yazar: TÜRK HALK MÜZİĞİ DERLEMELERİ adını verdiği bu önemli eserini 1937'de Budapeşte'de yayınlar. Derlemiş olduğu doksan ezgiden ancak ''... yirmi kadarı ... eski Macar halk ezgileri arasında çarpıcı bir benzerlik'' bulunduğunu öne sürer. Buna rağmen yine ''Türk Halk Müziği Derlemeleri'' adını verdiği bir müzik albümünde bu ezgilerden otuzdokuzuna yerverir. O'nun bu önemli çalışmasının dökümünü sunmak isterim:
* Bekir, Ali Bekir Oglu - Deveyi Deveye Çattim, Bebek

* Bekir, Ali Bekir Oglu - Ormanin Boz Giraci

* Bekir, Ali Bekir Oglu - Ala Gözlerini Sevdiğim Dilber

* Bekir, Ali Bekir Oglu - Halay Havası

* Mahmud, Bekir Oglu - Galadan Indim Inis

* Mahmud, Bekir Oglu - I Came Down the Fortress

* Mahmud, Bekir Oglu - Şirvani (Dance Melody on Kemence)

* Ismail Kir - Ahiska'nin Ardi Cigi Dagidi

* Ismail.Kir - Göy

* Mehmet, Mustafa Oğlu - Ay Gëder

* Abdullah, Ibiş Mehmedin - Herkës

* Abdullah, Ibiş Mehmedin - Hopladim Geçtim Bağa

* Abdullah, Ibiş Mehmedin - Maras'ta Gutu, Içinde Otu

* Abdullah, Ibiş Mehmedin - Oğlanin Elinde Sise Tapasi

* Ali, Omer Oğlu - Edem Bu Cerenin Sulaklari Gayali

* Kamil Ozgan (Özkan?)- Kurt Paşa ·Ikti Gozan'a

* Sabit, Mehmed Oğlu Pir - Hasan Dagi, Hasan Dagi

* Cuma Ali - Bozlak, Uzun Hava

* Cuma Ali - Halay

* Sabit, Mehmed Oglu Pir - Uçtu Da Sahanim

* Sabit, Mehmed Oglu Pir - Yarin Bayram Derler de Yar, Yar

* Cuma Ali - Maras Oyun Havasi

* Cuma Ali - Garip Oyun Havasi

* Cuma Ali - Lorki Oyun Havasi

* Cuma Ali - Kaba Oyun Havasi

* Osman, Memik Mustafa Oğlu - Sahin Decicen

* Mustafa, Bekir Oğlu - Avsar Beglerinde Gördüm Bir Gözel

* Ismail, Haci Oğlu - Su Cerenin Suvaklarin Gezmeli

* İsmail, Haci Oğlu - Sican Dolapta Oturur

* Ismail, Haci Oğlu - Haydar, Haydar - Haydar, Haydar

* Mustafa, Bekir Oğlu - Sarptir Yaylanin Yollari

* Okkes, Omer Oğlu - Ezmeyinen

* Haci, Ali Oğlu - Diğnen

* Haci, Ali Oğlu - Pencereden Mayil, Mayil Bakan Yar

* Haci, Ali Oğlu - Bu Almayi Kim Disledi

* Haci, Ali Oğlu - Bir Emir Gelse de Kâhyalar Asilsa

* Koca Mehmed - Karsidan Geliyor Gözelin

* Koca Mehmed - Zeytinbeli Gürleyerek

* Koca Mehmed - Parlando Melody, It Has Not Been...

* Koca Mehmed - Zabahdan''

Ülkemizin bu gibi özelliklerini dünyaya duyurmuş olan Bela BARTOK resmen olmasa bile gönüllerimizde fahri hemşehrimiz sayılır.

Bela BARTOK TÜRK HALK MÜZİĞİ DERLEMELERİ (1937)adlı eserinde bu araştırmasını şöyle değerlendirir:
''Bütün bu kusurlarına rağmen, derleme oldukça güvenilir, bilimsel açıdan çok ilginç sonuçlar çıkarılmasını sağlıyor. Her şeyden önce uğradığımız seksen kilometre kare kadar genişliğindeki bölgede çok özgül bir ezgi tipi keşfetmiş bulunuyoruz. Kaydettiğimiz doksan ezgiden yirmi kadarı bu kümeye giriyor. Bunlarla eski Macar halk ezgileri arasında çarpıcı bir benzerlik görülüyor, yapı bakımındansa tümü inici denilen tiptedir.

Söz konusu Türk ezgilerinden bazıları Macar şarkılarından daha süslü. Bunların dizisi eski Macar ezgilerinin çoğunda olduğu gibi pentatonik değil, Aeol yahut Dor dizileridir, ama kullanılan dizilerin pentatonik dizinin dönüşmüş bir biçimi olması da imkansız değildir.

