14 Eylül 2011 Çarşamba


Günlerden bir gün

Günlerden bir gün
Düziçi 1992


Gökten üç elma düşmüş: Biri güneş, biri toprak, biri su.
Dün gökten üç elma düştü: Biri ben, biri sen, biri onlar.
Gökten üç elma düşmüş: Biri sevgi, biri kavga, biri ölüm.
Dün gökten üç elma düştü: Biri seçim, biri geçim, biri terör.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri hak hukuk, biri öç, biri rüşvet.
Dün gökten üç elma düştü: Biri yalan dolan, biri doğruluk, biri kin.
Gökten üç elma düşmüş: Biri tatlı dil, biri sivri dil, biri çatal dil.
Dün gökten üç elma düştü: Biri yemek, biri içmek, biri yatmak.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri gezip tozmak, biri konuşmak, biri ağlamak.
Dün gökten üç elma düştü: Biri örgütlenmek, biri arkadan vurmak, biri ciple gezmek.
Gökten üç elma düşmüş: Biri birlik, biri dostluk, biri düşmanlık.
Dün gökten üç elma düştü:
Biri yamanmak, biri kula kul olmak, biri kullanılmaya teşne olmak.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri aç gözlülük, biri tokluk, biri yokluk.
Dün gökten üç elma düştü: Biri korkaklık, biri sinsilik, biri iki yüzlülük.
Gökten üç elma düşmüş: Biri mertlik, biri alçaklık, biri işbirlikçilik.
Dün gökten üç elma düştü: Biri çıkar ortaklığı, biri yandaşlık, biri yılışıklık.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri dayatmak, biri meydan okumak, biri şehitlik.
Dün gökten üç elma düştü: Biri kaçak güreşmek, biri yabana kul olmak, biri el etek öpmek.
Gökten üç elma düşmüş: Biri güler yüz, biri konukseverlik, biri böbürlenmek.
Dün gökten üç elma düştü: Biri sabır, biri akıl, biri birlik.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri ana, biri avrat, biri at.
Dün gökten üç elma düştü: Biri kirli ihale, biri karapara, biri komisyon.
Dün üçünün de içi doluvermiş: Biri seçim, biri geçim, biri terör.

Günlerden bir gün
Kimi zeytin yağı gibi üste çıkmış, kimi dibe çökmüş.
Kimin eğri, kimin doğru olduğunu kimse bilememiş.
Kiminin mayası bozulmuş, kiminin gözü kör, kulağı sağır olmuş.

Günlerden bir gün
Çoğunluk güçlüyü tutmaya başlamış: Arkadan vurulmaktan korkmuşlar.
İkiyüzlü, silahlı, yalandolanlı asalaklar cenneti olmuş ülkem.
Cinnetler, cinayetler, kundaklamalar artmış.
Nice yalanlar yutturuluyor: İşte gerçek bu, diye.
Güdümlü terör ha bre dayatıyor.
Köşeyi dönen dönene.
Emir demiri kesiyor yine.
Değişen birşey yok: Mert dayanır, namert kaçar.
Yaylım ateşlere kanma, inanma arkadaş: Değişen birşey yok, bu bir.
Günden güne geliştirilen kavgacılık var, bu da iki.

Gelin birlikte söyleyelim:
Günlerden bir gün gökten üç elma düşmüş: Biri sevgi, biri kavga, biri ölüm.

