30 Eylül 2008 Salı

BAL ŞEKER TADINDA NİCE KUTLU BAYRAMLARA ULAŞALIM!

Yarın erkenden kalkacak; iyice demlenmiş çayın yanında, sıcacık ekmek, sucuklu yumurta, incir reçeli, üç çeşit beyaz peynir, börekler, çörekler, kömbeler, çerezler ile bir kahvaltı yapacaksınız!

Arada bir kapıya gelen yüzleri gülücüklü çocuklara çeşit çeşit bayram şekerleri vereceksiniz!

Biliyorum aramızda ''bu gibi yiyecekleri ben, hiç bir zaman birarada yemedim'' diyenlerimiz de olacaktır.

Belki:
''Güzeller güzeli annem öğlen ayrı, akşam ayrı bulgur pilavı pişirirdi. Biz isyan etmeyelim diye birini domatesli yapardi, birini de sade! İkinci yemek olarak ekşili suya kuru nane katardı, pilavın yanında katık olsun diye.'' hatırlayabilir, bugünlere şükredersiniz.

Ayrıca:
''Sabahları peynir olmazdı soframızda. Birkaç zeytin, dörder dilim ekmek ile çaydı kahvaltımız. Çoğu zaman da çorba içerdik! Liseye giderken, her gün bir kese kağıdına iki dilim ekmek, bir salkım kabarcık üzümü ile az da çökelek koyardı anacığım'' diyenlerimiz de olabilir aramızda.

Beşparmağın beşi de bir olabilir mi?
Evden okula, okuldan eve dere tepe aşarak saatlarca yürüyerek gidip gelenler; yalnızca soğan ekmek yiyerek ilköğretimlerini bitirenler de vardır aramızda.

Sınırlarımızı, yollarımızı, köylerimizi, kentlerimizi bekleyen nice canlar da bu bayram coşkusunun burukluğunu duyacaklar, sıla hasreti ile bir kez daha dolup taşacaklardır!

Nice anasız babasız büyüyenler ile binlerce onbinlerce kader mahkumu da bu bayrama, en umulmadık ümitlerle başlayacaklar yine!Yine de bu bayram günlerinde erkenden evin içinde bir koşuşturma başlayacak, her kafadan bir ses çıkacak, televizyonlarda çığırtkanlıkların bini bir para olacaktır!

Siz eve gelecek olanlar için biraz tedirgin, öğleden sonra da bazı arkadaşları, akrabaları görmek için ise biraz telaşlı olacaksınız!

Düşüneceksiniz :
Eski Bayramlar vardı, bazı büyüklerimiz vardı, eskiden yollarda topluca yürünürdü diyeceksiniz. Yollarda büyüklerin eli öpüldüğünde bir kaç parça şeker alındığını, iyi mi kötü mü diye incelendiğini de hatırlayabilirsiniz!

Bayram günleri boyunca göremediğiniz öğretmenlerinizin ellerini, okulda üşenerek, sıkılarak öptüğünüz de olmuştur.

Belki artık büyüdünüz: Mezar ziyaretine üçüncü gün akşam üzeri gideceksiniz yine!

Eğer var ise bazı kırgınlıklarınız, bazı küskünlükleriniz için, yeniden sebep sonuç ilişkilerine dalacak, ister istemez kadere boyun eğeceksiniz!

Büyük olsun küçük olsun, kimselere gitmek yerine, onların ayağınıza gelmesini bekleyebilir, kendi kabuğunuza çekilmek isteyebilirsiniz! Göreceğiniz sevgiden saygıdan dolayı mutluluktan uçabilirsiniz de!

Uzaklarda olan sevdikleriniz için, bir telefon açamasanız bile, en iyi dileklerinizi biriktirir durursunuz için için! Onlardan biri aradığında ise kim bilir ne kadar mutlu olursunuz!

Belki de yaşadığınız onca değişimi, uzaklıkları,hısım akrabayı, özlemleri, varsılları, yoksulları düşünecek; ister istemez nice beklentilerinizi, nice ümitlerinizi bir kez daha gözden geçireceksiniz.

Ellerinizi gökyüzüne doğrultarak ya da içinizden bir zikir gizliliği içinde peşpeşe nice dualar okuyacaksınız!

Kutlu Ramazan'ın bitmemesini isteyebilir: Ne kadar da alışmıştık sana, gitme ey onbir ayın sultanı diyebilirsiniz!

Her konuda sabırlı olmayı öğütleyen bu kutlu ibadeti bile oya tahvil etmek, en olmaz çıkarlar sağlamak, maddi kazançlar uğruna her türlü hileye başvurmak gibi yolları deneyenleri yine yanıbaşınızda görebilirsiniz!

Bence bütün bunlara rağmen:
Bayramın getirdiği dinlenme için mutlu olanlar kadar mutlu olmayanlar da bulunabilir aramızda! İnsanlık durumu, geçim dünyası bu!

Herşeye rağmen Yüce Yaratıcıya karşı bir nebze de olsa oruç tutarak, kulluk yarışında bulunmuş olmanın gönüllere yerleştirdiği esenliği; uzak yakın nice canlar ile paylaşmanın mutluluğu ile direncinizi artırarak, daha güvenli olmak, artık sizin de hakkınız!

O karşı konulamayan değişimlere karşı direnmek, o saf vicdanlardan yükselen sesleri duymak, yer yer başkaldırmak, herşeyi iyice düşünmek, nice iyilikler hayırlar için hamdü'senalarda bulunmak için, bugünler kadar güzel bir fırsat olabilir mi?

Geçmişten gelen bir birikim ile acı tatlı her şeyi belleğimizde bir kez daha iyiden iyiye tartarak, her türlü farklılığı da bir yana bırakarak:

Sağlık esenlik içerisinde gerçekten demokratik, insan hak ve özgürlükleri konusunda eşitlikçi, her türlü harcamanın şeffaflaştırılmış olduğu, tam bağımsız bir TÜRKİYE için nice mutlu bayramlar...


29 Eylül 2008 Pazartesi

METİN ERKSAN USTA İLE PREVEZE ÖNCESİ


Birsen Hanım(ALTINER),


Metin ERKSAN bu ülkenin yetiştirdiği en büyük yönetmenlerden birincisidir! Onu tanımış olmaktan, birlikte çalışmış olmaktan hep onur duydum. O, işini bir yeniden yaratma gibi görür.Yan tutmamaya özen gösterir. Çok doğrucudur. Onun ortaya koymak istediği yalnızca '' İşte durum bu beyler!'' diye haykırmaktır. Çünkü ona göre ileriye sürülen çoğu görüş, çoğu kişilik, çoğu film kahramanı ancak birer ''kukla''dır! Özleri alınmış, insan sevgisinden uzak ya şehvet ya da para peşinde koşan tiplemeler Türk milletine zarar vermiştir. Bunu dışına çıkmak, gerçek kişilikleri ortaya koymak gerekir. Bunun için de bilimsellik çok önemlidir. Sinemamızın Büyük Ustası Metin ERKSAN bu görüşlerini Gazi Mustafa KEMAL'in ''Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir!'' görüşüne dayandırmayı severdi. Çünkü Metin ERKSAN'a göre sinema Batı'da da öncelikle bilime, tekniğe dayanıyordu.

Preveze'den Önce senaryosu için Metin ERKSAN'ın Barbaros Hayrettin Paşa ile Cenovalı Amiral Andrea Dorya için yıllarca çalıştığını kaç kişi bilir? Metin ERKSAN'ın hiç bilinmeyen, söylenmeyen, yazılmayan bir ilginç yönü daha var: Her filminin senaryosunu kendisi yazmıştır. Bu konuda ne kadar titiz olduğunu ancak kendisi anlatabilir. Deyim yerinde ise Metin ERKSAN senaryosunu döne döne yazar. Bıkıp usanmadan yazar! Preveze'nin senaryosunu da kendine özgü titizlik içerisinde, ölçe biçe, yorulmak bilmez bir inatla yazmıştır. TRT'ye önerilen senaryo üzerinde özgürce yeni yeni ekler yapmış, tiplemeleri belirlemiştir. Bu çalışmasında bilgi birikimine de bağlı olarak ince eleyip sık dokumuştur. Özellikle Barbaros'un Kur'an tutkusuna karşılık, Andrea DORIA'nın da İncil tutkusunu, İsa sevgisini yüceltmeye çalışmıştır. Şimdiye kadar bu konu da ona hiç sorulmadı! Ona göre ''rejisör'' senaryoyu ya kendisi yazacaktır ya da önüne gelen senaryoyu, öyküyü kendince yeniden, değiştirerek yazacaktır: Bu da bir sanatçı olarak yönetmenin yaratıcılık alanıdır. Oysa Yeşilçam'da çoğu kez yönetmenler yalnızca senaryoyu çekerler! Necati CUMALI'nın Susuz Yaz öyküsünü nasıl değiştirdiğini, bu konuda o büyük öykücümüzle aralarının niçin açıldığını kimler bilir?