Zaman zaman görülen süslemeler dışında herhangi bir uslup bağdaşıklığı, yoktur; kimilerinde, Macar malzemesinin çok tanınmış ''değişen noktalı ritmi"ni gördüm. Değişmenin güfteye uyma eğilimine bağlı olup olmadığı, bağlıysa ne ölçüde bağlı olduğu ancak uzun incelemelerle belirlenebilir. Ankara'da Orta Anadolulu on üç yaşındaki bir kızdan altı türkü daha derleme fırsatı buldum. Bu altı ezgiden ikisinin on bir heceli Macar ezgilerini andıran bir yapıda ve özellikte olması çarpıcıdır.

Türkler ''yağmur duası'' ezgilerini genellikle bilmiyorlar. Gerek güfte gerekse ezgi yönünden bu türküler, aynı amaca yarayan Yugoslav ve Romen (Dodala, Paparuga) şarkılarına tekabül ediyor; ezgileri ise Macar Slovak yahut öbür Batı Avrupa uluslarının ninnileriyle çocuk oyunu şarkılarına benziyor.

Balkanlar' da çok yaygın olan, Doğulu (Arap?) tarzında belli bir artık ikili dizinin Adana dolaylarındaki köylerde hiç bilinmemesi gariptir. Balkan halkları böyle bir diziyi Türklerden değilse kimden almış olabilirler?

Hora lunga denilen ezgilerden hiçbir iz bulamadım; öte yandan, Bulgar ritmi diye anılan ritmin değişik biçimleri çeşitli yerlerde, örneğin Karadeniz'in doğu kıyısında, hatta Adana dolaylarında az çok biliniyor.

Bugünün Türkiye'si Almanya'nın hemen hemen bir buçuk katı kadar büyük, nüfusu da on yedi milyon kadar. Toprakları bu kadar geniş bir ülkeden derlenen doksan ezgi kesin sonuçlara varabilmek için çok az imkan sağlayabilir. Ancak, bu küçük ölçekli malzemenin yüzde yirmisinin eski Macar musikisiyle benzerlikler göstermesi, sistemli olarak derlenen, daha geniş ölçekli bir malzeme sağlandığında arada daha çok benzerlik noktaları bulunabileceğini düşündürüyor. Bunun sadece bir rastlantı olmadığı ortadadır. Yugoslavların, batı ve kuzey Slovaklarının, Yunanların musikisinde bu tür ezgiler bulunmaz, Bulgarlarda, Transilvanya ve Moldovya Romenlerinde, Çeremislerde (Volga bölgesinde yaşayan Fin-Ugor halkı) ve kuzey Türk halklarında bile bu ezgilere ancak seyrekçe rastlanabilir; buna göre, bu musiki antik, bin yıllık bir Türk musikisi-üslubunun kırıntıları olabilir.''

O'nun derlemiş olduğu bu türküler bugün Macaristan'da ortak kültür eserlerimiz arasında gösterilmekte; birbirinden ç o k uzaklardaki bu iki milletin tarihte karşılıklı olarak dil ve kültür alışverişinde bulunmuş olduklarına inanılmaktadır. Bela BARTOK'un da belirtmiş olduğu gibi Balkanlardaki TÜRK-ROMEN-BULGAR ve MACAR halk müziği etkileşimi ortak geçmişimizin bir ürünü olsa gerek.

Bu etkileşimin MACAR(MAGYAR)LAR'ın tarih bıyunca içeieçe yaşamış oldukları HUNLAR, BULGARLAR, PEÇENEKLER, UZLAR, AVARLAR ile HAZARLAR'ın peşinden OSMANLILAR'ın bölgedeki egemenlikleri ile gerçekleşmiş olduğundan hiç kuşkumuz yok. Çünkü bu alanlarda müzik kültürü bakımından ne RUS ne YUNAN ne de BİZANS etkisi bulabilmek mümkündür!

2004 yılında OSMANİYE Valisi İsa KÜÇÜK'ün himayesinde düzenlenen: KARACAOĞLAN'dan BELA BARTOK'a AŞIK FEYMANİ'ye adlı şenlikte Budapeşte Müzik Okul Müdürü'nün çok iyi Türk Sazı çalmakta olduğunu görmüş ve ''Elimde Küçük Bir Alma Bar'' adlı Macarca'ya mal olmuş Türkçe bir de türkü dinlemiştik.

İşte ülkemizin ve özellikle de OSMANİYEMİZ'in bu gibi özelliklerini dünyaya duyurmuş olan Bela BARTOK bana göre biz OSMANİYELİLER'in gönlünde fahri hemşehrimiz sayılır.

