14 Mayıs 2009 Perşembe

AĞITLARIN GÖLGESİNDE


Temmuz güneşi kavuruyor her yeri
Çocuklar ıslak yazıları kolluyor kuşlardan!

Azgın Naram Sin
Nippur’da ateşler yaktırıyor
Koşuyor şölenden şölene!

Ur, Uruk, Larsa
İsin, Lagaş
Hem kardeş hem düşman
Söz dinlemiyor Naram Sin
Sümer ağıtların gölgesinde
Kan ağlıyor!

Ekur’da barış kapısı da yıkıldı!
Sin sin oynuyor eli baltalı köleler!


Naram Sin coşuyor:
‘Bey gibi ez, köleleştir onları!
Köle gibi çalış, bey gibi yaşa!


Yaşayabilmek için
Önce kölem olduğunu bil!’

Naram Sin yedinci yılına giriyor!

Bütün uğursuzluklar onunla olsun!


Dilden dile, kulaktan kulağa
Dolaşıyor söz:
‘Baltayı güneşe tut, iyice dene!’

‘Girişler çıkışlar tutulmuş yine!’

‘Kin, unutturur hakkı hukuku!’

‘Kimse kaçamaz elimizden, ölüm bile!’

‘Her şeyimizi kaybettik

Olmaz olsun bu krallar!’

‘Yokluk, yoksulluk geldi çattı işte

Kaçıp gitmeli buradan!’

‘Güzel kızlar kan ağlıyor yine!’

‘Her şey kraliçe için!’

‘Kadınlar sevmiyor göçü!’

‘Suçumuz ne ki bizim!’

‘Naram Sin, geliyor bize doğru

Her şey değerini yitirecek bir bir!’

‘Göz pınarlarımız kurudu yeter!’

'Durma, kaçalım!’

‘Naram Sin, Naram Sin geliyor!’


‘Dur Naram Sin! Öldürüleceğimi biliyorum!
Bırak içimi dökeyim!


‘Çok yamansın Naram Sin!
Aldattın bizi!
Göklerden aldığın güç de yalan,biliyorum!
Aldattın bizi!
‘İnce elenip sık dokunan
Doğruluk ipi koptu elimizden!’


‘Hiç birimiz hakkımızı arayamıyoruz!
Nerede o eski günler!’
‘Bir eşeğin, bir tohumun bile hakkı vardı önceden!’

‘Yanına kalıyor her şey Naram Sin!’
‘Güneş seni nasıl yaksın, sen ölmeden?’


‘Kendi kulende kim yargılayabilir ki seni!?’
‘Şu senin doyurduğun, her an öğütlediğin
Şu süslüler mi?’
‘Yalanmış bunca bildiğim!
Sen gözümüzü açtın Naram Sin!’


‘Güneş seni nasıl yaksın?
Ay seni nasıl dondursun?!
‘Bir an önce ölebilmek için sana karşı çıkıyorum!’


‘Doğruluk nedir bilmesen de kim imrenmez sana artık!’
‘Ah Anacığım, ah İnana!
Yetiş İşme Dagan, yetiş!’

‘Kötü bir tohum ekildi tarlamıza!’
‘Çocuklarımızı nasıl öğütlesek
Anacığım!?’


‘Yetiş, İşme Dagan, yetiş!’
‘Bataklıktaki kamışlar gibi biçiliyoruz!’


‘Yetiş Şulgi,
Yetiş İşme Dagan Yetiş !

’Sümer hep sizinle barış içinde olsun!’

Ömer F. YILMAZ
(2006)
SÖZLERİN AKIŞI

‘Bir çağ daha devrildi!’
‘Enerji yine sorun olacak!’
‘Hep sorun oldu enerji:
Kadın, çocuk, kölelik
Destanlar, ağıtlar
İlle de sömürü!’

‘Sular daha temiz akacak!’
‘Kirlilik sarıyor her şeyi!’
‘Geniş düşünelim:
Kirlilik değil, yozluk, bencillik
Köşe dönmecilik batıracak bizi!’

‘Liyâkat hep unutulur beyim!’
‘Geleceğin savaşları su yüzünden çıkacak!’
‘Çıktı bile, uyuma!’
‘Su kullananın, toprak ekenin arkadaş!’
‘Ağalık, icarcı, yarıcı, maraba, kaçakçılık!’
‘Su kuyusu vurulur, sudan ucuz!’ ‘
Toprağın altı su dolu, eskiden bir deniz varmış burada!’
‘Pamuk değil ağaç bunlar!’‘
Daha büyükleri de var şu ötede!’
‘Bu göl yeni peydahlandı!’

‘Verim düşüyor,
Su yaramıyor,
Tohum tohumluktan çıktı!’

‘Tohumlar kaçak beyim!’
‘Toprağımız taşa kesmiş,
Pulluk işlemiyor!’
‘Son yıllarda herkes ağa oldu!’
‘Devlet sağ olsun;
İreforumla öyle ağalar türedi ki sorma gitsin!’

‘Barış gelecek, kardeşlik gelecek!’
‘Haklarımızı yedirtmeyiz!’ ‘
Yeter kandırıldığımız!’
‘Avrupa’nın yolları asfalt, Rus’un aşkı başka!’

‘İyi ki geldi doğal gaz!’
‘Her şeyin başı enerji!’
‘Ellerimiz donacak!’
‘Önce evlerde başladı yangın!’
‘Her şey ısınacak, buzullar eriyecek!’

‘Sesler niçin çoğalıyor!’
‘Demokrasi, örgütlü toplum!’
‘Eski çamlar bardak oldu beybaba!’
‘Kimse silahını bırakmıyor!’
‘Azalmıyor artıyor zulüm!’

‘Hayat giderek pahalanıyor!’
‘Roma diriliyor yeniden!’
‘Bosna, Kosova yanıyor!’
‘Bulgar göçünde insan hakları neredeydi?’
‘Ben bu gülüşü hiç tutmadım!’