Düziçi 04 Nisan 2011

Yorumlar:

Gökten düşen elmaların sayısı günden güne çoğalmakta, olgun gibi görünüp de olmamış ham elmalar, içi böcekli kurtlu elmalar...Sosyal ahlak sıfıra doğru hızını artırarak yol almakta...Kavgalar, yalan, dolan, iftira, arkadan hançerlemek, çıkarcılık...Hocam o kadar çok ki saymakla bitmiyor. İyimserliğimi gün be gün kaybetmekteyim. Selam ve saygılarla...
Yurdagül Alkan
30.05.2011 15:27
Cevap :
Yurdagül Hanım yine de metaneti elden bırakmamak gerek.Umarım RT Erdoğan TERÖR BELASI karşısında herhangi bir yenilgiyi kabul etmeyecektir.Yıllar sonra 1970'lerde olduğu gibi yeni bir ''Türkiye'' sorunu ile boğuşmakta olduğumuzu bir kez daha anlıyoruz.Ne kadar zorlansak da kimi karanlık ilişkileri net olarak göremiyoruz.Yollar puslu, hava gergin, seçim girdabı da derinleştikçe derinleşiyor.Bu Hükümet de akan kanı durduramaz ise durum korkunç olur:Balkanlaşırız. 30.05.2011 21:22

Yeşildere başkaldırısı

Yeşildere başkaldırısı

Düldül Dağı (2220 m.) Düziçi Osmaniye


I. Günlerce esen yel sonunda güzel bir yağmur getirdi, toprak doydu biz de mutlu olduk. Yapraklar tömürdü, çiçekler açmaya başladı, kuş cıvıltıları çoğalıyor çevremizde. Bu topraklardan geçip giden atalarımız gibi biz de inanıyoruz: Bolluk bereket gelecek yine. Güneşli bir gün beklerken Beşik Düldülü ile Eğri Düldül arasında iyice ıslandık. Üşümedik hiç birimiz; ateş kayılmış, soba tüttürülmüş olsa da yanaşmadık titreyerek. Söz sözü açtı; dertleştik, gülüştük, dağlara bulutlara karıştı seslerimiz.

Kaynaşıverdik yitirdiğimiz can kardeşlerimize kavuşmuş gibi. Hürü, Zeynep, Mehmet, Bekir, Gökhan, İsmet, Asım, Bülent, Fatih, Ahmet, Halil, Münir, Osman ile kırk kişi vardık Yeşildere’de. Uzun evin ayazlığında dürüm yerken içimde çağlayanlar köpürdü; kimse görmedi. Ozanlar çaldı söyledi türkümüzü bir bir: Yiğitlik vardı serde, namerde direnmeliydik. Yine ark altından bostanlık bağışlanmıştı bize; birileri bu yol size yeter, diye kesip atmıştı. Oysa Yeşildere’de bir okul, bir de cami kapanıvermişti geçenler. Dükkân, fırın, doktor, ebe, çay ocağı, kitapçı, gazeteci yoktu Yeşildere’de.

Toprak kayıyor, çağıllar örülüyor, yamacın yüzüne ekiliyordu her şey Kayaların arasında büyüyordu ağaçlar; toprak da taş da kayıyordu derelere doğru. Suyu, deresi, tepesi, ağaçları, kuşları, kirpileri, geyikleri, çakalları çoktu Yeşildere’nin. Evlerin her biri bir yere serpilmişti yüzlerce yıldan beri: Çoğalmışlar, göçmüşlerdi evcek. Kalan sağlar karşıladı bizi gülerek. Tasalarımız çoktu dünden bugüne; anılarımızı geleceğe yüklüyorduk bir bir.

II. ‘’Ataş tüten’’ evleri saydık Bekir Emmi ile bir bir. Dereleri, pınarları, dağları yazdık bir gün gerek olur diye. Ne çoktu göçüp gidenler, gurbet ellere: Yoksulluğu da cehaleti de yenmek istiyorlardı. İyi ki Çontu Mehmet’in değirmeni vardı un için, dedikodu için. Yeni yol olmadan da gidip geliyorlardı dağların öte yüzüne; şê’re. ‘’Yol bize yaradı yaramasına da başkalarına daha çok yaramış. Bunu yeni anladık.’’