Bela BARTOK'un Macaristan'da 1937'de yayınladığı plağın kapağında da bulunduğunu sandığım (ve yukarıdaki ilk) fotoğrafta gördüklerimiz çok anlamlıdır:

Yolculuk arkadaşı büyük bestecimiz Ahmet Adnan Saygun'la birlikte Osmaniye yakınlarında şınalı bir at arabasında otururken görüyoruz onları. Bela BARTOK'un kucağında tutmakta olduğu da o dönemin s e s kayıt cihazıdır.

Bela BARTOK'un 1936 yılının Ramazan ayı başında OSMANİYE'deki halk müziği çalışmalarında emeği geçenlerin ruhları şad'olsun!

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Sembol isim Artin Penik (Alıntıdır...)

Sembol isim Artin Penik



İŞTE bu; etnik kökeni ne olursa olsun bir Türk’ten daha Türk olduğunu hayatı pahasına gösterebilen ‘Sembol’ kişilerden biri de; 28 yıl önce bugün (15 Ağustos) kaybettiğimiz Artin Penik’tir.
Ermeni kökenli vatandaşımız 1982’de ASALA’nın Esenboğa’da 8 kişinin ölümüne neden olan terör eylemine tüm dünyanın dikkatini çekebilmek için; Taksim’deki Atatürk Anıtı altında kendisini yakmıştı. Verdiği yaşam mücadelesini 5. gününde kaybeden Penik kendisiyle yapılan röportajda bakın ne demiş: “ASALA terörü, emperyalistlerin oyunudur. Emperyalistlerin gayesi Ermenileri rahatsız etmek ve Türkiye’yi bir harbe sokmak, dünya kamuoyunun önünde Türkiye’yi kötülemektir. Batılılar bu terbiyesizlere gereken cezayı zamanında vermiş olsalardı; bunlar bu hale gelemezdi. Aslında ben, Fransız Konsolosluğu önünde intihar edecektim. Ancak kararı mı bir saniyede değiştirdim ve çok sevdiğim Atatürk’ün huzurunda ve Atatürk uğrunda intihar edebilmek için Atatürk Anıtı önüne geldim. Biz millet olarak kardeşçe yaşıyoruz. Vatanım ve milletim uğruna bu eylemi gözümü kırpmadan yüz bin defa yine yaparım.”

ASALA’ya yazdığı mektupta ise isyanını “Patrikhane ve Türkiye’deki bütün Ermeniler namına sizi protesto edip kendimi yakıyorum. Size sesleniyorum ASALA canileri: Masum insanları arkadan kahpece öldürmekle bu işler hallolmaz. Fakat siz kahpece, günahsız insanları öldürmeye devam ederseniz, size yeminle söylüyorum kökünüz kazınacak. Sizi bir Ermeni olarak asla kabul etmiyorum, lanetliyorum. Zamanı gelirse Türk Ulusu sizin cezanızı verecek” diye dile getirmiş.

Kendisini rahmetle andığımız Artin Penik 1980’lerde başımıza musallat olan ASALA terör örgütüne yönelik eylemi ile bugünkü Türkiye’ye ve emperyalistlere de mesaj vermektedir.

‘Açılım’, ‘Özerklik’, ‘Federasyon’, ‘İki milletli devlet yapısı’, ‘Anayasal güvence’ gibi kavramlarla sonu olmayan tartışmalar değil midir?
Yazan: Yalçın BAYER
yayın Yeri: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12281677.asp?yazarid=42&gid=61

FOTOĞRAF ÇALIŞMALARIM İÇİN

FOTOĞRAF ÇALIŞMALARIM İÇİN aşağıdaki erişimlere bakabilirsiniz:

omerfaruk0680
http://www.flickr.com/people/37974283@N07/



omerfarukmencik's photostream
http://www.flickr.com/photos/28643381@N04/?find=omerfarukmencik%40gmail.com

BU ÇAĞDA KURŞUNA DİZİLMEK NE DEMEK?

BU ÇAĞDA KURŞUNA DİZİLMEK NE DEMEK?

Bir arkadaşımız UYGURLAR'A ÇİN TARAFINDAN UYGULANAN ZULMÜN DURDURULMASI İÇİN bazı Asyalı devletlerin birlikte hareket etmeleri gerektiğini yazmış, bir gazetedeki yorumunda.

Hepimizi ilgilendiren bu konu için ''ortak bir bilinç oluşturulmasından'' yanayım. Çünkü ne uyguladığı orantısız saldırgan davranış bakımından ÇİN ne de ayaklandığı söylenen kişileri kurşuna dizmek biçiminde tezahür eden bu katliam karşısında sessizliğe gömülmüş olan dünyanın belli başlı devletleri doğru bir davranış içindedirler.