‘Her şeye yeni bir ad vermeliyiz!’
'Eski yeni herşey birbirine karışmalı ki haykıralım!'
‘Büyük düşünelim!’
‘Kandırmışlar seni!’
‘Silah ya da fabrika yapan fabrika!’
‘Bu çağı da tutmadım!’

Roma her türlü çılgınlığı deniyor!’
‘Güçlü olan haklı! Ne değişti!’
‘Örgütlü olan da haklı!’
‘İşkence acı bir zayıflıktır!’
'Bazan da öldürür!'
‘Sorgulama işkenceye dönüşmemeli!’

‘Kirli çamaşırları satıyor birileri!’
‘Gizli işler bir bir açıklanıyor!’
‘Arkadaş tepkini koy, çık söyle!’
‘Ne pısırık ol ne de açıklamaktan kaçın!’

'G e r e k l i yerlerle görüşüldü!'
'Kimse korkmasın, çekinmesin artık!'
'Üstüne basa basa söylüyorum!'
‘Basın, ne unutur ne de unutturur!’

'Al sana makam!'
‘Keyfince yaşa!
'Bana da çiyden yolla!
'Karar senin!’

‘Alkış, beyler alkış!
'Karşınızdayım yine!
'Bugünü unutmayın!’

‘Hormon her yere girmiş!’
‘Her şeyin sahtesine bayılırız!’

‘Hoş geldiniz, bayanlar, baylar!
İlk soruyu kim soracak?
İlk soruyu yok sayarak!’
‘Yetimin hakkını da içeren vergilerden, soygundan ne haber?!
‘‘Viyana, Kıbrıs, Bosna Hersek
Halepçe, Hama, Humus
Kırım, Kerkük Karabağ
Gazze, Kudüs, Tel Aviv . .
.Atlaslarda duruyor!

‘Cezayir’den, Bağdat’tan ne haber?!’
‘Bu da sorulmaz ki!
'Ticaret meşrudur arkadaş!’'
Aldanmasaydın!' '
Suçlar sanma ki gizli kalır!’

‘Biz, biz!
Onlar, onlar!’
‘Allah cezanızı versin!

Her yıl değiştirilir mi Ceza Yasası!’

Cevizi yerken b i z i unutma’

demiş bir adam, bir adama!

‘Biz! Biz! Biz!’


‘O gün gizli işler açığa çıkınca;

kim haklı kim haksız anlaşılır!’

‘Sorgulama işkenceye dönüşmemeli!’

‘Sakatlık senin de kaderin olabilir!’

‘Ey evsizi sele götüren

Elsize resim yaptıran

Köre kalem sattıran kader!’

‘Sınırları, ayrımları kaldıralım!’

‘En derin duygularla, en acı belgelerle dertleşelim!’

Ömer F YILMAZ
(2006)
SOLMAYAN GÜLLERİMİZ VAR

Sen
Kınalı
Kırış kırış
Hiç solmayan mühür!

Mezopotamya’nın solmayan gülü;
Sümer, Fenike, Akad
Elam, Asur,
Artuklu, Eyyubi
Selçuklu,
Sende gizli!

Sen
İbrahim Makamı’ndan çıkarken susadın
Zeynel Bey Türbesi’nden
Acı sözler derledin.

Babil’den
Eski Saray’dan
Boz bulanık Dicle’den
Kitab-ı Hiyel’in dişlilerinden
Ulu Camii’denEn eski yazıları öperek
Bir yel gibi geçtin.
Şimdi su içiyorsun camlardan!

Anamız
Atamız
Sırdaşımız
Ana sütümüzün kaynağı toprak!
Daha neler var yüreğinde
Sümer’in Asur’un eşsiz gülü!

Sen
Özel mi özel
Gizli mi gizli
Kentten kente
Bilgi taşıyan güç
Orada
Şam’da
Maraşe’de Urfa’da kal
Burada Mardin’de
Başlıyor reyhâni
Dosta düşmana karşı!

Ömer F. YILMAZ
(1984)

12 Mayıs 2009 Salı

N E D E N?

NEDEN


Ey bilgi yumağının güneşi
Ak ile kara
Gece ile gündüz
Gençlik olgunluk
Ve sonsuz ölüm!

Ey bilgelik
Gökten
Ateşten
Topraktan
Güneşten mi geldin?

Sen ki kutlusun
Ak saçlı adamların malısın
Taşa, mermere
Mühür diye kazılan sensin!

Ey sultanı yurttaş ile yüzleştiren
Ey çelişkilerin çileli sarmalı
Acıları birbirine çarparak
Mutluluğu bulan
Bombaları yapan akıl:

Kırıldın mı ince dal gibi?
Hakkın yenmedi mi hiç?


Ey bilgelik!
Herkesi kendisi gibi bilen
Her şeyi koruyan bekçi
Açıklayan
Esirgeyen
Özü ile sözü ile
Kılıçtan keskin akıl:

İlk neden
O neden
Anılarda kalsa da her şey
Nedenler
Neden?

Ömer F. YILMAZ
(2002)

G E Z G İ N L E R İ M İ Z

GEZGİNLERİMİZ

İnce bir yağmur altında
Bir bakışla açılırken kapı
Edep, yiğitlik, kardeşlik
Taş duvarlar, nakışlar, çiniler
Kimi yaşatılan, kimi çürütülen
Hanların içinde
Bir yay gibi gerilerek
Derinlerde bir katta
Usul usul kaynıyor su!

Beyaz börklü bir dağlı.
Gezginleri anlatıyor:
Saldırganlar kaçmış
Künyeler el değiştirmiş
Unutulmuş ‘Doğu Ordusu’
Boğulmuş güller içinde
Üsküp’te yurt tutmuşlar saf saf!

Öğrenciler bir hana sığınmış
Minarelerin gölgesinde
Çarşıda, pazarda o sıcak gülüş
Üsküp, Vardar bereketin adı.