Telefonlar çekmiyordu her yerde: Biz de bütün sırlarımızı söyledik dağlara, derelere. Ağpak suyu içtik kana kana. Demli çay içtik. Dağ yollarına düştük çocuklar gibi şendik. İyi ki her türlü iyi dileklerimiz için Karanlık Mağara kalmıştı bize dedelerimizden. Osmaniye’ye göçmüş olanların çocukları bizden önce gelerek bayrak açmışlardı. Bin bir kaygıları varmış gibi geldi bana; yüzlerinden, fersiz gözlerinden anladım. Okumak, yükselmek istiyorlardı Yeşildere’yi unutmadan. Yazmak, anlatmak istiyorlardı Yeşildere’yi. İçlerinden çağlayanlar akarak dağlardan Ceyhan’a doğru bakıyor, az konuşuyorlardı.

III. Ne olacaktı dört obalı Yeşildere? ‘’Ataş tüten’’ evler nasıl kurtulacaktı umutsuzluktan?

Ne olacaktı yollara düzülen acılar?

Her gün yollara düşmek karın doyurmayınca ‘’nit’meli’’ taşlı çamurlu yolları?

Ne olacaktı Yeşildere’nin geleceği?

Eşe Bekir göremeden gitmişti çoğu şeyleri.

‘’Mal evleri’’ gibi değildi evler artık: On dört yıldan beri elektrikleri vardı.

IV. Az kanlı ayaklanmaların peşinden savaş tamtamları eklendi gündemimize. Japonya acısı yerleşim sorunları ile nükleer enerji açmazlarını da dayattı anlayanlara. İnatçı, çalışkan ve yenilikçi Batı’nın haçlı ruhu dinecek gibi değil. Silahlı siyaset (SS) dayatmaları meyvelerini veriyor: Kimileri ‘’sivil itaatsizlik’’ başlatmış. Görelim Kürtçe Türkçesiz olarak dünyayı ne kadar açıklayabilecek, bilen var mı? Yeşildereliler yanında bütün topraksızlar, işsizler, engelliler, yoksullar ile bütün ahlâksızlıklar ile akılsızlıklar için başkaldırıyorum.

V. Çalışkan ve mucit Batı’nın haçlı ruhu dinecek gibi değil. Biz neden Hitler, Stalin özentili liderler çıkartıyoruz aramızdan? Irak, Filistin, Libya, Suriye, Mısır, Tunus, Cezayir ile Yemen için başkaldırıyorum.

Hiç kimse ölmesin.

Hiç kimse öldürülmesin.

Kaynağı her ne ise terörün kökü kazınsın.

Peki siz ne yapıyorsunuz; yeldirip durarak oradan oraya?

Akdeniz kimin denizi? Doğal sınırlarımızı neden zorlamıyoruz? Terör odakları neden vurulmuyor?

ABD vuruyor: Ben haklıyım, diyor.

Pişman olmayana, silahla saldırana karşı ne yapacağız?

Peki siz hangi dümen suyuna kapıldınız yine? Anlaşılan o ki terör kimilerini yamultuyor, kimilerini vuruyor.

VI. Dünü unutanlara; dünü unutturmak için dönme dolap çevirenlere özellikle duyurulur. Yok mu içimizden doğup dikelerek bizi kurtaracak bir ana kuzusu? Yok mu yoksulluğu da yolsuzluğu da durduracak bir güç? Koçi Bey’den bu yana ‘’vicdan ile cüzdan arasında’’ gezinenlere duyurulur. Yok mu kadınları ezen zalimleri damdan dama atacak bir adalet? Öz benliğini açıklamaktan korkarak kimi yaftalara sığınanlara duyurulur. Yok mu açık ya da gizli zalimlere de arkadan vuranlara da ‘ölüm’ diyebilen bir kişi? Yalancılara da ipe un serenlere de hak hukuk ezbercilerine de kızıyorum. İşte bunlar için başkaldırıyorum tek başıma; hukuk el veriyor şimdilik.