Sebebi ne olur ise olsun silahsız kişilere karşı uyulanan bu sindirme politikası tek kelime ile ZULÜM'dür. Belirli bazı toplumsal ve kültürel nedenler yüzünden çatışmaya girmiş olan kişilere karşı; önceden hazırlıklı oldukları bilinen eli sopalı ve silahlı diğer kişilerin yaptıkları saldırıları güvenlik güçleri ile durduramamak bir devletin aczini gösterir.


Eğer UYGUR ÖZERK YÖNETİMİ TOPRAKLARI içerisindeki bir kaç şehirdeki bu tür uygulamalara karşılık; diğer devletlerden ''insanlık adına'' gerektiği gibi ''diplomatik tepkiler'' konulamıyor ise ''insanlık iflâs etmiş'' demektir.

İçine düşülmüş bulunulan bu sessizlik ve tepkisizlik durumu geleceğe de ışık tutacağı için geleceğin dünyasında pek de huzurlu olacağımız mümkün görülmüyor. Anlaşılan o ki bir ülke içinde ''gücü yeten gücü yetene her türlü zulmü de şiddeti de'' uygulayabilecek!


Ne yazık ki değişik sorunlar ile bazı kışkırtmalara da bağlı olarak bu tür saldırganlıklar ülkemizde olduğu gibi başka ülkelerde de yaşanmaktadır. Ne ki UYGUR ÖZERK BÖLGESİ başkenti URUMÇİ'de yaşananlar hem içerdiği nedenler hem de olaylara karışanların o gün yada bir kaç gün sonra evlerinden alınarak kurşuna dizilmeleri tek kelime ile VAHŞET'tir.

İşte içinde her türlü şiddeti barındıran bu zulme gerekli insani ve diplomatik tavırlar konulmadığı sürece; artık insanları sindirme, ezme, yok etme politikaları değişik ülkelerde daha sık uygulanacaktır. Çünkü ÇİN ulaşmış olduğu gelişmeye rağmen HUKUK alanında sınıfta kalmıştır.


Doğu'nun her bakımdan hayranlık uyandıran bu kültürü HUKUK uygulamaları bakımından bu duruma düşmemeli idi. Oysa herkesi kucaklayan, sevgiyi de sabrı da içeren HUKUK olmadan hiçbir gelişme o ülkeye hayır getirmez!

İşte bu durum karşısında sessiz kalmak, görmezden gelmek gibi bir kişiliğe bürünüvermiş olan demokrasi ve insan hakları yandaşı devlet de ''haksızlıklar karşısında susmayı tercih ettkleri için'' sınıfta kalmıştır.

UYGUR ÖZERK BÖLGESİ'nde küçük bir çatışmaya bağlı olarak geliştiğini duyduğumuz olaylara karşı ÇİN güvenlik güçlerince UYGURLAR'a reva görülen şiddet DOĞRU OLAMAZ! Benzeri bir durum bir ÇİNLİ'ye de uygulanmamalı. Bir IRAKLI da öz vatanında yabancı bir asker tarafından, sorgulanmadan çekilip vurulamaz.

İnsan kendisine yapılmasını istemediği bir baskıyı, orantısız bir şiddeti komşusuna, yurttaşına nasıl olur da reva görür? Dünyadaki diğer şiddet uygulamalarını da görünce giderek ADALET kalkıyor; bazıları görevlerini yapmıyor, taraflı davranılıyor diyorum, Görülen o ki insanın insana zulmünü artıran VAHŞİLİK genişliyor, silahlar da çoğalıyor.

Siz HİÇ kapatılan her hangi bir SİLAH FABRİKASI haberi okudunuz mu? Ayrıca çevreciler, İnsan Hakları Savunucuları, Sınır Tanımayan Doktorlar ile Sınr Tanımayan Gazetecilerin bu uğurda direndiklerini, yazılar yazdıklarını, yürüyüşler yaptıklarını duydunuz mu?

UYGURLAR'ın binlerce yıldan bu yana devletler ve kentler kurarak yaşamakta oldukları topraklardaki gelişmeler gerçekten çok acı, çok düşündürücü. Anlaşılan o ki ÇİN bazı hazımsızlıklarını soydaşlarımızdan, dindaşlarımızdan çıkartmaya başlıyor.


Ne yazık ki ÇİN komünistlik döneminde de kapitalistlik döneminde de UYGURLAR'a uygulanan bu tür zulümleri yapagelmektedir. Çünkü her iki oluşumun da özünde MADDECİLİK (Materyalizm) adlı tapınma vardır. Ezmek, sömürmek, kâr etmek ister! Bu yüzden olayın vehameti daha da artıyor.