1972 yılının sonbaharında beş gün için gelebildiğim İstanbul'da, yeni kurulan Türk Film Arşivi'nin düzenlediği Sinema Dersleri'nden birinin sonunda, onlarca öğrenciden biri olarak ayak üstü tanışmıştım Metin ERKSAN'la…

Sinemayı seven, toplum bilim okuyan, yabancı filmlere düşkün, yerli sinemamızı acımasızca eleştiren, kurgusunu, kişileştirmelerini beğenmeyen bir öğrenciydim. Yeşilçam sinemasını bir türlü sevemiyordum. Ulusal ve kültürel ilişkilerden uzak bulurdum onu. Kahramanlar çok iğreti dururdu karşımda. Onlarla özdeşleşmek ne mümkün! Başkaldırmak güzel bir duyguydu: Kendinizi savunmak, gücünüzü göstermek istiyordunuz. Bu süreçte Nuri Pakdil, Erdem Bayazıt, İsmet Özel, Erdal Öz, Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Onat Kutlar gibi ''isyancı, başkaldıran'' insanlarla tanıştım. Halit REFİĞ ''Ulusal Sinema Kavgası'' gibi dev bir eser yazmıştı. Peşinden '' Milli Sinema'' tutkunları da o dönemdeki ''başkaldırı'' sürecine katılmışlardı.

Milliyet Sanat, Papirüs, Büyük Doğu,Yeni Dergi, Yedi Tepe, Edebiyat, Diriliş,Varlık gibi dergiler de bu dönemde beni etkileyen başlıca sanat, düşünce kaynakları idi. Ankara'da Menekşe Sineması'nda kurulan Ankara Sinemetek de Yeşilçam ve Holywood filmleri dışında da sıkı filmler çekildiğini göstermeye çalışıyordu. İnsanın durumunu anlatan, çok daha değişik tavırlar duygular içerisinde yaşayan başka insanların da olduğunu öğreniyorduk. İçe kapalı olmaktan kurtulup başka başka değerlerle yüzyüze gelebiliyorduk. Batı sinemasının, Arap sinemasının bize sunduklarının dışına da açılabiliyorduk. Selim İLERİ de bu etkinliklere katılırdı; yüzündeki o güzel gülüşleri hiç unutamam. Çünkü gerçekten mutlu bir insan görüyordum. İçi de dışı da birdi: Derin derin düşünse de gülebiliyordu!

İşte böylesi bir ortamda yoğrulurken SUSUZ YAZ filmini de izlemiş bir öğrenci olarak İstanbul Sinematek'teki tartışmalı günlerden sonra, o zaman Harbiye'de Sami ŞEKEROĞLU tarafından kurulmuş olan Türk Film Arşivi'nin düzenlediği ''sinema dersleri''nden birinde Metin ERKSAN'ı da ilk kez dinleyebilmiştim.

Sonra ''zaman bir su gibi'' aktı: Sosyoloji Yüksek lisans, askerlik, evlilik, TRT . . .

…''PREVEZE ÖNCESİ'' dizisinin çekimleri nedeni ile 1980'in sonunda, ilk hazırlıkları yapmak için Ankara'dan İstanbul'a gelmiştim. TRT'nin o ilginç yazışma işlerinden sonra İstanbul Televizyon Müdürlüğü ile işbirliği içinde TRT mevzuatı gereğince bir ''film masası'' kurmuştuk. Sıraselviler Caddesinde Cihangir'e doğru giderken Romanya Konsolosluğu'na varmadan soldaki binalardan birinin birinci katında çalışmalara başladık.

Halit REFİĞ de yapımcı Ömer SERİM, sanat yönetmeni Erol KESKİN, dekoratör Evcimen PERÇİN ile birlikte ''YORGUN SAVAŞÇI'' için aynı katta, aylar öncesinden işe koyulmuşlardı. Arada bir çekim araştırmasına bile gittikleri oluyordu. O günlerde ben ne Metin ERKSAN'ın ne de Halit REFİĞ'in sohbetlerine doyabiliyordum. Gerçekte 1977 yılında Kemal TAHİR'in ''Arabacı'' adlı öyküsünün uyarlaması için İstanbul'a gelerek Halit REFİĞ ile tanışmıştım. Yine aynı yıl ''Ateş Yakmak'' filmi için TRT'nin ilk Yönetmenlerinden Tuncay ÖZTÜRK'le birlikte Türk Film Arşivi yanında Sinema Televizyon Enstitüsü Başkanlığını da yürüten Sami ŞEKEROĞLU ile de tanışmış, bizi yönlendirici görüşlerini almıştık.

1981'de Metin ERKSAN ile Halit REFİĞ'i görmek için TRT'den Hüseyin KARAKAŞ, Ünal KÜPELİ, Çetin ÖNER, Serpil AKILLOĞLU ile Yeşilçam'dan bazı oyuncular, sinema emekçileri, kapısı sürekli açık olan ''film masası''na sık sık uğrarlardı. Her gelen Metin ERKSAN ile Halit REFİĞ'e birşeyler sorar; anılar tazelenir, uzun sohbetlere dalınırdı. Öyle ki karşılıklı iki büyük odadaki sohbetleri kaçırmamak için, iki oda arasında aralıklı olarak gider gelirdim. Fakat Türk Sineması'nın bu iki büyük ustası karşılaştıklarında ancak ayak üstü bir kaç dakika konuşurlar: Sanat, edebiyat, Kemal TAHİR, sinema konuşulur; politika konularına girmezlerdi.

12 Eylül Sıkıyönetimi'nin ''gece sokağa çıkma'' yasağının ağırlığı altında film çekiminin ilk aşamalarına başlamıştık. Metin ERKSAN ile kısa sürede ''abi kardeş'' gibi olmuştuk. Metin Abi o sanatçı titizliği, araştırmacılığı, senaryodaki konuşmalara da yansıyan o keskin dilliliği ile senaryosunda sürekli yenilikler yapıyordu. . .

Ben TRT Kurumu'na 1976 yılı sonunda girmiş: Kesit, Ateş Yakmak, İbiş'in Rüyası dramalarında yapımcılık yönetmenlik yapmıştım. Bu arada yazmam gerekiyor: Kesit (35') 1977'de İsmail KILLIOĞLU'nun aynı adlı öyküsünden benim yaptığım bir uyarlama idi. 1978'de Karlovy Vary'de Özel Ödül alan Ateş Yakmak (45') filmini ise Tuncay ÖZTÜRK yazıp yönetmişti. Milliyet Gazetesi'nin 1980'de Yılın En İyi Dizisi seçtiği İbiş'in Rüyası (45'x10 bölüm)'nın senaryosunu, aynı adlı romanın yazarı Tarık BUĞRA yazmış, Sırrı GÜLTEKİN de yönetmişti. Bu yapımlar ne yazık ki 16mm siyah beyaz olarak çekilmişti! Tarık BUĞRA: Herkesin filmi renkli çekiliyor, İbiş'in Rüyası siyah beyaz! Anlamıyorum. Yıllar öncesinden paramı da verdiler. İlgim kalmadı ki! Bunlar TRT'nin meselesi Ömerciğim, demişti. Nur içinde yatsın!

Yönetmen Sırrı GÜLTEKİN de aynı düşünceyi taşıyordu. Fakat o dönemin TRT yönetimi bu konuda tasarruf yapmak gerektiğinden söz açarak ''ayak diretiyor'' du. Bir Ceza Avukatının Anıları renkli çekilirken İbiş'in Rüyası siyah beyaz çekilmeye mahkum ediliyordu!

Sözü uzatmak istemiyorum: Bir TRT yapımcısı olarak yaklaşık bir yıl içerisinde 16 mm ile renkli olarak çekilecek olan Preveze Öncesi dizisi için gerekli dekorları ile Devlet Tiyatroları Gen.Müd.'den zimmetle aldığım yüzlerce kostümleri ile Kuzey Deniz Saha Komutanlığı ile ortaklaşa bayrak yapımı, İtalya'dan kaçak olarak bıyık sakal getirtilmesi, Sen Antuan Kilisesi'nde 2. Dünya Savaşı sırasında yapılmış olan büyük bir Hz.İsa ikonunun temini ile aksesuar hazırlıkları neredeyse tam olarak yapılmıştı. Bu çalışmalar sırasında İstanbul TV'den Feride ESEN ile Mehmet AYAN'ın yardımlarını da hiç unutamam. Fakat eşi ile bir buçuk yaşındaki kızı Ankara'da yaşayan bir baba olarak İstanbul'da daha fazla kalamazdım. Saygıdeğer Metin Abinin de o iznini alarak görev yerim olan Ankara'ya döndüm. Benden sonra dizinin yapımcılığını İstanbul TV'den Atilla ÖZGÜR arkadaşım üstlendi. Böylece PREVEZE ÖNCESİ dizisi İstanbul TV Müdürlüğü içinde özel bir yerde kurulan bir dekor içerisinde 16mm'lik film kamerası ile renkli olarak çekildi.