VII. Peki siz ne yapıyorsunuz tek başınıza kuytu bir yerde ya da kapalı kapılar ardında? Sanırım gün bu gün, deyip kimileri gibi silahlı siyasete boyun eğiyor, dolambaçlı yollara sapıyorsunuz. Belli oldu: Ne sağcı ne solcu; futbolcusunuz, futbolcu. Belki de için için: Ölen ölür kalan sağlar bizimdir, diyorsunuzdur. Haksızlıklar karşısında çoğu zaman susar, kimi zaman da ‘suret-i haktan görünmek için’ ötersiniz değil mi? Peki siz kimsiniz; ne yer ne içer ne götürür ne yanda oturur durursunuz sinsi sinsi?

VIII. Yine de ışığın ucunu görmüştü Yeşildere’li okulsuz çocuklar. Yollara düşüp gitmişlerdi okumaya tek tek Yeşildere’den koparak. Biz de yollara düştük akşam bastırmadan: Onlar gibi bizim de yüreğimiz Yeşildere’de kalmıştı.

Dağları, bulutları, yağmuru, güneşi, ayı, yıldızları ve kalabalığı kutsuyorum içimden. Düziçi’ne gelerek onurlu, kaygılı ve özlemle dolaşan Yeşilderelileri şimdi daha iyi anlıyorum. Yeşildere yaylağımız olsun; içindekileri tek tek Düziçi’ne Osmaniye’ye göçürelim diyorum. Bütün nimetlerden dolayı her birimiz bir diğerimize ne kadar borçluyuz, değil mi?

Menzile doğru yürürken 1971’den sesleneyim bir de: ‘’Özgürlük kazanası yanası kalbim Haberleri, isyanları da vurur. Durulmaz.’

(Düziçi Yeşildere 20 Mart 2011)

Düziçi Akdere'de bir gün


Ömer Faruk Yılmaz

Yönetmen Gazeteci

Akdere'de bir gün
Akdere Farsağı Köyü - Düziçi / Osmaniye

Düziçi bağlı olduğu Osmaniye’nin yarı yarıya kentleşmiş bir ilçesi. Yörede bulunan yurttaşlarımızın yaklaşık 80.000 kişinin yarısı köylerde yaşar. 42.000 kişi kentleşmeye çalışıyor Düziçi’nde. Bilindiği gibi kentleşmek uzun bir süreç olduğu kadar, eğitim öğretim ve davranış türlerini de içine alan geniş etkileşimli bir yaşama biçimi. Tarım, hayvancılık ve çok yönlü ticaret yanında eğitim öğretim ve ilçe teşkilatına dayalı hizmet kesiminin de etkileri ile Düziçi kendi yağı ile kavrulan bir ilçemiz. 

Tüketim eğiliminin günden güne kamçılandığı ilçede değişim olgusunun pek çok yansıması görülür. Artık üstü toprakla örtülü eski taş evler gitmiş yerine köylerde bile beton direkli, briketten ve içi karo fayans döşeli konutlar yapılmaya başlanmıştır son yirmi yıldan bu yana. Çok katlı toplu konutlar, siteler, apartmanlar yükselmeye başlamış Düziçi’nde. Düziçi’nde ne yazık ki çok geç kalınmış olan kentleşme alt yapısı çabaları ise yeni yeni başlamış bulunuyor. Son iki dönem seçilen belediye başkanlarının umulan hizmetleri verememesi karşısında 1989-1999 yılları arasında iki dönem görev yapan Ökkeş NAMLI’yı yeniden makama getirmişler. O da gecesini gündüzüne katarak çalışmaya başlamış. 29 Mart 2009 gününden sonra eski yollar genişletilerek parke döşeniyor, kaldırımlar yapılıyor, ağaçlar dikiliyor ya da asfaltlanıyor bir uçtan bir uca. 

İki yıl içerisinde, yaklaşık 500 km’lik kent içi yol ağının ancak 50 km’lik bölümü yenilenebilmiş kent içinde. Konutların yarısından azı kanalizasyona bağlanabilmiş bugüne kadar. Yeterli olmasa da belirli yerlerde hız kesiciler, trafik ışıkları ile trafik levhaları var. Halkın kimi duyarsızlıkları yanında çevre temizliği konusunda oldukça titiz bir çalışma yapıldığı gözleniyor. Yeni park düzenlemeleri çocukları da büyüklerini de mutlu etmeye yetmiş şimdilik. 