İlkel çağlarda olduğu gibi KÜRESELLEŞEN DÜZENDE de kimse kimseye karışamıyor! Hiç kimse güçlü olanın karşısına geçip de hesap soramıyor! Ses çıkaramıyor. Yeniden ağalar, beyler; kordlar, senyörler dönemine girdik sanırım!

O dönemlerde olduğu gibi şimdi de uzun bir sessizlik yaşayacağız. Sonra ise karşılıklı bir kaynaşma, yakınlaşma başlayacak:
- Sen bilirsin ağam! Emrin başım gözüm üstüne. Olur böyle şeyler. Kızma. Bir daha yapmazlar. İyiki yılanı küçükken öldürdük! Hay ALLAH razı olsun senden!

İki yüzlülüğü de içeren bu süreçte: Kör topal bir düzeni korumak, kârları çoğaltmak, yandaşların sayısını artırmak, casusuluk düzenini de geliştirerek gammazlamaları artırmak, suç üstü durumlarını çoğaltmak, göstermelik yargılamalar yapmak işten bile değildir.

Arkadaşımız GORBAÇOV'dan icazetli yeniyetme bir kaç devleti yardıma çağıralım, birlikte hareket edelim, kolkola girelim, diyor. Neden? Çünkü o da görmüş dünya sessiz ve tepkisiz bu alçak zulme! Çünkü görmüş ki Birleşmiş Milletler'e üye bütün devletler söz birliği yapmışcasına susukun ÇİN ZULMÜ karşısında. Dilleri LÂL OLMUŞ, kulakları da SAĞIR!

Olayları izleyen altı yedi gün içerisinde binlerce kişinin kurşuna diziliverdiği o topraklarda yaşayan; ortak dil tarih ve kültür özlerimiz ile akraba olduğumuz UYGURLAR eski çağlarda dünyanın en görkemli kültürlerinden birini geliştirmişler, bağımsız devletler kurmuşlardır.

İslâmiyet öncesi çağlarda bağlanmış oldukları inançları için en güzel anıtları ve süslemeleri yapmışlar, en güzel eserlerini vermişler. Kent kültürlerini geliştirmişler, tarımda bayındırlıkta ticarette sanatta ilerlemişler çağlar boyunca. Göktürk alfabesini bırakarak kendi özgün yazılarını bulan UYGURLAR tahta baskı yöntemi ile çalışan ilkel matbaanın da mucidi olarak bilinmektedirler.

ÇİN'liler dahil farklı kültürlerle birarada dostça yaşamayı bildikleri gibi, bağımsız yaşamayı da öğrenmişler. Türkçemizin en önemli eserleri o topraklarda kurulan kentlerde yazılmış. KAŞGAR'lı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed Divan-ı Lûgat-it Türk (Büyük Türkçe Sözlük) adlı dev eserini o topraklarda yaşayan toplulukları tek tek arayıp bularak yazmış.


KAŞGAR'lı Mahmud'un çağdaşı olan BALASAGUN'lu Yusuf Has Hacip ise Karahanlılar dönemindeki Türklerin kişilikleri yanında devlet yönetimini ve iktisadi hayatı anlattığı Kutadgu Biliğ (Kutlu Bilgi) adlı önemli eserini yine o topraklarda yazmıştır.

Arkadaşımız ÇİN'in uygulamış olduğu şiddetten doğan yaraların sarılması için olsa gerek TÜRKİYE ile birlikte hareket etsinler diye bazı Asyalı devletleri imdada çağırmak istiyor.


Batılı İnsan Hakları havarileri ile diğer İSLAM ÜLKELERİ'ne kıran mı girdi yoksa bir kaç saat önce?

Kendi adıma olmayacak duaya da boş temennilere de AMİN diyemeyeceğim!

Bir millet eğer eziliyor; bazı fertleri sorgulanmadan yargılanmadan kurşuna diziliyor ise O'nun nice güzellikler ile dolu şanlı bir tarihi ile belli başlı sanatları da var ise bence, kendi kaderini kendisi tayin edecektir.

Olan bitenlerden dolayı ALLAH onlara da bize de sabırlar versin. Arkadaşımızın iyi niyetinizden kuşkum yok. Ancak görünen o ki insanlık haksızlıklara karşı koyabilmek için kendisinde yeteri kadar güç bulamıyor!

İşte bu yüzden geleceğin çok daha güzel olabileceğine inancım giderek azalıyor. Bazı önemli sıfatları adlarının önüne koyarak insanlığı maddi ve manevi yönlerden sömürmekte olanlar UYGUR ÖZERK YÖNETİMİ TOPRAKLARI'nda yaşanan şiddet karşısında bakalım ne yapabilecekler?