Geleceğin fırçası
Kubbeleri, kaleleri boyuyor!
Ozanlar her şeyi yoklamış aşk diye
Çaresizlik yine kol geziyor
Vuslat aranıyor köşe bucak

Dillerden düşmüyor ‘Yaban Çiçeği’!
‘Of bre zavallı Yaban Çiçeği!’

Durunca bir atmaca
Tepesinde avcının
Bir sözle tutuşurken el
Göç yola çıktı çıkacak
Balkanlar’da barışa doğru.

Gece yarısı da olsa bir düğün kurulur!
Dilleri onulmaz bir özleme katarak
Üsküp’te yüreklere akıyor köprü.

Bencillik ateşinde yanmış yüzleri
Işıl ışıl okşuyor çiniler!
Kosova ipeksi bir sis içinde
Gostivar’da kar var.

Kocacık bir coşuyor
Bir küsüyor
Resne’de av yasak
Oruç kuşatmış evleri
İstanbul’un yürek atışları
Üsküp’te dilden dile söz olur!

Şehitler kollarını geriyor üstümüze
‘Tuna Nehri akmam diyor!’
Şimdi sesler birikiyor Vardar’da
Üsküp’ten Manastır’a bir tren kalkıyor.

Sümer’den beri uzak yakın
Ne varsa hiç unutulmayan
Çocuklar kaderin cilvesi
Senin ya da benim
Bir karar seline kapılınca yazı.

Anıların girdabında bunaldıkça
Gitti de gelmedi İskender
Ağıtlar ekleniyor peş peşe
Üsküp kutsanıyor beş vakit!

Zırhını giyinmiş barış bugün de geldi
Yollara kol kanat geriyor ürkerek
Bosna acısı oturmuş gitmiyor
Arlanıyor herkes gördükçe
Dev tekerlekli arabaları.

Kar yağdı yağacak ellerimize
Vardar suyunu çekmiş
Utancından
Gaziler şehitler suskun
Garlarda Sultan Reşat
Selâmlıyor herkesi!

Gezginlerin torunları
Yine umut yontuyor
Dumanlı dağları tutan
Seslerin izinden
Kıpkızıl batıyor güneş!

Ömer F. YILMAZ
(2000)

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI BİTER Mİ?

Aziz DÜZİÇİ ÖĞRETMEN MEZUNLARI!

Aşağıda 1492 yılında ENDÜLÜS DEVLETİ'nin görgü tanıklarından Ebu'l-Bekâ Er-Rindi'nin ENDÜLÜS'E AĞIT adlı ölümsüz şiirini bulacaksınız.Çok acı da olsa nice gerçekleri yazmış RİNDİ! Uzun söze gerek yok!

ANCAK: ABD'nin küresel teslimiyet yolunda oluşturmuş olduğu ve adım adım, şehir şehir, ülke ülke uygulamaya koymakta olduğu MEDENİYETLER ÇATIŞMASI pek çok yansıması, pek çok olayları ile 517 yıl önceki olaylara ne kadar da benziyor!

30 Ekim 1918'de OSMANLI DEVLETİMİZ'e dayatılan MONDROS MÜTAREKESİ'nden sonra TÜRKİYEMİZ'de de yerli işbirlikçilerin üstün gayretleri ile uygulanmaya konulan İŞGAL UYGULAMALARI ile nice karşılaştırmalar için tarihçi olmaya gerek yok!

İşte o çatışma ki bugün de devam etmektedir.
İşte o çatışma için belirli konuları bahane ederek yola çıkan üstün silah üreticileri ve pazarlamacıları kendilerinden olmayan kültür ve medeniyetleri büyük bir iştiha ile yiyip bitirmek için her yolu mübah görmekten bir an bile geri durmamaktadırlar!

Burada vurgulamak istediğim kimse kimseye zulüm yapmasın, haince, sinsice kimse kimseyi arkadan vurmasın, ortak değerler çerçevesinde dostça, kardeşçe yaşanılsın istiyorum. Oysa TARİH bazı çatışmaların sonunun çoğu zaman BATI'NIN MADDİ ve MANEVİ gelişmesine hizmet ettiğini göstermektedir. Bu açıdan pek çok karanlıkları ve sırları da içinde barındıran TARİH nice derslerle doludur demek zorundayız.

İşte bu çerçevede TARİH BİLİNCİ için, İnsan Hakları için, Demokrasi için: Bir hayhuy içerisinde, bize sürekli olarak unutturulmak istenen bu değerlerimizi aşağıdaki şiri okuyunca daha bir anlamak gerektiğine inanıyorum. Bu yaklaşım elbette her yönü ile bulandırılmaya çalışılan İSLAM için de geçerlidir!

Bu konularda Batı'nın Medeniyetler Çatışması yolunda bütün gücü ile ilerlemekte olduğu günümüzde, bize de bütüncül bir yaklaşım olarak; bütün insanlık maceralarını da kapsayacak bir biçimde olaylara, siyasi gelişmelere, ülkelerarası birlik çabalarına TARİH BİLİNCİ ile bakılmalıdır.

Ömer F. YILMAZ


E N D Ü L Ü S'E A Ğ I T

Ebu'l - Bekâ Er - R İ N D İ

Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu
Niçin bunca gurur maldan, mülkten, adtan sandan insanoğlu.
Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.
Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşlik, bir gün bulutlu.

Bu dünya kime kalmış, yaramış ki kalsın yarasın sana da.
Yok hiçbir çizgisinde bu yeryüzünün ölmezlik rengi ve ölmezlik kokusu
Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür:
Geri döner, paralar sahibinin zırhını, kılıçlar ve kargılar iIeri doğru işlemez oldu mu.