Her yıl birkaç ay kaldığım Düziçi kent merkezi dışında ne yazık ki beldelerde ve köylerde kanalizasyon düzenine geçilememiştir. Köyler arası yolların çoğu gibi kent içi yolların da çoğu, sıkıştırılmış tozlu topraklı, kumlu çakıllı yol. İçme suyu ile sulama suyu sorunlarının şimdilik giderilmiş olması Düziçililer açısından sevindirici özelliklerdir. Akdeniz ikliminin egemen olduğu Düziçi’de evlerin çoğunda güneş enerjisinden yararlanılıyor yaklaşık kırk yıldan bu yana. Akrabalık, arkadaşlık, meslektaşlık yanında aynı köyden olmak gibi özelliklerin ağır bastığı ilişkiler, yer yer yara alsa da sevgi saygı ve dayanışma duygusu yaygındır Düziçi’nde. Bu durumları Cuma namazlarında, bayramlarda, düğünlerde, hastalıklarda ve ölümlerde görürüz. 

Çay uzmanı yazar arkadaşım Ali Aslan’ın isteği üzerine, doğup büyüdüğü Akdere Köyü’ndeki bir düğüne gittim geçen Pazar. Çoğumuzun bildiği gibi köyün bir adı da içinde Farsaklar kökenliler yaşadığından dolayı Akdere Farsağı. Gerçekte Delioğlan Musa adlı, şimdi aramızda olmayan bir Akderelinin başından geçen nice ibretlik olayları oğullarından dinlemek için ilk tanışma olsun diye yola çıktık. Bir taşla iki kuş vurmak istedik kısaca. Konuyu ilk açtığında ‘’Farsak Köyünün Nasrettin Hocasıydı Delioğlan Musa Emmi’’ diye anlatmıştı Ali Aslan.

 
Delioğlan Musa 1926 ile 30 Nisan 2007 yılları arasında yaşamış. O’nun ölümünü duyduğunda Musa Emmi adlı uzun bir ağıt yazmış: 

- Farsak elinin solmaz gülüydün
Boş insan değildin hayat doluydun
Aslında akıllı, sözde deliydin
Kimselere diyemedim Musa Emmi (…) 

- Kemal’in ardından kuzu oldu meledi
Omar Yusuf gözyaşıyla ortalığı suladı
Eşin Eşe dezzem umudunu köze beledi
Geldiğimde bulamadım Musa Emmi. (…) 

- Düziçi’nde duyan geldi ismini
Şaka ile sohbetinle güldürürdün herkesi
Albümde başköşede saklıyorum resmini
Doya doya bakamadım Musa Emmi.
 
Geçtiğimiz pazar günü erkenden Düldül Dağı’nı sağımıza alarak Sabun Çayı kıyısında olduğunu bildiğim Akdere Köyü'ne doğru yola koyulduk. Haruniye Kaplıcaları’na giden asfalt çevre yolunu geçerek tozlu yollara düştük. Ali Beyin küçük kardeşi eczane kalfası Bekir sürüyor arabayı. Ali Bey Akdere’de geçen çocukluğundan sonra Rize’de geçen çay alım uzmanlığından emekli olduğu için kendisini daha bir okumaya ve araştırmaya vermiş. 1970’lerden beri şiir de yazıyor. Yaklaşık beş yıldan beri tanışıyoruz. Açık sözlü, gerçekçi bir kişiliği var Ali Beyin. Yol boyunca kimi anılarımızdan söz açtık karşılıklı. 