Bu güzelim dizi ne yazık ki TRT'de bir kez gösterildi. Oysa her yıl Preveze Deniz Zaferi'nin kutlandığı 27 Eylül'de bu dizi yayınlanabilir! Yapmıyorlar, yapamıyorlar! Bir de bu önemli gün Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanıyor. Böylece hem Preveze Zaferi hem de atalarımızın denizcilikteki o görkemli geçmişi perdelenmiş oluyor. Bir taşla iki kuşu birden vurmak bu olsa gerek! Bence bu konulardaki ilgililerde ''tarih bilinci'' yok ki!!! İşe bakın: Yarın da 27 eylül! Metin ERKSAN'ın önem verdiği konulardan biri de '' TARİH BİLİNCİ'' dir. Kendisi ile yapmış olduğunuz konuşmalarda, bence kesinlikle bu konuya da girmiştir! Onun bu konudaki duyarlılığı, yıllardır ihmal edilen eğitim düzenimizden kaynaklanıyordu: Çünkü bilim aşkı verilmiyordu gençlere. Böylece Tarih Bilinci gelişemiyor, kişiliksiz bir topluma dünüşüyorduk!

O günlerde ilk olarak Metin ERKSAN'dan duyduğum bu kavramı bize ne lisede ne de üniversitede hiç bir hocamız söylemedi! Bu açıdan da ben Metin ERKSAN'a minnet borçluyum. Onun bu konudaki o engin yaklaşımlarını dinlerken anladım ki bizi temel kavramların anlamlarından yoksun, dil bilincine de erdirilmemiş ''kof, ezberci yetiştirmek'' istemişlerdi! Bilinçsiz, ezberci bir toplum yaratılmak istendiğini vurgulardı Metin Abi! Ancak onun anlatımları ile anladım Franz KAFKA'nın çevirmen sevgilisi Milena'ya bir yüklenişindeki haklılığı. Diyordu ki KAFKA: Gereksiz olduğunu bile bile de olsa hiç tarih okumadın mı Milena?


Söz çok! Fakat Metin ERKSAN demek bir yönü ile de ''tarih bilinci'' demektir!Türk,İslam, Batı tarihlerini çok okumuş, özümsemiştir. Ona göre PREVEZE ÖNCESİ ''Tarih Bilinci Dizisi'' dramalarının öncüsü bir filmdir! Peşinden de Fahrettin Paşa'nın MEDİNE SAVUNMASI gelecekti! Çanakkale için, Fatih Sultan Mehmet için, Kanuni için, Sinan için neler yapılmazdı! O bu özlemlerini dile getirirken ne kadar yanlış eğitildiğimizi, devletin geçmişimize ne kadar uzak kaldığını düşünür üzülürdüm. Metin ERKSAN'a göre bu işler için özel bir Daire Başkanlığı kurulmalıdır! Yoksa işler uyumlu yürütülemez. Yapılan işlerin ne kadar bölük pörçük, saçma, gülünç, tutarsız olduğunu görmüyor muyuz? Neden? Çünkü ''tarih bilinci'' yok!

Birsen Hanım sizin bir doktora öğrencisi olarak METİN ERKSAN SİNEMASI adlı bir çalışma yapmakta olduğunuzu TRT'den arkadaşım Kerime SENYÜCEL bana söylemişti, 2000' de. Ancak daha sonra yayınlandığını bildiğim kitabınızı Ankara'da bulamadım. Turhan Kitabevi'ne gelenler de bitmişti. Kitabınızın bu tanıtımındaki yorumlara, açıklamalara katılmamak elde değil... Ayrıca Prof.Dr.Sami ŞEKEROĞLU'nun anlatımı da kesinlikle doğru. Çünkü onlar çok daha önceki yıllardan, Türk Film Arşivi'nin kurulması düşüncesinden de önce tanışıyorlar! Birbirlerinin ruhunu okurlar. . .

İnceleme yazınız sinema bilgilerimize katkılar sağlamıştır. Var olunuz.
Yalnız sizden küçük bir istekte bulunmak istiyorum: Ankara'dan ayrılarak Osmaniye'nin Düziçi ilçesine bir süre için apar topar gelmiş olduğumdan Metin ERKSAN Ağabeyimin cep telefonu da içinde bulunan defterimi yanıma almayı unutmuşum. Sizin yazınıza da inanın tesadüfen ulaştım. Demek ki Türkiye'de sinema ölmeyecek! Ona emek verenler ölmeyecek, sürekli anılacak. Çünkü onları ananlar, tanıyanlar, gerçekleri birbirine aktaranlar var. . . Yenice öğrendiğime göre Prof.Dr. Kurtuluş KAYALI da METİN ERKSAN SİNEMASI adlı yeni bir çalışmasını yakında baskıya verecekmiş! Bu da gösteriyor ki bugün bile Ulusal Sinema Kavgamız bitmiş değil. Umarım bu alanda çok yetenekli sinemacılar çıkacak; insanımızın yaşadığı nice dramları, sinema dili ile en güzel biçimlerde anlatacaklardır. Arada var olanlar da ne yazık ki bir elin parmakları sayısını geçemiyor. Bir çiçekle yaz gelmiyor ki!

Onun cep telefonunu bildirirseniz sevinirim. Büyük Usta'nın sesini duymak isterim...

Şimdiden teşekkürü bir borç bilirim.


Ömer F.YILMAZ

omerfarukmencik@hotmail.com
omerfarukmencik@gmail.com
AÇIKLAMA: Yazar Birsen ALTINER'e 2007 yılında yazmış olduğum bu mektubu çok az da olsa genişleterek, sinemamızın bu büyük ustasının anlaşılabilmesi amacı ile buraya alıyorum. Bu konuda ALTINER'in affına sığınırım.

22 Eylül 2008 Pazartesi

ANKARA YOLLARI 018 YAS TUTUYOR GELİNLER GERÇEĞİ DE GÖRDÜK

YAS TUTUYOR GELİNLER

‘Ben, ben, ben!’ diyen bir kral
Olanlar olmuş
Hem kavgacı hem barışçı!

Öylesine gerçek ki her şey
Kavga, dövüş, akrabalık
Mal mülk, yakarış
Her çizgide bir anlam
Her sözde bir hikmet var
Gizli saklı yok dünden kalan!

Kavganın özünü
Evleri, sevinçleri
Yazının özünü
Eğriyi doğruyu
Gözyaşlarına banıyor kral
Yoruluyor gözlerim!
Hatti’nin atları Kadeş’e gitmiş
Yas tutuyor gelinler!


(2003)


GERÇEĞİ DE GÖRDÜK

Doğruluk, iyilik
Tatlı dil, güzellik
Sudan çıkmış geliyor
Birikiyor, donuyor ışık;
Köylüler sevmiyor kenti!

Demir, beton, deniz kumu
Petrol, çamur
Dutar’dan gitara
Canlar isyanda!

Kandık, kandırıldık
Yendik, yenildik
Denizde, karada
Yolda, yolakta
Bize dokunmayan yılanlara
Sarılmadık mı?

Çok konuştuk az yorulduk
Nice kuyular kazıldı arkamızdan
Gerçeği de gördük
Dökümü unutulur mu zulmün!


(2006)

ANKARA YOLLARI 017 KİZUVATNA'DA BİR YAZIT

KİZUVATNA'DA BİR YAZIT

I

Miletli Thales kardeşim
Anaksimandros’a kızamıyorum ben de!

Sınırlı ile sınırsız arasında her şey
Karanlık yada aydınlık ötesi yok!

Hem yenilen hem de yenilmeyen ruh
Sen ya da ben değil miyiz?
Ben de doğmuşum demek ne de kolay!
Su, toprak, fırtına arasında değil mi her şey?
. . . . . .
Bu kargaşa . . . gelemiyorum . . .
Fırtına . . . Arke . . . Vater . . .

İçtiğimiz su . . .Sağlık. . .
Sel . . . özgürlük . . . savaş . . .
Asurlu, Babilli . . . sinsilik . . .
İonya’da... kölelik. . . mermer işleme…
Ma Bellona . . . sizde değişmiş…Bellone…
Cenk tanrıçası olmuş ...