Zaman bu, ona ne kılınç kını dayanır, ne meşhur kaleleri sultanların.
Kınlar eskir, kaleler çürür, o kaleler dünyanın en sarp yurdu
Gımdan olsa da; Gımdan, şahin bakışlı ve kartal duruşlu.
Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemen'in?
De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?

Şeddad'ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,
Sâsaniler'in ebedî sanılan devleti ne oldu?
Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Kârun, hani o dağ?
Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?
Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar.

Bir masal oldu onlar, bir varmış bir yokmuş, bir toz toprak bulutu
O taçlar, o devletler, o mülkler saltanatlar, bir rüyadır artık
Her biri, hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.
Gün oldu, zaman denen yaman er, sağa döndü
Dara'yı uçurdu bir vuruşta; Sola döndü Kisra'yı.

Kisra'yı ne takı, ne sarayı kurtarabildi, korudu.
Saltanatının yeller esti yerinde yellere hükmeden
Süleyman'ın; Şiddetinden ötürü Sâb denen Münzirse, don vurmuş ağaçlayın kurudu
Zamanın fâciaları çeşit çeşit türlü türlüdür:
O ne zengin fâcia bezirgânı!
İki burçlu bir kaleyse o, sevinç bir burcu, hüzün bir burcu.

Her fâciayı unutmak mümkün, olup biten bütün bunları unutmak olabilir
Ama İslâm'ın başına geleni avutacak ne bir neşe olabilir, ne unutturacak bir korku.
Endülüs'e öyle bir felâket çöktü ki, yok bir eşi.
Dehşetinden Medine'de Uhud, Necid'deki Şehlan dağları yerinden oynadı,
Bir deprem ki, yer yarıldı arz boyu.

Ah! Yarımadada İslâm'a göz değdi, yağdı belâ yağmur gibi.
Şimdi o canım Endülüs şehirlerinde, İslâm'ın ne namı var ne nişanı;
Sanki hiç olmamıştı, sanki baştanberi yoktu.

Belensiye'ye bir sor, Mürsiye'nin hali nicedir?
Şâtibe'nin başına gelenler? Ceyyan ne oldu?
Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba.

Bilginlerinin adı ta uzaklarda çınlayan Kurtuba'ya ne oldu?
Nerede Hıms'ın o ışıklı, o aydınlık bahçeleri, güneşi tazeleyen bahçeleri.
Tükendi mi çılgın çılgın akan şeker gibi tatlı nehirlerinin suyu?
Endülüs binasının temelinde birer köşe taşıydı bunlar
Bu güzelim vatan köşeleri kül haline geldikten sonra yaşamak boşun boşu,
İnsan yaşamaya ne borçlu?

Yüce İslam, yârinden ayrılmış bir genç gibi.
Güçlü bir genç gibi, sessiz fakat gözünde gözyaşı dolu.
İslâm'dan boşalıp inkâr karanlığıyla dolan Endülüs için,
Ulu İslam, karalar bağladı, gece gündüz yas tuttu
Cami kilisedir artık, hilâl yerine haç asılı
Nur yüzlü ezan yerine, bitmeyen bir çan sesi, bir baykuş uğultusu...

Mihraplar ki taştandır, minberler ki ağaçtan,
Canlı cansız ne varsa bu hâle inledi durdu.
Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde, günübirlik işlere dedikodulara batmış kişi!
Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku!
Ey göğsünü gererek "benim ülkem, saltanatım" diyen, kurumundan geçilmiyenler!

Siz Hıms'ı gördünüz mü?
Hıms'tan sonra hangi vatan verir insana vatan fikrini, duygusunu?
Endülüsün başına gelen felâket tarihin bütün felâketlerini unutturdu;
Ama dünya durdukça unutulmayacak, yâd edilecek bir felâkettir bu!
Ve siz ey yarış yerlerinde şahin gibi uçan,
Yay gibi gergin Arap atlarının üstüne kurulu Süvariler!
Ve siz savaşın karanlığı toz dumanı içinde
Pırıl pırıl kılıçlarını savuran kahramanlar ordusu!
Ve hele siz denizaşırı ülkelerde, bin nimet içinde,
Saltanat içinde muhteşem bir hayat sürenler; bir hayat kesiksiz bir ömür boyu!

Endülüs'ten, Endülüs'ün zavallı halkından var mı haberiniz?
Her yer, onların felâketini duydu, sizin kulağınız sağır, gözünüz kör, kalpleriniz mefluç mu?
Ölen asker, esir kadın, ufuklara bakıp bizden İmdat ummuş beklemişti, son ana dek.
Hiç düşündünüz mü bunu?

Onların sesi, insan olanın yüreğini eritirken,
Siz müslümanlar, onların kardeşi, kayıtsız, halinden memnun ve haz maymunu!
Yürekli, utanan, alçalmaktan korkan, kardeş için can veren kimse kalmadı mı yeryüzünde?

Hakkın yardımcısı, hak peşinden giden, kendini hakka adamış tek kişi yok mu?
Dünyanın efendisiydi bu millet, şimdi dünyanın kölesi.
Neler çekiyorlar?
Yüzleri bile tanınmaz hâle geldi.
Yarabbi ne kaderdir bu!
Kendi yurtlarında bey idiler, şimdi küfr ülkesinde uşak.

Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?
Alçalışın örtüsü kalın bir gece gibi sarmış dört yanlarını.
Başsız, şaşkın, olup bitene hayrette, gözleri büyümüş, bakışları korkulu.

Sen de şahit olsaydın benim gibi onların
Yurtlarından koparılıp satılışlarına pazarda, ey Tanrı kulu.
O hıçkırıklar senin de aklını komazdı yerinde benim gibi.
Canı vücuttan çeker gibi ayırdılar anadan yavrusunu.
Ya o kızlar ki, yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki.
Ve sabah bir dağ ucundan yeni çıkan bir güneşin masumluğu
İçindeki o Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip götürdüler.
Kirli yataklarına.
Haykırışları yırttı gökleri.