Deli Çay’ın boz bulanık suyu ile Sabun Çayı’nın açık yeşil akan suyunun birbirine karıştığı yeri geçtikten sonra bir yamacı tırmanarak altmış konutluk Akdere Köyüne ulaştık. Düzenli içme suyu iki yıl önce gelmiş Akdere’ye. Kanalizasyonu yok. Önce Deli Musa ile oğullarının köy dışındaki evlerini sonra da 1950’lerden kalma taş duvarlı küçük bir ilkokul ile yapımı 1977’de bitirilen tek kubbeli camiyi geçerek, davul zurna seslerinin yükseldiği bayraklı düğün evine vardık arabadan inerek. Su basmanlı, ağaçlıklı tek katlı evin avlusunda kızlı erkekli 13-15 kadar genç, davul zurna eşliğinde karşılıklı oyun oynuyordu. Üç davul, bir zurna vardı. Çevredeki diğer iki evin önü de kadın, çocuk ve erkek doluydu. Çoğu ayakta duruyor, özellikle olgun yaştakiler kırmızı plastik koltuklarda oturuyor birbirleri ile konuşuyorlardı, seslerini çok yükseltmeden. 

Temiz giyimli pantolonlu, etekli ve kimisi de şalvarlı kadınların coşkulu davranışları ne kadar mutlu olduklarını gösteriyordu. Herkesin yüzünde olgunluk ve birbirlerine karşı içten bir sevgi vardı bence. Bizi ilk görmeye gelenler İbrahim Çoban (1943) ile Mustafa Kemal Islah (1958) oldu. Her ikisi de Rahmetli Deli Musa’nın başından geçenleri dinlemeye geldiğimizi biliyordu. 

Bu konuda RahmetliDelioğlan Musa‘nın oğlu Mustafa Kemal Islah, Ahmet Aslan (1938) ile Ali İşlek (1950)’ten Deli Musa’nın başından geçen Şeker Sucuğu, Su Kuyusu Pazarlığı ile Komşunun Yumurtası adlı üç anıyı dinledik, düğündeki şabalama sırasında. Güler misin ağlar mısın türünden bu anıları, kısmet olur ise belleklerde kaldığı kadarı ile derlemek istiyoruz Ali Aslan’la birlikte.
İbrahim Çoban bugün Akdere Farsağı‘nın yaşayan tek Karacaoğlan’ı. Çobanlık yapmış yıllarca. Defterler dolusu bine yakın şiirini; araştırma yapıyorum, kitap bastıracağım, geri getiririm, diyen İstanbullu birisine kaptırmış yıllar önce. 

Bu olaya ne kadar üzüldüğünü anlamak için onun yüzüne bakmak yeter bence. Yılların emeği bir anda uçup gitmiş bir gün ansızın. Yine de şiir yazmaktan, söylemekten bıkmamış. Yeri geldiğinde doğaçlama olarak da şiir söylüyor İbrahim Çoban. ‘’Koyun keçi güde güde; sivri taşı yassı taşa sürterek öğrendim yazmayı’’ diye açıkladı durumunu. Tanıştıktan az sonra: 

Akdere’dir köyüm benim  
Osmanlı’dır soyum benim  
Ozanlığım ordan gelir
 Karac’oğlan dayım benim, dörtlüğünü okudu. ‘’Karacaoğlan’ı bilmeyen olmaz burada’’ diye ekledi peşinden. O sıra Mustafa Kemal Islah da uzunca bir şiir okumaya başladı. Son dörtlüğünü buraya yazmak isterim: 

Çok derine dalma Mustafa Kemal  
Haksızlık yapma vermezler aman  
Nerde düğün bayram gelirler heman  
İşte bu Farsağın köyündeniz biz.
 