Asativadaya’da
Bunun için bir şölen yaptık . . .

Dana etine tavşan katarak . . .
Her ödünç . . . sizin dilinizde . . .

İyi ki . . .
Fenikeliler de yonta yonta . . .

Bir beleş ün daha. . .
Karkamış . . . yanlış . . . su akıyor çöle
Kirmen . . . yatak . . . keçiler . . .
Adaniya . . . köprü . . . sur . . .
Sazımız, kavalımız . . .

Keçi derisinden . . .

Bendir sesi . . . Asur. . . Yine . . .
Gümüş … Altın … Demir … atlarımız …
Gözcülerimiz … yolları aşarak …
Kardeş . . . Asativadaya . . . kadınlar. . .

Dokudu . . . çocuklar . . .
Balık, keçi, ekmek, üzüm...
Tarhuntaşşa . . . Fırtına . . . Bolluk . . . Ölüm . . .

Miletli Thales
İnan Fenikeliler olmasa anlaşamazdık!
. . .


Su olmasa doğabilir mi can?
. . .

II

Söz önemli bizde
Dilden dile barış için
Birbirimizi tanımak için
Hititçe olmasa bile
Fenike dilinde oku
Komşuluk adına:
Kuşşara’lı atalarımızın atası Anitta’dan . . . Bir
(yeminimiz var) . . . (Neşa’da) . . . “kapı”(mda yazılı)
. . . (Bizde silahsız hiç kimseye)
“. . . Hiçbirine kötülük yapılmaz! . . .”
(Neşa’da . . . “ . . . Onları . . . anaları(mız) …
Babaları(mız) . . . yaptı(k)!... “

Tişmurna(Simirna)da neler yapılır, barış için
yenilmiş, kuşatılmış halk için?
Abidos ne oldu?

“Güneş . . .doğudan . . .”
“Zalpu kralı da sağ . . .”

Deniz kenarındaki
“Şalativara(da) bir adak” yapmış Atamız Anitta!
“Kırk koşum at . . . gü(müşü ve altını) . . . getirdi..”

“. . . Gelecekte bu (yazıt) kır(ıl)masın!. . .”
diye öğütlemiş.

Söz, sizde de önemli, biliyorum!
Felsefe sözün doruğunda duruyor
Duruyor da
Akılları bulandırmıyor mu Thales?

(2006)

ANKARA YOLLARI 016 AĞITLARIN GÖLGESİNDE

AĞITLARIN GÖLGESİNDE

Temmuz güneşi kavuruyor her yeri
Çocuklar ıslak yazıları kolluyor kuşlardan!

Azgın Naram Sin
Nippur’da ateşler yaktırıyor
Koşuyor şölenden şölene!

Ur, Uruk, Larsa
İsin, Lagaş
Hem kardeş hem düşman
Söz dinlemiyor Naram Sin
Sümer ağıtların gölgesinde
Kan ağlıyor!

Ekur’da barış kapısı da yıkıldı!
Sin sin oynuyor eli baltalı köleler!
Naram Sin coşuyor:
‘Bey gibi ez, köleleştir onları!
Köle gibi çalış, bey gibi yaşa!
Yaşayabilmek için
Önce kölem olduğunu bil!’

Naram Sin yedinci yılına giriyor
Bütün uğursuzluklar onunla olsun!

Dilden dile, kulaktan kulağa
Dolaşıyor söz:
‘Baltayı güneşe tut, iyice dene!’

‘Girişler çıkışlar tutulmuş yine!’

‘Kin, unutturur hakkı hukuku!’

‘Kimse kaçamaz elimizden, ölüm bile!’

‘Her şeyimizi kaybettik
Olmaz olsun bu krallar!’

‘Yokluk, yoksulluk geldi çattı işte
Kaçıp gitmeli buradan!’

‘Güzel kızlar kan ağlıyor yine!’

‘Her şey kraliçe için!’

‘Kadınlar sevmiyor göçü!’

‘Suçumuz ne ki bizim!’

‘Naram Sin, geliyor bize doğru
Her şey değerini yitirecek bir bir!’

‘Göz pınarlarımız kurudu yeter!’

‘Durma, kaçalım!’

‘Naram Sin, Naram Sin geliyor!’

‘Dur Naram Sin! Öldürüleceğimi biliyorum!
Bırak içimi dökeyim!

‘Çok yamansın Naram Sin! Aldattın bizi!
Göklerden aldığın güç de yalan,biliyorum!
Aldattın bizi!

‘İnce elenip sık dokunan
Doğruluk ipi koptu elimizden!’

‘Hiç birimiz hakkımızı arayamıyoruz!
Nerede o eski günler!’

‘Bir eşeğin, bir tohumun bile hakkı vardı önceden!’

‘Yanına kalıyor her şey Naram Sin!’

‘Güneş seni nasıl yaksın, sen ölmeden?’

‘Kendi kulende kim yargılayabilir ki seni!?’

‘Şu senin doyurduğun, her an öğütlediğin
Şu süslüler mi?’

‘Yalanmış bunca bildiğim!
Sen gözümüzü açtın Naram Sin!’

‘Güneş seni nasıl yaksın?
Ay seni nasıl dondursun?!

‘Bir an önce ölebilmek için sana karşı çıkıyorum!’

‘Doğruluk nedir bilmesen de kim imrenmez sana artık!’

‘Ah Anacığım, ah İnana! Yetiş İşme Dagan, yetiş!’

‘Kötü bir tohum ekildi tarlamıza!’

‘Çocuklarımızı nasıl öğütlesek Anacığım!?’

‘Yetiş, İşme Dagan, yetiş!’

‘Bataklıktaki kamışlar gibi biçiliyoruz!’

‘Yetiş Şulgi, Yetiş İşme Dagan Yetiş !’
Sümer hep sizinle barış içinde olsun!’


(2006)

20 Eylül 2008 Cumartesi

ANKARA YOLLARI 015 YAKUT ile ARGUN

YAKUT-I MUSTASIMİ’DEN
ÖĞRENCİSİ AHLATLI HATTAT ARGUN’A

Bir uzun yoldan gel
Tekerlekler dağılsın!
Tepeye otur
Aç kara gözlerini
Kimden yana
Yanarsa yansın ışık!

Gizli sözlerle dolu
Savatlı demiri kavra!
Köprünün başında
Başladı çepik
Çinileri tut
Taşları bekle!

Bağdat’a efil efil geliyor
Dağların kokusu!

Güneşe dön, bir ulu çınara yaslan
Gül kokuları sürün, aç gözlerini !

Dün Kaşgarlı’nın saklı Divan’nını buldum
Küf içinde çürümüş
Perişandı
Okudukça ürperdim!

Argun:
Şimdi biz, dil değil
Can derdindeyiz!
Birlik derdindeyiz
Farabî de yanıldı Eflâtun gibi!
Halifemiz şaşkın
Tefrika
Nifak söz dinlemiyor!

Bil ki döşlerinde gezindik sazların
Gerilmiş yaydan hız aldık!

Taşları işle gülle, çiçekle
Çini fırınlarımızı yak!
Çal, söyle Ahlat inlesin!

Bil ki Moğollar geldi gelecek
Herkes mal, can derdinde!
Güzelim Bağdat yakılacak
Orada Ahlat’ta
Göle karşı bir kent kuralım!

Güzel yazılarımızla
Aklâm-ı Sitte yaşasın
Yanarsa bizden yana yansın ışık!

(2006)

ANKARA YOLLARI 014 KİM KİM AĞITLARLA YAŞAMAK

KİM KİM

Kim sever
Kimi sever?


Gerçekten düşe doğru
Sınamadan
Denemeden
Bile bile
Kim
Kimi sever?

Kim nerede?
Kim?
Kim?
Niçin kim?

Düşe kalka
El etek öperek
Haykırıyor tilmizler
Yine boş
Yine boş
Ballar balını bulmak çetin!

Kimin gölgesinde?
Kime gidelim?
Kimle gidelim?

Kim, kim?
Kim bilir
Niçin
Kim kimi sever?

(1986)



AĞITLARLA YAŞAMAK

I

Direnmiş, yakılmış bir kent
Yaşlanmış, yüzü kırış kırış
Sancılı, acılı bir kral!
Kölelerin
Bereketin kilidi belinde
Yelesine tutunmuş bir aslanın
Bakıyor bana
Belli ki çok yorulmuş
Susamış!

Eskilerin eskisi
Sümer’e denk Mısır’dan mı?
Asur, Fenike, Hitit ya da İskit mi?
Alnındaki her çizgi
Bir kılıçtan keskin mi?