Yürekleri parça parça, babalarsa kan kustu.
Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi yeter anlattıklarımın:
Eğer o yüreklerde İslâmdan ve imandan bir eser varsa elbet ey Tanrı dostu!

Ebu'l-Bekâ Er-Rindi (Tercüme: Sezai Karakoç, İslam'ın Şiir Anıtlarından, Diriliş, İst. 1985, s. 85)


YAYIN YERİ:: KARAKUTU...
http://www.karakutu.com/frmt2589/endulus-e-agit

BİR GENÇLİK DESTANI: İNSAN GELECEKTE YAŞAR

''İNSAN GELECEKTE YAŞAR''

Bugün bir yaşamöyküsü çerçevesinde yazılmış olan bir gençlik destanı okudum: İnsan Gelecekte Yaşar!Düşündürücü açıklamalar ile çarpıcı tasvirler yanında gerçekçi yorumları da içeren bir yaşam öyküsü yazmış Turan GÜVEN.

İNSAN GELECEKTE YAŞAR Türkiye'deki açmazların bazı yetkillerce nasıl kördüğüme çevrildiğini, geniş halk kitlelerinin özellikle de gençlerin köylülükten kurtulmamaları için nasıl uğraşıldığının çok ilginç değerlendirmelerinin yapıldığı, ibretle okuyacağımız belgesel bir eser.

TC içindeki devinimlerin, her alandaki başı bozuk uygulamaların, gençlerin birbirine düşmanlık beslemelerinden dolayı ortaya çıkan acımasızlıkların, yalan yanlış taraf tutumların, bilgi ve görgü eksikliklerinin de irdelendiği bu anılar demeti bir gençlik destanı meydana getirmiş bana göre.

Bu öyle bir destan ki:
İçinde acıları, özlemleri, uçurumları, varlık yokluk çelişkilerini, bizler onlar çatışmasını, bağımsız olmak ya da olmamak sancıları yanında nedenleri ve niçinleri ile üniversiteli gençliğin eylemlerinin patlama alanlarını gözler önüne seriyor tek tek. İçimizden biri olarak Turan GÜVEN bu tür durumlarımızı çok çarpıcı ifadeler ve tahiller ile anlatıyor bize.

O yılları bir de bugünkü karşılaştırmalı bilgilerimizle değerlendirdiğimizde; özellikle tutarlı, adil ve hakça paylaşımların yapılmak istenmediğini anlıyoruz. Bu çerçevede kalkınmanın da gelişmenin de bazı kesimlerce, ağır aksak yürütülmesinden pek çok yararlar umulduğunu; mülkiyet sorunları yanında, toplumsal katmanlar ve çalışan sınıflar arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü, bugün daha iyi anlıyoruz.

1960'lı ve 1970'li yıllar boyunca köy çocuklarının meslek okulları yanında yüksek öğretim kurumlarına akın akın gelmeye başlamaları da düzenin iplerini ellerinde tutanlarca pek de hoş karşılanmamış olmalı ki gençliğin başıboş bırakılması, her türlü çatışmanın içerisine itilmesi, bana göre bile bile yönlendirilmiştir!

İçinde geçim derdinden arkadaş sevgisine, Türkiye üzerine oynanan büyük oyunlardan küçük ayak oyunlarına, içi doldurulmamış kavramlardan büyük değişim isteklerine, polisin görünmek istemediği ortamlarda küçücük kıvılcımlardan doğan acımasız meydan savaşlarına kadar nice acı gerçeklerin içinde bulunduğu bir yaşamöyküsü okumak isterseniz İNSAN GELECEKTE YAŞAR adlı bu gençlik destanını okumak gerekmektedir.

Bu anıların içinde insan, toprak, çevre, öğrenme sevgisi, geçim kaygıları ile başarı hırsı yanında, tarih bilinci ve ilim aşkı olmaz olur mu?

Prof.Dr.Turan GÜVEN'in bu anıları; yıllar sonra yazılmış olması bakımından pek çok değerlendirmeyi, pek çok karşılaştırmayı yapabilmesini de mümkün kılmış. Yer yer bir roman biçimine de dönüşen anıların; haklı olarak o dönemin yaklaşımları yanında bugünkü açmazlarımız bakımından da değerlendirilmiş olması, yazarın kendi değerlerini açıklaması yönünden de önemli. Bu bakımdan dünde kalan olayların vermiş olduğu dersler ile bugüne de ışık tutması ayrıca üstünde durulması gereken bir konu.

2007 yılında hayatını belgeselleştirmek için tanışmış olduğum Rahmetli Prof. Dr. Sadun AREN'in bu tür konuları da kapsayan PUSLU CAMIN ARDINDAN adlı eserindeki, hayatın gerçekleri ile yer yer örtüşen bu dev eser de umarım bazı devletliler (!) ile yeni yetişen gençlerimize birer ibret vesikası olur!

Ayrıca kendisi ile tanışmak ve konuşmak şerefine de nail olduğum Rahmetli Tarık BUĞRA'nın GENÇLİĞİM EYVAH adlı romanından sonra Turan GÜVEN Hoca'nın bu eseri 1970'leri anlatan en önemli eserlerden biri sayılmalı bence.

Gerçi Turan GÜVEN de pek çok kez ''eyvah!'' demiş olsa da sonunda okumak, millete hizmet etmek yolunda hayatta kalmayı başarabilmiş onbinlerden biri! Ne yazık ki o yıllarda binlerce gencimizi kaybetmiş olmanın üzüntüsünü daha derinden duymanın sancılarını, bugün bile çekmekteyiz!

İçinde toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik pek çok nedenleri de barındıran bu düzen kavgasının 1968'den bugüne bitmiş olduğunu kim söyleyebilir? Bu konularda ''eski tas eski hamam anlayışı'' yanında binbir türlü uyutma politikası güdenleri, bazı tarafgirler, affetmek gafletine düşseler bile, tarih onları affetmeyecektir!