Düziçi’ndeki Farsaklar yedi köye dağılmışlar. Anlatıldığına göre Yavuz Sultan Selim döneminde İran dolaylarından gelmişler buralara. Düziçi’ndeki Farsak oymağı İkiz Değirmen (Düziçi’nin Karacaoğlan Mahallesi) Farsağı, Akdere Farsağı, Tespi Farsağı (Yeni Farsak ya da Diğer Farsak olarak da anılıyor), Çatak Farsağı, Gümüş Farsağı, Zindân Farsağı adları ile bilinen ‘’altı parçadan’’ oluşuyor. Düziçi’ndeki Farsaklar yaklaşık bin evlik bir oymak. Birbirine çok tutkun Farsaklar. Gerektiğinde çok neşeli oldukları gibi, delişmen ve şakacı yanlarını görmek de mümkün onların. Birbirlerine karşı çok saygılılar. Çoğu kumral ve orta boylu Farsaklıların. Ak tenli, mavi ya da yeşil gözlü olanları da var. Çağlardan beri yaylak kışlak geleneğini sürdürüyorlar. Geçmişte atlar, katırlar, eşekler ve develer ile yapılan göç bugün arabalar ve traktörler ile yapılıyor. 

Onların yaylakları Dumanlı Dağı ile Düldül Dağıarasından geçildikten sonra, yaklaşık otuz km uzaklıktaki Hôdu ve Nacar adlarını taşıyor. Düziçi’ne dönerken ovadaki yolda bir traktörün hızla Nacar Yaylası’na doğru yol almakta olduğunu gördük. Ali Aslan yaz aylarında yayladaki tarlalarda sebze meyve yetiştirildiğini ve hayvancılık yapıldığını anlattı. 

Düğün sırasında Karacaoğlan’ın Ceren şiirini davul zurnayı susturarak türkü söylerken fotoğrafını da çektiğim kolu kırmızı iple sarılı Ömer Kölef düğünden sonra yanımıza geldi. Karacaoğlan’ın soyundan 1921 doğumlu İspir Onbaşı’nın akrabalarından Ömer Kölef. İlk olarak duyduğum için ilgimi çekti soyadı Ömer Beyin. Kölef: Demirden yapılan savaş başlığı, demir miğfer, demekmiş.Düğünlerdeki karmaşık işleyişten sorumlu sayılı bir ''abdal ağası'' Ömer Bey 1946 doğumlu. Atalarının kışlaklarından yaylak yerlerine göçlerini anlatan bir türküyü söyledi bize: 

Göç Türküsü
- Kalk Kul Bekir buradan göçelim
Paltalı’ya varınca bayrak açalım
Devret’e varınca güzel seçelim
Bir yurdumuz Çatak olsun aşiret.
- Şu Çatak’ta yoz sığırlar sulanır
Büyür kızlar Damlalı’yı dolanır
Garipçe’ye çıkınca gönlüm bulanır
Bir yurdumuz Çamkorusu olsun aşiret.
Darılâ yukarı cem olur beyler
Yağıyor karları suları çağlar
Boyyurt Sekisi’ni seyran ederler
Seyran yeri Karlı Seki aşiret. (…)
- N’olalım da Kul Bekir’im n’olalım
Kol kol olup derelere konalım
İçtik pınarlarından artık kanalım
Bir yurdumuz Güney Yavşan aşiret.
(Düziçi 19 Nisan 2011)

Yorumlar (1)

Yazınız içimdeki özlemi coşturdu... Hele o dizeler... Sadece şiir için sadece türkü için bile insan kökünde sımsıkı durmalı... Yazdığınız için teşekkürler...
Yeşilsoğan
31.05.2011 15:28
Cevap :
İlginize teşekkürü borç bilirim duygulu arkadaşım.Yazılarınızdaki yalın anlatımları hep beğenirim.Sanırım bir ya da iki kez yazıştık.Felsefe ile siyaset konularına yoğunlaştığınızı biliyorum.Geç de olsa ben de dünden gelen kimi esintiler yanında akıl süzgecimden aldığım kimi bilgiler ile dayatmaya çalışıyorum var olduğumu.Bu alanda yalnız değilim:Sizin gibi değerli arkadfaşalla yazışmak bana güç veriyor.Karacaoğlan'ın gezip tozduğu alanlardan geldim yenice Ankara'ya.Şiir olmadan, türkü olmadan yaşamak ne mümkün? 31.05.2011 22:16