İşte
Tiranlar zalimler

Semirerek
Başkoyarak
Uzaklardan geliyor

Başlıyor beklenen çapul
Ceplerinde nifak bombaları
Kıyım üstüne kıyım
Demir, altın
Şehvet, kin!

Ellerde kılıç, kargı
Ötelerde açlık
Göç üstüne göç
Zulüm, savaş
Büyü, korku!

İktidar sarhoşluğu
Sarılmış yakalara

Bu ne öfke
Bu ne kin
Af yok
Sabır yok
İncelik
İnmiyor yere!

II

Yesemek’te kükrüyor arslanlar
Ustanın her çekici bin para

Asativadaya yakılmış
Gurgum Asur’a teslim
Azzi Hayasa yakıp yıkıyor

Doğruluk yok
And yok
Söz yok
Ahlâksızlık
Haksızlık diz boyu!

Seyhan, Ceyhan
Dicle, Fırat
Yeşilırmak
Nil, Menderes
Ayrı ayrı ağıtların esiri
Kim kime yalvarıyor
Paylaşılan da ne?

IV

Asur, barış dinlemiyor
Hırçın komşu
Güçlü tüccar
Düşmüş yollara
Yine göz dikmiş altına, gümüşe!

Hurri Mitanni yağız atlar peşinde
Seyisler, okçular savaşa hazır
Tekerlekler çemberleniyor sıkıca!

İşçiler, tayfalar, süvariler
Köleler, kadınlar, çocuklar, sefiller
Göçmen ustalar
Demirciler
Nil’in suyuna dayamışlar ağızlarını
Nil suyunda saklı zehir!

Her şeyi paylaştıran, putlaştıran
Firavunlar, yargıçlar

Yardakçılar
Ey günübirlikçiler
Zulmün ilk elebaşları
Acı savaşın elçileri
Hitit’in yaman düşmanları

Fırat'tan Dicle'den utanmadan
Zalimlerin önünde başeğenler
Sırıtarak
Evleri yakıp yıkanlar

Bilmezsiniz
Bilemezsiniz artık!

Onlar ki
Hattiler’in kanatlı atlarına biner

Yüreklerinde doğruluk
Sözü ne güzel yazarlardı!

(2003)

ANKARA YOLLARI 013 M A N İ L E R

M A N İ L E R



Turnalar uçtu gitti
Sesleri söndü gitti
Öyle bir can sevdim ki
Aşkı da aldı gitti.
*




Yoldan döndüm sana ben
Türkü yaktım sana ben
Bu sevginin uğruna
Kaç mı dedim sana ben.
*




Yoğurt tasta, al da git
Şu gönlümü sal da git
Ey benim dardağanım
Belkileri al da git.
*




Karaca
Kaşı gözü karaca
Yıllar var, seni sevdim
Sözüm sana yol oldu
Ne aradın ne sordun
Aklımdasın karaca.
*



Menekşesin
Dağda açan menekşesin
Gözlerini saklama dur
Sen gül müsün, çiçek misin
Bulutlardan inmedin mi?
Sen bendeki menekşesin.
*


Sevginin adı bende
Güzelin tadı sende
Gündüz çıkıp gidelim
Her şeyin özü sende!
*


Sen dağlara gel git
Şu gönlümü al git
Ay çıktı, yürek yağlandı
Ben de sende kaldım.
*



Kırık hava çalsana
Beni buradan alsana
Nerde kaldın be yolcu
Aşkı benden alsana!

Göle maya çalsana
Beni çaya katsana
Çilemiz aşktır bizim
Söze şarkı katsana!

Sazla Manas çalsana
Beni atıp tutsana
Bilgi yazıda, bin gez
Sözlerimi tutsana!

Taşı yere çalsana
Beni sarıp kalsana
Sevgi elde güzel koz
Bu dünyada kalsana!
*


Şiir mi
İstediğin şiir mi
Kimsesiz kalsan da sen
Aş erdiğin şiir mi?

(2002)

ANKARA YOLLARI 012 AYRILIK ATEŞ BAŞINDA

AYRILIK

Terden incecik bir geçitte buluşup
Bulandırmadan gözlerini
Ve ben küsmeden hiçbir şeye
Denize dün çıkmış
Yaylalı bir levent gibi
Özlemli Hint ve Elen şarkılarının peşinden
Su içtim
Sana en yakın aş evlerinde.


Şirin’imsin, Leyli’msin dedim
Köprüler aştım dört dönerek.


(1980)


ATEŞ BAŞINDA

O gün
Ağaçlar solur
Kadınlar gülerken
Engin denizin kıyısında
Ne kıl çadır ne gelin duvağı

Avucunda bir damlacık kına
İnecek bakacaksın:
Dal sarkacak
Gün yakacak

Yine
Ağıtlar
Özlemler
O gidip de gelmeyenler
Geçmişe karşı
Ateşin başında
Doğrularak
Ürpereceksin!


(1976)

ANKARA YOLLARI 010 GÖZLERİMİZİN IŞIĞINDAN SANA BANA

GÖZLERİMİZİN IŞIĞINDAN

Tut elimden yalın
Ve bakarak kolla beni
Gör dudaklarım kış
Duraksız gelmekteyim.

Savaşım
Şiirim
Yalın olan bakışım
Yaylada
Değirmende
Harmanda kalsın.

Alın teri
Güneş emeği
Savaş bilinci
At yürüyüşü
Ve göze getiren suyu
Dağdan, dağ yamaçlarından
Masallardan
Destanlardan ne kaldı?

Ay ve gün vurmuş kar altında
Saç diplerimizden
Gözlerimizin ışığından
Ellerimiz sabah aydınlığına yansımış.

Şimdi
Sen, ben, dağ, taş
Ölüm ve savaş bitiminde
Öncesi
Sonrası
Yargı vaktidir
Duramıyorum!


(1973)




ÖZGÜRLÜK

Dağlar eklenir
Armağansı kalbime
Yorulur
Kinleri dokunduramam!

Özgürlük kazanası
Yanası kalbim
Haberleri
İsyanları da vurur
Durulmaz!


(1975)




IŞIKLARI YAKMAK

Kentin ışıkları
Bana doğru yanıyor
Ben bir şeyler katamıyorum karanlığa!

Gece filin ayakları altında
Geceyi ışıkları
Unutuyor, körlüyorum!

Elim bir tren üstünde
Yorgunluğum bir dağ bugün
Elimin, trenin, kentimin
Yönünü, yönlerimi bilmiyorum!

Başkaldırı
Dediğim bu işte
Geceyi
Işıkları yakmak
Bulvarın birinde!


(1975)



SANA BANA

Dağlar düşündüm sana
Sana yol
Bana akşam.

Yıllar düşündüm sana
Sana gül
Bana sabah.

Çağlar düşündüm sana
Sana sonsuz
Bana sonsuz.


(1982)

ANKARA YOLLARI 011 BİR BAKIŞ BİR ÇAY

BİR BAKIŞ BİR ÇAY

Dereler kara taşlarla boylu
Bir gelir, bir yok olursun.

Sen
Buluttan düşen yağmur
Bir bakış, bir çay
Kaf Dağı’ndan Olimpos’ a
Saçlarımın ürkek besini
Sen misin?

Dirilişe adanmışken ben
Uzun masallar anlat
İnci dişin kırılmasın.

(1991)



YANARIM

Dolu dopdolu gökyüzü bile
Yerinde duramıyor göçmenler
Ormanın hangi köşesine konalım?

At binen, gem süren çocuk
Ulu çınarlar içiyor şimşekleri
Doruların, boz atların yelesinde kim var?
Kaleye doğru kim gidecek?

‘Bir baltacı, bir bombacı
Bir de ben’ diyor Beybabam
‘At etinin doyulmaz tadı ile savaşta
İhanetin, zulmün çemberinde’
Hicaz’da
Filistin’de
Kudüs’te
Bağdat’ta
Şam’da
‘Bir yanımı yasladığım Halep’te
Kardeş kanı dökmeden
Yenilmez bir güçle gerilerek’
Manastır’dan Batum’dan
Erzurum’dan Kars’tan
Güzel bir gelecek doğsun için
Gitmiyor tutsaklığım.

(1998)



EY CAN

Bir Hazar bilirim
Beni tutan
Bir de Fırat’ın suyunu.

Ey can
Ey gözleri fettan:
Ben bu ilden gidince
Sen bu ile gelmeden
Beyaz ve yanıltılmış
Işıklı, sislere dengeli
Kutsal bir bulutla doğmadan
Yüreğini hoplatsam senin
Yüreğini düşürtmeden
Bir başka söğüt
Bir başka zaman
Portakal çiçekleri arasından.