Daha önce yayınlanmış olan diğer bazı anılarda da okuduğumuz gibi, bu tür gerçekçi anlatımlar, bizi o günlerin güçlü yönetimlerinin (!) bir bütün olarak nasıl bir aymazlık içerinde olduklarını ortaya koyuyor. Bugün SUÇLU AYAĞA KALK, desek bile kim çıkar karşımıza? Turan GÜVEN, bana göre bir gençlik destanı yaklaşımı ile yazmış olduğu anılarındaki fikir yükü ile bu suçluları tek tek saymaktan da çekinmiyor!

12 Eylül 1980'de birdenbire ortaya çıkıveren askerlerin; yıllar boyunca değişik kaynakların güdümündeki gençlerin içine itilmiş oldukları kardeş kavgaları için, o günlerde neden ortalıklarda görünmediklerini; bilim adamlarının da kendi kabuklarına çekilerek bazı beklentiler içerisine girdiğini anlıyoruz.

1970'li yıllarda Türkiye'nin içinde debelenip durduğu, yalnızca polisi ile askeri ile yapılması gereken her şeyi yaptığını sanan Devlet ne yazık ki 1968 ile 1981 yılları arasında yaşanmış olan acı olayların hesabını veremeyecektir! Bana göre o dönemin gençliğinin maddi ve manevi olarak Devlet'ten pek çok alacağı vardır!

( O yıllarda doğrudan doğruya hiçbir olaya katılmadığım halde Hacettepe Üniversitesi yurdunun basılması olayındaki yaşadıklarımdan sonra; bir gece ansızın, evimde kitaplarım ile birlikte teslim alınarak 2. Şube'ye götürülüşümü hiç unutamam. Her iki olayda da sanki bir suçlu imişim gibi merhametsizce; parmak izlerimin alınışını, üç cepheden fotoğraflarımın çekilişini nasıl unutabilirim. 1990'larda bu konudaki arşiv araştırmalarımda bile resmi görevli bazılarınca(!) eski bir eylemci ve suçlu olarak nitelendiğimi de asla unutamam!)

Turan GÜVEN Hoca çocukluğundan bu yana yaşamış olduklarını, korkusuzca her türlü eleştirisini de yaparak bizlere haykırmaktadır:''Bazı insanlarla aynı gemide olmamıza rağmen, nasıl oluyordu da bunlar kabaran denizin dalgalarından hiç etkilenmiyorlardı. Belli ki Türk milletinin geleceği ve ülkenin meseleleri onlarım umurunda bile değildi. Onlar bu sistem içinde varlıklarını nasıl sürdürebileceklerinin hesabını yapıyorlardı... Oysa ülkenin geri bırakılmasının gerçek suçluları halk değil; bizzat ülke yönetiminde bulunanlar ile halkına ve medeniyetine sırtını dönüp bakmayan aydınlardı.

Bir biyoloji bilgi olarak Turan GÜVEN'in:

Kültür, medeniyet, insanlık, Türklük, Müslümanlık, emperyalizm, eğitim öğretim, gençlik, nüfus, üniversite, fikir mücadelesi, siyasi eylem, özgürlük, bunalım, kaçaklık, akadaşlık, bağımsızlık, kalkınma gelişme, tarih, siyaset, esirlik, tutukluluk, iradenin gücü, köylülük, ideoloji, militanlık, çatışma, ezilme, ölüm, zulüm ve kişilikli olmak gibi yüzlerce kavramları da irdelerken kendisi ile olduğu kadar toplum ve devlet ile de hesaplaşabilmesi ancak bu kadar olur!..

Turan GÜVEN acı tatlı yaşamış olduklarını yazıp bitirdikten sonra eserine yazmış olduğu Önsöz'de şöyle sesleniyor:

''Zamana ve değişime meydan okuyamadım; ama soysuzlaşmaya karşı bayağı direndim... Ülkemin ufkunu karartmak ve milletimin geleceğini yok etmek isteyenlere karşı, fikren ve fiilen bir mücadelenin içinde buldum kendimi... İrademle girdiğim bu mücadelede, ölüm tehlikesi başta olmak üzere, her türlü sıkıntıyı büyük bir sabır ve metanetle karşıladım. Yaşadığım sıkıntıları kimsenin başına kakmadım ve karşılığında kimseden bir şey istemedim.''

Prof. Dr. Turan GÜVEN geçen yıl, bazı televizyon yayınlarında 1968 Kuşağı'nın bir temsilcisi olarak o günlere nasıl baktığını, az da olsa neler yaşanmış olduğunu, en insancıl duygular ve ifadeler ile kamuoyumuza duyurmaya çalışmıştır.

Bazı yayınlarda anlı şanlı birer BELGESEL olarak sunulan; düşünce olarak, suyunun suyu bazı bilgi kırıntılarının kurgulandığı nice güdümlü yapımları izlemek yerine, bence acı da olsa bu tür eserleri okumak sorumluluklarımızı daha da arttırcaktır. Bu da yürek ister işte!

İçinde şiirler, mektuplar, bazı kitaplardan yapmış olduğu alıntılar ile 50'ye yakın fotoğrafla, bize bizden olan nice belgesel durumlar sunan İNSAN GELECEKTE YAŞAR adlı eseri okuyalım, okutalım:
Bilge Oğuz Yay. 444 sayfa 47 fotoğraf. Ankara Ekim 2006.

Turan GÜVEN kimdir?
- 1950 yılında Osmaniye'nin Kadirli ilçesinin Sarıdanışmanlı Köyü'nde doğmuş. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi ile Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirerek biyoloji alanındaki çalışmaları ile mesleğinde yükselen Prof. Dr. Turan GÜVEN Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Kurucu Genel Başkanlığı ile Biyologlar Derneği Genel Başkanlığı yapmıştır. Şu an Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Turan GÜVEN 2006 yılından bu yana Selçuklu Vakfı Genel Başkanlığını yürütmektedir.