ÖMER F. YILMAZ

S İ L A H L A R T O P L A T I L M A L I

SİLAHLAR TOPLATILMALI! ELAZIĞ VALİLİĞİ'nden DHA'nın aldığı bilgilere göre: ''Elazığ'ın Baskil İlçesi'ne bağlı Karaili Köyü'nün Babilez Mezrası'nda bu sabah akli dengesi bozuk olduğu ileri sürülen Haşim Yüksel ve oğullarının silahlı saldırısında.. ilk belirlemelere göre, 6 (altı) kişinin yaşamını yitirdiği, 7 (yedi) kişinin ise yaralandığı belirtildi...'' ''... Babilez Mezrası'ndaki katliamla ilgili soruşturma devam ederken, olaydan sonra kaçan baba ve oğullarının yakalanmasına çalışılıyor. Katliamın faiili oldukları ileri sürülen eşi geçen yıl ölen Haşim Yükselen ve oğullarının köy kahvesinde “Bizi kimse sevmiyor. Herkesi vuracağız” dedikleri ileri sürüldü.'' (Yayın yeri: http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1119895&Date=21.07.2009&b=Elazigda
Bu haber için ayrıca bakınız:
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12116348.asp?gid=229 )


Ülkemizde yaşanmakta olan bu ve benzeri olaylar tek kelime ile: Korkunç!

Deliler de silahlar da SERBEST DOLAŞIM HAKKI yaşıyorlar ülkemizde!
Demokrasi bu mudur?
Tabancalar, pompalı tüfekler ile daha bilmem ne belâlar İLKEL TOPLULUKLARIN ELLERİNDEKİ KARGILAR ya da KILIÇLAR gibi taşınmamalıdır!

Yaşanan bu gibi olayların da acıların da müsebbibi bu gibi yasaları ve yönetmelikleri çıkartan; gelecekteki sancıları kestiremeyen bir avuç yetkilidir.

Kimdir bunlar?
Ortarya çıkarak millete h e s a p vermek zorundadırlar!

Silah Ruhsatı almak hiç de zor değil; bir kaç formalite. Bu furya özellikle 1990'lardan sonra gizli ya da açık bazı yaklaşımlar sonucu aldı başını gidiyor. 70'lik anasına silah ruhsatı alanları bile gördüm Ankara'da. İşte daha önceki yıllarda da ülkemizin pek çok yerinde, trafikte bile yaşanan acı olayları gördük, duyduk!Çoğu gözü kara, ruhsal sorunları da olan kişilerin ellerinde bellerinde, arabalarında bir kaç silah olduğunu hepimiz biliyoruz.Pek çok sahte, oyuncak silah yanında ''zor alım'' adı altında da sivillere yüzbinlerce silah satıldığı; bu işin ticari bir sektör oluşturduğunu bilmeyen de yok sanırım. Trafik kazalarında olduğu gibi, araç satışlarını durdurmak gibi bir yola gidilemiyor ise ruhsatlı ya da ruhsatsız silahlardan çıkan CAN ALICI MERMİLER YÜZÜNDEN silah ticareti de yasaklanamıyor!
Ancak olayların giderek çoğalması karşısında diyebiliriz ki OLAY'ın ticari, siyasi, hukuki, ahlaki ve ruhsal boyutları da giderek artmaktadır. Bana göre İnsan Haklarını da titizlikle uygulayan demokratik ülkelerde silah SİLAH yalnızca GÜVENLİK GÜÇLERİ'nin sınırlı sayıdaki yetkililerine verilmelidir. Kaldı ki bizde olduğu gibi ne polis ne de jandarma mesaisi bittikten sonra BEYLİK (!)TABANCASI İLE evinin yolunu tutmamalıdır.

Nice masum yurttaşımızın evdeki en küçük bir tartışmadan dolayı eşini, konu komşusunu hatta çocuklarını ACIMASIZCA VURDUĞUNU bilmiyor muyuz? Kırsal alanlarda, kentlerde, düğünlerde bu biçimde ölenlerin sayısını ve öykülerini DEVLET bilmiyor mu? Tek kelime ile: BİLİYOR!
Oysa bu tür saldırgan düşünceleri ve davranışları önleyebilmek için kimsenin elinden silahları çekilip alınmıyor!Demek ki herkes birbirinden çekinsin; kimse kimseye insanca bir uyarıda bulunmasın isteniyor. Atalarımızın ilginç sözlerinden biri gerçekten nice anlamları saklıyor: İmanın da paranın da kimde olduğu belli olmaz! Sanırım artık : Silahın da paranın da kimde olduğu belli olmaz, diye zorlama bir söz doğmaya başlayacak ortalıkta! SUÇLU AYAĞA KALSIN, desek kimse tınmaz!
Üstüne üstlük ''bana değmeyen bin yaşasın'' duasını da hiç düşürmeyiz dilimizden. ''Tavşana kaç tazıya da yakala'' diyen bir devlet ve siyaset anlayışımız var!