(1975)





TAN

Tutulur sabaha karşı
Ne yeni ne geçmiş
Hiç biri anlaşılmaz
Ne dil dökmek ne denge
Taş duvarlara siner umut
Mor, yeşil
Kıpkızıl, bembeyaz
Karlaşır ağaçların sesi.
Gün batar.

Tutulur kine karşı
Ay ile güneş
Bel verir zaman çağıltısı
Saklanır yürekleri besleyen umut
Çocuk kanla buluşur
Deniz esner
Soluk yükselir
Gün doğar.

(1976)



BEKLEYİŞ

Yılmadan, usanmadan soran zaman
Önce savaş
Sonra demir bu gece parola.

Bu gece toz duman
Geldi oturdu yalnızlık
Yarın kar boran!

Ey dilim dilim gelen zaman
Çin’den bu yana
Bağırdım çağırdım
Türküler yaktım sana
Uçup gittin
Kaçıp gittin!

Yüzyıllar boyunca
Yangınlar içinden çıkamadan
Yeniledik adını
Sarındık sarmalandık
Yenilmedik sana!

(1975)

19 Eylül 2008 Cuma

ANKARA YOLLARI 009 YALNIZLIK KOLLA BENİ SOLMAYAN GÜLLERİMİZ VAR FIRTINA


YALNIZLIK

Dört bir yanım yağarlı
Koşu ne zaman başladı
En yeni doğumu nasıl kutlasam?

Terim soğuyor Toroslar’da
En olmaz köşelere çekiliyorum
Kuraklık alın yazım
Dişlerim bir bir kırılıyor!

Sevinç mi ekin mi biçilen?
Umutla yenilmez dirençle
Yeni dirilişler eşiğinde bekliyorum!

(1974)


KOLLA BENİ

Kim salıyor öfkeyi her gün
Dalga dalga kentin eteklerine?
İki ucu da keskin ikiyüzlülüğün!
Çokluk, teklik
Bizler, onlar
Ve bu istemeler bolluğunun
Kapanmak bilmeyen ağzını
Tez elden kırmak için
Ey dur
Kolla beni!

(1974)



SOLMAYAN GÜLLERİMİZ VAR

Sen
Kınalı
Kırış kırış
Hiç solmayan mühür!
Mezopotamya’nın solmayan gülü;
Sümer, Fenike, Akad
Elam, Asur, Artuk
Selçuklu, Eyyubî
Sende gizli!

Sen
İbrahim Makamı’ndan çıkarken susadın
Zeynel Bey Türbesi’nden
Acı sözler derledin.

Babil’den
Eski Saray’dan
Boz bulanık Dicle’den
Kitab-ı Hiyel’in dişlilerinden
Ulu Camii’den
En eski yazıları öperek
Yel gibi geçtin
Şimdi su içiyorsun camlardan!

Anamız
Atamız
Sırdaşımız
Ana sütümüzün kaynağı toprak!
Daha neler var yüreğinde
Sümer’in
Asur’un eşsiz gülü!

Sen
Özel mi özel
Gizli mi gizli
Kentten kente
Bilgi taşıyan güç
Orada
Şam’da
Maraşe’de
Urfa’da kal
Burada Mardin’de
Başlıyor reyhâni
Dosta düşmana karşı!

(1984)


FIRTINA

Bir bulut
Bir kuş
Ay doğarsa
Balıklara her sabah!

Bir bulut
Bir kuş
Kanat çırpar
Yine de durmaz fırtına!

(1974)

ANKARA YOLLARI 008 BEKLEYİŞ YAZITLAR BENDE KALDI YONCA ÇİÇEĞİ



BEKLEYİŞ

Çok ince bir bakış ipi ile
Ormanın sisini tutuversem
Kekikleri çantalara doldurup
Tutsam elinden, eteğinden
Menengiş kahvesinden
Rize çayından
Altın ve bomba sofrasından
Kafkas mantarından
Dinçlikten
Savaştan, sütten
Yenik bir tüttürüşten yana
Ellerim en güzel sende
Gözlerim en uzun yoldadır.

(1973)


YAZITLAR BENDE KALDI

Taşın toprağa düşmesi gibi
Su gibi ateş gibi
Sen gelmedin, ben geldim!

Aztek,Hitit,
Sümer,Endülüs gibi
Varım yoğum dondu!

Taşın, demirin işlenmesi gibi
Soluk soluğa geldim
Bu yazıtlar bende kaldı!

(1980)



YONCA ÇİÇEĞİ

Dağ sana, dağlar bana
Düştüm
Dağlandım sana!

Al sana, allar bana
Yine
Kaçtım
Dağlandım sana!

Ak sana, aklar bana
Gürül, gürül
Bir pınar doğar
Ülkelerin birinde
Açılır yonca çiçeği!

O dağ senin, bu dağ benim
Yoruldun
Geldin
Oturdun
Bağlandım sana!

(2006)

ANKARA YOLLARI 007 EGE'YE BİR BAKIŞ

EGE’YE BİR BAKIŞ

Ay dolunay
Yüzüyor yanımızda
Bir ona baktım, bir sana
Gülüşün ne güzel uzuyor
Gel koşalım peşinden
Ay nereye konarsa!

Gökyüzünde ay dolunay;
Sözlerimi çevir
Çevir de yanıltmasın seni tatlı dilim!
Her şeyi bildiğin gibi anla
Hüznümüz bulutlara
Yollara düşsün!

Üşüdük, donduk, ıslandık
Denizden burçlara geldi oturdu ay
Sana döndüm olmadı
Bana döndüm olmadı
Sen geldin beni yendin yine!
Denizin öte yakasında
Saçlarından ayrılırken melekler
Selânik burçlarında ay dolunaydı!

Hürriyet, eşitlik, kardeşlik
Hak, hukuk
Seçim ve tapu
Yıkılıyor Selânik
Bin yıllık Beyaz Kule inliyor
Siyah beyaz fotoğraflarda yürüyor atlılar
Osmanlı esintileri yalıyor ak saçlarımı
Hiç bir dilde anlaşamadığım adam
‘Bomba koydular aramıza
Göçümüzü zorladılar’ diyor ürkerek!

Yıldırımlara karşı koyan ellerimiz
Kubbelerin, bedestenlerin içinde yok artık
Tatlılar benim dilimi saklıyor evlere haykırarak
O gece
Ay dolunaydı aramızda
Şimdi yok!

(2001)

ANKARA YOLLARI 006 SUMERLİ BİR TAŞÇININ UR URUK LARSA GÜNLÜĞÜ

SÜMERLİ BİR TAŞÇININ
UR URUK LARSA GÜNLÜĞÜ

I

Kızıl kıpkızıl batardı güneş
Hurmalar, develer düşlerime girerdi
Büyürdü, küçülürdü Fırat
Uruk’tan çok ötelerde
Larsa’da kaldı sevdiğim!

Böyle acı çekmek zor
Gelmedi sevdiğim!
Taşlarla yüz yüze kaldım
Kirlendim
Koktum bir kara boğa gibi
Gelmedi sevdiğim
Oturup kaldım
Larsa’ya doğru!

Burada çırak olduğum yıllar
Umutlarım vardı
Elim kesilse, dizim yarılsa
Ustalarım gibi ben de
‘Geçer, iyi olur’ derdim!
Daldan dala gezerdim
Ördüğümüz duvarları
Öyle severdim ki
Anam, babam sağdı
Mutluydum!

Bugün de iş bitti
Yoruldum, uzanıyorum
Fırat’ın suyunu içiyor güneş!

Az önce
Küçük kılıcım
İki taşın arasından düşüp gitti
Sarı divitim yeter bana.

Sıcaklardan bıktım usandım
Ateşteki güneşten
Gökteki aydan!

On yıllık heybemi de aldı gitti bir çoban
Gücümü Uruk yedi!

Bir ustayım ben
İyi anlarım taşların dilinden
Neresine nasıl vurulur taşın bilirim
Onların da canı var bence
Senin yanında nasıl uysal
Nasıl acımasız olursam
Bir taşın önünde de öyleyim ben!

Kuraklık alın yazımız olsa da
Uruk bolluğun bereketin adı bence
Şölenlerimiz, gücümüz kıskanılır bizim
Bu yüzden çoktur düşmanımız!

II

Bütün Sümer illerini gezdim dere tepe
Larsa da güzel orada sen olduğun için!
Ördüğüm duvarların yanında
Kardeşlerinle mutlu yaşa sen!
Ne savaş ne hastalık ne de yokluk
Uğrasın sana!

Ömrümce burada
Yiğitlik, alçaklık
Haksızlık, mutsuzluk yaşadım!