Ömer Faruk YILMAZ

Toplum Bilimci Yönetmen

TARİH BİLİNCİ için

SEMİH T. ALPTEKİN:

Saygıdeğer dostlar : Ben 15-10-1929 doğumluyum; başka bir değişle 81 yaşımın içinde olup babamın üç çocuğunun en küçüğüyüm.

Babam önce Yemende İngilizlerle, sonra da Çanakkale'de Avusturalyal'ı Anzak'lar ve İngilizler'le harbetmiş bir süvari yüzbaşısıydı.

Ben Çanakkale'yi Yemen'i tarih kitaplarından değil babamdan, onun anlattıklarından öğrendim.

Ekte gönderdiğim döküman'daki olayı da harp bittikten seneler sonra yine babamın ağzından bir vesileyle anneme anlatırken dinlemiştim.

İçinde bulunduğumuz bugünkü hale içi en çok yanan kişilerden biriyim.
Okuyacağınız olay asla kurgu değil birebir yaşanmış bir olaydır.
Üzerinizdeki etkisi ne olur bilemem.

Ama derim ki; Düşünün, düşünün ve eşinize dostunuza anlatarak onların da düşünmesine vesile olun.

Saygılarımla,
Semih T. Aktekin
*
İstanbul Hükümetinin Harbiye Nazırı Ziya Paşa her zamanki yumuşaklığı ile;
- “Beyler..” dedi,-
“.. İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok. Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit’i tekrar işgal ediverdiler.”

Sarı Atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara ‘nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi. Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü:
- ‘Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.’
- ‘İçeri al.’

Nazır subaylara bilgi verdi:
- ‘Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.’
Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi:

- ‘Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz.’
Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı. Nazır önündeki yazıya bakarak yumuşak sesle,
-‘Oğlum..’ dedi, ‘.. dün akşam Beyoğlu’nda, İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller’i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?’
- ‘Evet efendim, doğru.’
Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:

- ‘Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?’
- ‘Hayır efendim, gördüm.’

Nazırın canı sıkıldı:
- ‘Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti.’
- ‘Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam. Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?’

Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:

- ‘Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar. İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti. Mesele çıkarılacak zaman değil. Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile. Olayı kapatalım.’

Başıyla çıkması için izin verdi. Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:
- ‘Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.’

Nazır bıkkınlıkla,
-’Söyle bakalım’ dedi.
-‘Balkan savaşında teğmendim. Çanakkale’de üsteğmen, Suriye cephesinde yüzbaşı oldum. Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım. Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var. Onların hakkını korumak namus borcumdur. Beni affedin, özür dileyemem.’

Harbiye Nazırı bozuldu:
- ‘Anlamadın galiba. Harbiye Nazırı olarak emrediyorum.’
Yüzbaşı sükûnetle;

-‘Anladım efendim’ dedi, apoletlerini bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı:
- ‘Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!’

Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü.
Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı.
Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.

Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular…

Bu Cumhuriyeti böyle subaylar kurdular.
Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu hiç unutmayın.

Semih T. Aktekin
***************************************************************************


Aziz DÜZİÇİLİ ÖĞRETMEN:
''TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR!'' derler bir genelleme olarak.
Oysa gerçek hiç de öyle değildir!

MEHMET AKİF ERSOY da :
NE MASAL ŞEY! diyerek karşı çıkar bu peşin hükme!
O'nun KISSADAN HİSSE adlı şiirini yeniden okuyalım:

''GEÇMİŞTEN ADAM HİSSE KAPARMIŞ... NE MASAL ŞEY!
BEŞBİN SENELİK KISSA YARIM HİSSE Mİ VERDİ?
''TARİH''İ ''TEKERRÜR'' DİYE TARİF EDİYORLAR;
HİÇ İBRET ALINSA TEKERRÜR MÜ EDERDİ!''


Olaylar ortada!

BATI yüzlerce yıl öncesinde de yapmış olduğu gibi yine yüklenmeye başlıyor!

Yeni yeni acılar yaşamamak, kişiliklerimizden olmamak, birbirimize düşmemek için TARİH adlı engin denizden; EDEBİYAT'tan ŞİİR'den kendimizce nice kıyaslamalar da yaparak, dersler çıkartalım.

Ömer F. YILMAZ

OBAMA'DAN SONRA GÖRELİM MEVLÂM NEYLER!

OBAMA'DAN SONRA GÖRELİM MEVLÂM NEYLER!

ANKARA'da kendilerince gerekli bazı görüşmeleri yapan ABD Başkanı Barack Husseyin Obama TBMM'de de konuştu!


Umarım birgün bizim Cumhurbaşkanlarımız da başta ABD Kongresi olmak üzere dünyanın değişik ülkelerindeki parlamentolarda TÜRKİYE CUMHURİYETİ'nin gelecekteki âli politikaları için, açılmış olan bu çığır gereğince, herkesin takdirini toplayabilecek, en az 25(yirmibeş)'er dakikalık bol alkışlı konuşmalar yapacaklardır. Diplomasideki anlı şanlı ''MÜTEKABİLİYET''(EŞİTLİK) kuralı bunu gerektiriyor olsa gerek!

Herşeye rağmen, olan bitenlerin bu kadar şeffaf olması ne güzel!
İyi ki bugünlere erdik!

İki günlük gezisi boyunca Barack Husseyin OBAMA her gittiği yerde yapmış olduğu konuşmasında, yeri geldiğinde ''taşı gediğine koydu!''

Anlaşılan o ki bütün Batı'da büyük bir ilgi ile değerlendirilmeye çalışılan bu resmi ziyaret; adım adım, cümle cümle nice diplomatik hikmetleri de içinde barındırıyormuş!