Sorun da burada! Bu acı olayda da gördük ki ülkemizde hiç kimsenin ne düğünde ne dernekte, ne yolda ne de yolakta korkusunca dolaşmaya cesareti var artık! 1988'in haziran ayında Şanlıurfa'nın TEKTEK DAĞLARI'ndaki bir düğüne TMMOB Güney Doğu Anadolu Bölgesi Başkanı Makina Müh. Samet ATABAY ile Şanlıurfa Ziraat Odası Başk. İsmail DEMİRKOL birlikte bir akşam üstü gitmiştik.

Toprak damlı evlerden oluşan en çok yüz hanelik bir köydü. Davul ile zurna çalıyordu dışarıda. Düğün sahiplerince gelenlere karşı gösterdikleri konukseverlik her trülü övgüye değerdi. Kadınlı erkekli en az ikiyüz kişi kolkola DAPÇA adlı halayı çekmiştik... Suriye sınırına çok yakın bir yerde bulunduğunu sandığım bu düğünde hiç silah sıkılmadan yapılan o güzel kutlamayı hiç unutamam.
Osmaniye ile Kahramanmaraşta geçen çocukluk ve gençlik yıllarımdaki düğünlerde davul zurna, saz, kaval ve özellikle Maraş'ta ''belediye bandosu'' ile yapılan birbirinden güzel müzikleri unutmak da mümkün değil. Osmaniye, Düziçi, Karacaören ve Karaçarlı'daki düğünlerde tek tük dolma tüfek sıkılır, pek az da tabanca patlatılırdı. Ancak 1970'lerle birlikte bu tür ateşli silahlardaki artış özellikle kırsal kesimlerdeki düğünlerde daha iyi gözlenebiliyordu.
Ne yazık ki bugün DÜĞÜN adlı o güzel geleneğimiz sayıları giderek artan silahların şakırtısı altında kutlanıyor çoğu yerde. Düşünsenize; halay çekiyorsunuz, halk ozanını dinliyorsunuz, bir kadın gelin övme söylemeye kaptırmış kendisini, gelin ile damat kan ter içinde, arkadaşınızla konuşuyorsunuz, bir yandan da o iğrenç silah sesleri geliyor!
Sanırım geleneklerin sulandırılması, silah seslerinin üstünlük sağlaması, çevreye korku salabilmesi de böylece yaygınlaşıyor.
Davul zurananın, sazın kemanın klarnetin sesini ortadan kaldırmaya kimsenin gücü yetemeyecek olsa da ben o güzel seslerin silah sesleri arasında etkisini yitireceğine inanıyorum. Bütün düğünlerimizde olduğu gibi bütün alanlarda da silahların gölgesinden uzakta olduğumuzu bilerek yaşamak gerekir. Bileğine güvenen, çenesine güvenen çıkar ortya konuşur, tartışır. SİLAH DAYAMAKLA ulaşılan davranışların ise ne kadar acı sonuçlar doğurduğunu biliyoruz. Bence aladeli olanları, anormal olanları, tinercileri, dilencileri, uçuk kaçık davranışlar içinde bulunanlar ile askerde çatışmaya girip çıkmış olanları bir an önce toplamak; psikolojik ve psikiyatrik koruma altına almak gerekmektedir. Bu tür yaptırımlar bir anlamda aklen ruhen ve davranış bakımlarından özürlü olanlara da saygı göstermek gerektiğinden dolayı uygulanmalıdır. Özellikle esintisine kapılıp gitmekte olduğumuz KÜRESELLEŞME SÜRECİ boyunca İŞSİZLER ORDUSU ile GENÇLİK KESİMİ için gerekli olan (!) maddi ve manevi tedbirler alınmaz ise zaman zaman kıpırtılarını görmekte olduğumuz daha nice acı olaylarla karşılaşmamız önlenemez.
ALLAH sonumuzu hayr'eylesin!
Ömer F.
************************

AZİZ DOST,SEVGİLİ ÖMER YILMAZ,
CESARETİNİ VE SEZGİLERİNİ CANDAN KUTLARIM.GÖRÜŞLERİNE TAMAMEN KATILIYORUM.