Kölelik çilesi nedir bilirim
Çok savaştım seni de korudum belki
Ördüğüm duvarlar için nöbet tuttum
Analar, çocuklar, yaşlılar için
Zalimlerle boğuştum
Dostluklar kurdum acı tatlı!

Larsa’da iyi ki seni tanıdım
Takı verdim, gülüş aldım senden
Aylarca güzeldi geceler
Bildiğin gibi bir yarı köleyim ben
Kalamazdım yanında ömür boyu
Uruklu çocuklar okusun düşlerimi!

III

Bilinmeyen denizin kıyısında
Bir kent kuruyoruz
Taşlar oyuncak elimizde!

Her gece sesini dinliyoruz denizin
Fırat’ı içiyor bu deniz
Bir deniz ki içinden doğuyor güneş!

Bugün dünden çok çalıştık
Babil bize saldıracakmış yine!
Biz işimize bakıyoruz
Günden güne uzuyor duvar!
Ur bir yanıyor
Bir serinliyor!

Göçle gelenler
Bolluk üstüne bolluk istiyor
Otlar, hurmalar yetmiyor inan!
Denizden çıkmıyor kadınlar
Ne de çoğalıyor insanoğlu!
Kutsal yağmur duasına
Biz duvarcılar gidemedik
Çalıştık karıncalar, arılar gibi
Uzaktan gördük o insan selini
Çocuklar, kadınlar, güneşin oğulları
Ağaçların içinde oynaştılar
Ötelere yağdı yağmur
Yılanlar bölük bölük
Kaçıştı yanımızdan
Sonra akbabalar, doğanlar
Dağlara çağırdılar bizi!

Bugün yağlı çörekler
Sütlü tatlılar yedim
Herkese iyilik diledim Tanrı katında
Kötülükten, kuraklıktan
Düşman kılıcından
Uzak yaşamak ne güzel!

IV

Dün senin için yola çıktım
Taş ocağında bulduğum taşlardan
Çiçek gibi takılar yaptım
Yıldızlarla süsledim kapları
Sana getiriyordum
Yeni olan ne varsa
Zor da olsa üç gün için
İzin alıp çıktım yola!

Güneş az yükselince
Yandı kavruldu ortalık
Atım su içmedi Fırat’tan
Yüreğim bir hurma gibi yarıldı
Yoruldum
Varamadım sana
Kötülüklerden korktum
Üstüme üstüme geliyordu ağaçlar
Döndüm!

V

Uruklu çocuklar yazıları bekliyor
Duvarın üstünden görüyorum onları
Sana yazdığım şiirler de kuruyor
Atmacalar, doğanlar
Kırlangıçlar uçuşuyor yanımda
Bana yazıyı öğreten ustamın elini öptüm dün akşam
Köleliğe, haksızlığa, savaşa, yoksulluğa çok kızıyor
Börek yedik, süt içtik
İyilik kötülük üstüne konuştuk
Evlenip yuva kurmamı öğütledi
Seni düşündüm
Utandım birden!

VI

Bugün uyanır uyanmaz
Duvarın öte yanına geçerek
Kum üstüne senin yüzünü çizdim!
Başıma toplandı arkadaşlar bir bir
Toprağı o güzelim taşlarla
Öyle süsledim ki
Yüzünü, gözünü, saçlarını işledim tek tek
Sen çıkıverdin karşıma!
Dediler ki
‘Nerede sevdiğin?’
Dedim ki
‘İnanna aldı gitti onu!’
İnanna!
Ah İnanna!

VII

Bizi yöneten
Şölenlere bolluk getiren
Yollar açtıran, bizi doyuran
O büyük yargıç geldi bugün:
Onun keyfi için az savaşmadık
Kaba, çok kaba sözler söyledi bize!

Donduk, sustuk, terledik
Yerlere kapandırdılar bizi
Öfkesinden dolayı
Yüzükoyun uzandık önünde
İlk kez yaşadım bunu ben
Anladım ki hürlüğüm bitti!

Duvar taşlarının
Kapıların
Yazıların bir kölesiyim
Ne sana gidebiliyorum
Ne de sen gelebiliyorsun
Anladım ki
Hürlüğüm yok benim!


VIII

Dalkavukların arasında gezinen
Güneş ışığında hiç yanmayan
O büyük yargıç;
Kara taşlarla yapılan süsleri sevmezmiş !
İyi ile kötüyü
Ak ile karayı yan yana
Görmek istemezmiş

Kaç gündür söküyoruz !
Ustalar toplantısında
Birbirimizi yargıladık:
Çok bağırıp çağırdım
Elimi kolumu salladım
Haksızlıklara karşı
Anlamadılar!

Ben suçlu bulundum!

IX

Bir tapınak güneşe
Bir kadın da çocuğa yaklaştırıyorsa bizi
Kötülükleri de göstermek gerekmez mi?
Kara, kapkara lekeler
Çirkin, kara canlılar yaptırıyordum çıraklarıma
Haksızlık, hırsızlık, kötülük üzmüyor mu bizi?
Bu duvarları niçin örüyoruz ki biz?

Biz tartışırken Baş Yargıç da dinliyordu bizi
Konuşulmazmış ona dönerek
Oysa savunuyordum kendimi;
Aydınlığı karanlığı
Geceyi gündüzü
İyiyi güzeli
Sütü kömürü
Taşı demiri
Anlatırken kendimden geçiyordum!

Onların dediği oldu
Göklere ulaştıramadım sözlerimi!
Onlar çekip giderken tek başıma kaldım
Kendimi savunurken de öyle olmuştu
Küçücük görünüyorlardı gözüme
Çünkü haklı olan bendim
Tek başına bırakılmaması gereken de bendim
Hür değildim!
Dağdaki taş kadar
Yalnızdım!

İnanna,
Ah İnanna!

(2004)

ANKARA YOLLARI 005 MENEKŞEM KARŞILAŞMA NEDEN 1975 YOLCULUĞU

MENEKŞEM

Acı sözlerime tutunup kalsan da
Sevgi, her şeyden üstündür menekşem!

Karlı dağları aşsan da aşmasan da
Gözlerin, bir tek beni yakar menekşem!

(1994)


KARŞILAŞMA

Bugün çekip gitsem ne olur?
Bir duruş, bir ses
Yaman bir uzaklık kalır!

Yarın çekip gitsen ne olur?
Bir deniz, bir söz
Boz bulanık bir sis kalır!

Ben
Bugün çekip gitsem ne olur?
Tuzlu, kesik, soğuk bir taş gibi!

Sen
Yarın çekip gitsen ne olur?
Kaçıp kurtulan bir ceren gibi!

Bugün çekip gitsek ne olur?
Islak, yeni bir ay gibi
Ne arayan ne soran kalır!

(1998)



NEDEN

Ey bilgi yumağının güneşi
Ak ile kara
Gece ile gündüz
Gençlik olgunluk
Ve sonsuz ölüm!

Ey bilgelik
Gökten
Ateşten topraktan
Güneşten mi geldin?
Sen ki kutlusun
Ak saçlı adamların malısın
Taşa, mermere
Mühür diye kazılan sensin!

Ey sultanı yurttaş ile yüzleştiren
Ey çelişkilerin çileli sarmalı
Acıları birbirine çarparak
Mutluluğu bulan
Bombaları yapan akıl:
Kırıldın mı ince dal gibi?
Hakkın yenmedi mi hiç?

Ey bilgelik!
Herkesi kendisi gibi bilen
Her şeyi koruyan bekçi
Açıklayan
Esirgeyen
Özü ile sözü ile
Kılıçtan keskin akıl:
İlk neden
O neden
Anılarda kalsa da her şey
Nedenler
Neden?

(2002)


1975 YOLCULUĞU

Toplu türküler
Marşlar yükseliyor içimden
Tutuveren dağlayan
Bir şeyler, konup göçerekten!

Tek tek doluşuyoruz
Adımız andımız
Karşı konulmaz bir silah karanlıklara
Ve bir mukavemettir
Fatihalarla
Ve toplanarak
Haykırmak için
Ve ben küsmeden hiçbir şeye
Savaşın ve özlemin yalımında
Her gün doğabilirdik
Dağlıyor bir şeyler beni!

Ey yaşamanın
Ey toprağın seli
Onulmaz acılar bende!
Yollar tutulmuş
Ocaklar tütüyor
Bu kenti de sarmışlar
Evlere su taşıyor çocuklar!
Sonsuz umut kimin gönlünde?
Kim kimin yanında durur?
Hani kardeşlik türküleri?
Büyüyor öfke
Geliyor kin!

Atalarım kadar militan değilsem
Dağlıyor bir şeyler beni!