29 Mart seçimlerinin dalga dalga büyüyen etkilerinin, küresel krizi gölgelemeye yetmediğinin anlaşıldığı günlerde Barack Husseyin Obama'nın güler yüzlü tavırları bazılarının yüzlerinde güller açtırdı! Bazı usta yazarlarımız ile en civan mert kalemşorlarımız birbirinden güzel (!) övgüler düzmekten kendilerini alamadılar! Bu arada yine bıkıp usanmadan kendilerince özellikle medeniyetlerarası muhabbet konusunda usul usul akıl vermekten geri durmadıklarını da biliyoruz!

Oysa pek de hazırlıklı olmadan çıkıldığı anlaşılan bu resmi gezideki konuşmaların büyük bir bölümü bir buyruk gibi algılanırken, bir bölümü de onulmaz yaralar açmaya başladı bile! Umulan bazı konulara ise hiç değinilmedi. Avrupa'ya uğramışken bir de Ankara İstanbul gezisi de ancak bu kadar olur!


Ayrıca Avrupa'da tezgahlanan olayların içinde NATO Genel Sekreterliği ile Türkiye'nin AB üyeliği de olunca yaşanan karmaşa yerini tatlı bir hüzüne bıraktı yine!

Obama'nın Amerikanvari tarih bilinci dersi bilgi kırıntılarını da içeren bazı değinmelerinin ise ''ya tutarsa'' yaklaşımı ile söylendiğini biliyoruz! Nasıl olsa bizim kütürümüzde ''teşbihte hata olmaz'' anlayışının bugün bile yaşamakta olduğunu istihbar etmişlerdir! Amerika'nın göbeğinde 12 (oniki) yıl Anayasa Hukuku okutan Barack Husseyin Obama'nın derslerinde de bu tür karşılaştırmalar yaparak bugünlere gelebilmiş olmasını hayretle karşılamaktan başka birşey yapamayız. Ancak bizim için gülüp geçilebilecek, o an unutulabilecek bir durum yok!

Ortada dolaşan siyasi içerikli açıklamaların yetmediği yerde bazı yorumcuların gayretkeşlikleri ''yangına körükle gitmek'' ise NOBEL Barış Ödülü almış alanları kıskandırabak boyutlara ulaşmış durumda! Bilinen şu ki yıllardır sürüncemede bırakılmasından derin bir haz duyulan konular yeniden gündeme oturdu.

Ne kimse gizlesin ne de kimse yapılması gerekenlerden kaçsın!
Durum gün gibi açık: Kim ne derse desin bazı yaralarımız yeniden depreşmeye başladı!

B. H. Obama'nın bazı sözlerinden dolayı TC'nin 1974 Kıbrıs Çıkartması'ndan bu yana hiç durulmayan siyasi çalkantılarımız yeni bir ivme kazanmaya başladı: O yıllarda ''ne haliniz varsa görün'' diyen Rusya işin içine Azerbaycan ile Ermenistan da girince, 19. ve 20. yüzyılda olduğu gibi, suratını asmaya başlayacaktır! Türkiye ile Batı'ya karşı bu iki ülkeden başka elinin altında başka ülke kalmadığına göre Kafkaslar'daki çatışmalar yeniden tırmandırılmaya başlanacaktır bence.

İran'ın da Rusya ile Ermenistan ile kolkola olduğu düşünülecek olur ise işler artık daha bir karışacağa benzer! Bu konular ilk başta akla gelen sorunlar gibi görünse de kökleri geçmişte olan ve diplomatik olarak (!) üstü küllendirilmeye çalışılan yüzlerce sorundan yalnızca bir kaçı, bana göre. ATALARIMIZ'ın dediği gibi: Şimdi ayıkla pirincin taşını!

Gelinen bu aşamada:
İlerlemek, kalkınmak, gelişmek, her alanda adaleti tesis etmek, servetleri har vurup harman savurmamak, uzlaşmacı olmak, İnsan Hakları ihlallerini ortadan kaldırmak, olası bazı çatışmalara hazır olmak, Batı'da yapılmış olduğu gibi feodaliteyi kökünden kazımak, hergün bir vesile ile başını uzatan terörü çok yönlü tedbirlerle önlemek ve günden güne artan yolsuzlukları da bir bıçak gibi kesip atabilmek için artık hiç kimseye DUR, DURAK yok!

Çünkü BATI dün olduğu gibi bugün de ''aba altından sopa göstermeye'' başlamıştır! OSMANLI da BATI karşısında bunu yaşamıştır. Şimdi ise karşımızda BATI artı ABD var!Sonunda da ''Buyurun masaya Ekselansları'' derler adama.

Ol masalarda nelerin kaybedildiğinin çetelesi ise ANKARA'dan VİYANA'ya kadar yol olur!
Bunu düşünerek yeni bir gekecek tasarlayabilmek ise ancak Tarih Bilinci ile mümkün!

Unutalım, üstünü örtelim, uzmanlara bırakalım, tarihçiler bilir ben bilmem, yeni bir seçim oyunudur geçer, bize değmeyen yılan bin yaşasın, mekik dilomasisi kadar güzel bir yol yordam yokmuş, herkese şirin görünelim, dostlar alışverişte görsün, barışın tadını çıkaralım, bize birşey olmaz, her koyun kendi bacağından asılır, ne şiş yansın ne kebap anlayışı ile artık buraya kadar beyler!

Eğer tarih bilincimiz ve jeopolitik konumumz gereğinde yapılması gerekenler yapılamaz ise: Bizi, bir sözü bir sözünü tutmayan ne yanar döner AB (AP) yanına alır ne de deniz aşırı süper güç ABD, bir yol arkadaşı olarak artık yüzümüze bakar! Zamanına göre pek çok ilimde zirve olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (Erzurum, Hasan Kale 1703 - Erzurum 1780) demiş ya bir şiirinin nakaratında:

''Görelim Mevlam neyler!
Neylerse güzel eyler!''


Esen kalınız,
Saygılarımla,
Ömer F. YILMAZ

10 NİSAN 2009