12 EYLÜL REJİMİNİN BU ÜLKEDE YAPTIĞI TEK ÖNEMLİ GİRİŞİMDİ SİLAHLARIN TOPLATILMASI.ÇOK BÜYÜK BİR BAŞARI İLE TAMAMLANMIŞTI BU OPERASAYON.
***GEL GÖR Kİ; SONRA GELEN İŞBİRLİKÇİ VE UMURSAMAZ İKTİDAR BU TEMİZLİĞİN İÇİNE ETTİ. (başka türlü ifade edemezdim)."POLİSE YARDIM", "EMNİYETE KATKI", "TERÖRLE MÜCADELE" ... V.B. GİBİ MASUMANE BAHANELERLE VE ÜÇ KURUŞLUK HARÇ UĞRUNA TEKRAR CEPHANELİĞE ÇEVİRDİLER ÜLKEYİ... SONRA BİRİLERİ DAHA ÇIKTI "KURŞUN YİYENLERLE, KURŞUN ATANLARIN " MUKAYESİSİNİ YAPARAK YANGINI DAHA DA KÖRÜKLEDİ.
****
T.C. VALİLLERİ SİLAH VE AV RUHSAT DAĞITAN MEMURLARA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ.
****GÜZEL YURDUMUZDA BİR ÇOK HAYVAN TÜRÜ SON 25 YILDA TÜKENDİ. ( Veya tükenme sınırına dayandı)
***SONRA SİZİN DE BETİMLEDİĞİNİZ GİBİ; "DELİLER", " ALA DELİLER" ÇIKTI MEYDANA.... KATLİAMLAR, KIYIMLARLALA AL KANALARA BULANDIK.KİM YAPTI BUNU? KİM TEŞVİK ETTİ BUNU? KİM GÖRMEMEZLİKTEN GELDİ BUNU?...HEPSİNİN CEVABI AYNI KİŞİLERDİR: İŞBİRLİKÇİ VE BECERİKSİZ YÖNETİCİLER VE AYNI ZİHNYETTEKİ İKTİDARLAR!...
***SAYIN YILMAZ,SON TEMENNİNİZ "ALLAH SONUMUZU HAY'REYELE" İLE BİTİYOR.AMA ALLAH NE YAPSIN BÖYLE BİR MİLLETİ VE ACİZ YÖNETİCİLERİNİ?
HEM TANRININ SORUNU OLAN DİĞER ULUSLARDA BAŞKA KULLARI YOK MU?

BAŞRI VE DİLEKLERİMLE.
SAYGLARIMLA.
Musa TOLU
Emekli Öğretmen
**************
Sevgili Ömer Faruk Yılmaz,
Biz böyle gidersek, aymazlığa devam edersek Yüce Tanrı sonumuzu hayreylemez. Bütün öğretilerinde bizim akıllı olmamızı, dost olmamızı, kardeş olmamızı, çalışkan ve üretken olmamızı vede paylaşımcı olmamızı öğütler. Hangi öğretisini tuttuk ki bizim sonumuzu hayreylesin.

İşi olan, çalışan, üreten insanın silahla ne işi olur. Vatandaşına iş olanağı sağlamakla yükümlü devlet veya hükumet nerede.Sayılamayacak kadar çok vakıf eserlerini onardığını söyleyen yetkili şimdiye değin kaç fafrika temeli attı.
Kaç vatandaşına iş olanağı sağladı. Silahsızlanmanın yolu güzel Yurdumda işsiz insanın kalmamasıyla sağlanır. Başka seçenek yok diye düşünürüm.

Sevgiyle kalın.

MEHMET GÖL
Emekli Öğretmen
**************

MEHMET ABİ haklısınız...
Ne var ki Devlet adlı muamma bizim gibi düşünmüyor. Demekki bu devlet bizden yana değil!
Canların yok yere gitmesinden dolayı da kimse etkili tedbir almak istemiyor!Bence SİLAHLARI YASAKLAMALI!İLERİDE bu da olacak!
Değerli açıklamalarınza katılıyorum.Olayın özünü yazmışsınız: İşi olan, çalışan, üreten insanın silahla ne işi olur!İşte sorunda burada Abi...
Korku salarak Devlet yönetmek olmaz. OSMANLI da bunu yaptı!
Ayrıca ülkemiz yabancı silah tüccarlarının en büyük pazarlarından biri olsa gerek!
Bu konuda da yayınlanmış h i ç bir belge y o k!
Olayın ekonomik boyutnunun ne kadar uluslararası olduğunu düşündüğümüzde; hovardaca pazarlanan bu silahların bizi nasıl fakirleştirmekte olduğunu da bilmeliyiz.
Bir de ''göğe tabanca sıkmak'' deyimimiz var ki bugün buna uygun olarak neler yapıldığını hepimiz biliyoruz.

Ruh sıkıntılarını da şımarıklıkları da içeren bazı tepkiler kolayca SİLAHLA BULUŞUR ise olacaklar da bunlardır işte. Esen kalınız.Saygılarımla.
Ömer F.
***********