Hem dağlıyım
Hem bir gezginim ben
Her gün yanıldığım kadar yürüyorum
Bir özlemli dev gibi
Özlemim arttıkça ummalarım dağlaşıyor
Dağlıyor bir şeyler beni!

Bir şeyler konup göçerekten
Tutuveren dağlayan
Toplu türküler
Marşlar yükseliyor içimden!

(1975)

ANKARA YOLLARI 004 ALAŞYA BİR GÜN NE KEFİR VAR NE DENİZ

ALAŞYA



I



Tabakta elma, çatalda balık!

Yeşil mi yeşil

Ekinlerde bekliyor direnç:

Çanakkale içinde

Niçin vurdular bizi?



Birden bire

Bir akşam

Biriktikçe birikiyor söz

Yalnızlıktan

Geldim tutundum sana!



Bin gün daha geçti

Altın oraklar, bileniyor bir yamaçta

Ha yağdı ha yağacak yağmur

Usul usul açıyor gül!



Kara kızın saçlarına yuvalandı fırtına

Serinliği parça parça atıyor ağaç

Başlıyor başkaldırı!



Süt içiyor, yoğurt yiyor birileri

Ev derin derin soluyor gökyüzünü

Gözlerimi açıyor su.



Dünden bugüne

Sabahtan akşama

Bir anne kadar haklı

Bir baba kadar ürkek

Derin bir denizde

Kan ter içinde

Direnci yokluyor gözlerim!



II



Uzakta bir kaç gemi

Göründü görünecek Alaşya!

Kadının parmağı uzanıyor:

‘İşte Kıbrıs yavrum!’



Tepede duruyor öfke

Yürüsün su, derlensin başak

Hem uzak hem yakın deniz

Hitit’ten Osmanlı’ya

Mermere kazınmış

Toprakta pişmiş her şey!



Hitit’in peşinden

Elinde kaval yürüyor çoban

Çiçekler boyamış duvarları

Alnımız seviyor geceyi

Tatlı sözler dökülüyor dudaklardan

Açık denizin içinden

Bana dönünce namlular

Yaşlılar birlik olup coşuyor

Başlıyor başkaldırı

Kaygılı duruyor gençler

Bitmiyor direnç!
(2005)




BİR GÜN



Beynimizi açmışlar

Gel beni doğrula bugün.



Delik deşik buz bu şehir

Gel dur önünde

Ha pencere ha ellerimiz.



Bir dağ yankısı

Bir ok atımı

Bir gül sarımı

Bir ay çekimi de olsa

Gün kurutmaz bu çamaşırları

Yakar

Yel bu ipi, kırar bir gün!
(1974)



NE KEFİR VAR NE DENİZ



Sen

Çarpılmış ve gecikmiş kent içi göçmeni

Günaydın erkenci yürüyüşlerine!



Bir kor ateş gibisin

Yüreğimin yalımında

Denizlerin üstünden günaydın!



Ben

Çaya düşkün ve yaşını saklayan

Yaşları ipe gönderip seni yanıltan

Küçük küçük acıların yeni kurbanı

Sabrın ve akşam direncinin yansıması

Ay batıran

Az şiirli

Az kamburlu bir suçluyum!



Sen

Yorgunluk ve damla damla yeryüzü terinden

Sen

Tiril tiril anne

Bu akşam yine düşlere dal

Dağlar, martılar uyuyakalsın

Gün gelir, ateş yakar öpüşürüz

Çünkü ne kefir ne deniz var kıyıda!
(1981)

16 Eylül 2008 Salı

AB KONUSU NE OLACAK?

AVRUPA BİRLİĞİ KONUSU NE OLACAK?


Ömer Faruk YILMAZ
Yönetmen Gazeteci


"Üç büyük negatif değer (Barış, Özgürlük ve Adalet) gerçekte hükümetin temin etmesi gereken uygarlığın biricik vazgeçilmez temelleridir. Onlar ilkel insanın 'doğal' ortamında zorunlu olarak namevcuttur (bulunmaz) ve insanın doğuştan gelen içgüdüleri onları hemcinsleri için sağlamaz..."
"Hiçbir emir veremeyen en yüksek bir otorite kavramı bize acayip ve hatta çelişkili gelebilir, çünkü en yüksek bir otoritenin, bağlı otoritelerin bütün yetkilerini kapsayan çok şumullü ve kadir-i mutlak bir otorite olması gerektiğine inanılmaktadır. Fakat bu 'pozitif' inancın hiçbir haklılığı yoktur... Gerçekten de, en yüksek otorite olarak bütün yetkileri, belirli sonuçlardan bağımsız olarak, bireylerin kazanılmış haklarına hükümet veya özel kuruluşlar tarafından karşılanmasını engellemesine gerektiren türdeki soyut kurallara kendisini adamasına bağlı olan birini arzulamak için her sebep vardır."
(Friedrich A. HAYEK: Hukuk, Yasama ve Özgürlük, cilt III, Özgür Bir Toplumun Siyasi Düzeni, Çeviren: Doç. Dr. Mehmet ÖZ, Türkiye İş Bankası Kültür Yay. Ankara, l997, s.197-198)

Yukarıdaki sözlerin daha iyi anlaşılması gerektiğini bizim kadar anlayan olamaz! Çünkü Batı'ya en yakın Doğulu biziz!Çünkü tarih boyunca ''barış, özgürlük ve adalet'' için başımıza gelmeyen kalmamıştır! Dirlik düzenlik kavgalarımız da katıldığımız nice savaşlar da bu üç kavram uğruna yapılmamış mıdır? Olayların içerisine nice çekişmeleri, nice kişilik çatışmalarını, nice ganimet kazanma hırslarını birer ön koşul olarak düşünecek olursak olayların önünde de sonunda da en çok muhtaç olduğumuz bu üç kavram vardır. 1899-1992 yılları arsında yaşamış olan F.A.Hayek Batı'nın açmazlarına karşı yine ''onun suyundan giderek'' çözümler bulmaya; bazı iyileştirmeler yazarak Batı'nın toplumsal ekonomik ve siyasi tercihlerindeki sapmalara karşılık kendince yol göstermeye çalışmıştır. Bu konuda uzun uzun akıl yürütmelere kalkışmak bu yazının konusu olmasa gerek! Bir de barış, özgürlük, adalet tutkularımızdan dem vurarak gülünç durumlara düşmek istemem doğrusu!

Gelelim çekmekte olduğumuz sancıların en çarpıcı boyutlarına:
Günden güne küreselleşen dünyamızda, sosyo-ekonomik, kültürel ve teknolojik gelişmeler karşısında 'b i r e y' çok savunmasız bir duruma düşmüştür. O 'birey' ki özgür olmadığını, hakkının yendiğini, kısıtlandığını, ezildiğini, bazı eylemleri için yasaklar konulduğunu, fikir ve inanç özgürlüklerini tam olarak yaşayamadığını, niçin 'hür' olmadığını haykırmaktadır. Bu bakımdan huzursuz, tatminsiz, mutsuz, isyankar, sevgisiz, güvensiz, çalışmalarında verimsiz, başkaldıran, topluma ve devlete küskün, kural tanımayan, intihara yatkındır. Ne yazık ki itek tek ya da topluca intihar eden bireylerin sayısı dünyada olduğu gibi bizde de artmaktadır.

Yukarıda sıralamaya çalıştığım nedenlere de bağlı olarak; adalet istiyorum, iş istiyorum, baskı istemiyorum, beni dinleyen yok, beni anlayan yok, bütün insanlığa seslenmek istiyorum türünden şikayetleri olan bireyler ile kuşatılmış bulunuyoruz. Ayrıca toplumsal, siyasal ve ekonomik konularda sürekli olarak "çözümsüzlük" ve "bekle gör" düşüncesi egemen olmaktadır. Özellikle adalet, soruşturma, kovuşturma, faili meçhul, terör, hak hukuk, insan hakları, istikrar, eğitim, sağlık, refah, siyaset, istihdam ve yönetim konuları sürekli olarak tartışılan temel konularımızdır. Sorunların çözümleri ise ben beni bildim bileli "zamana" bırakılmaktadır.

O dönemlerden bugüne çözüme kavuşmuş gibi olanlar da yok değil: Ulaşım, evlere kadar içme suyunun gelmesi, elektrik dağıtımı, eksikleri olsa da sağlık konusu, radyo ve televizyona sahibi olmak, eğitimin yaygınlaştırılması olumlu gelişmelerdir bence. Fakat yine de topraksızlık, tarımdaki sorunlar, hayvancılığın açmazları, işsizlik, refahın yaygınlaştırılamaması, gelir dağılımındaki uçurumlar, sanayileşememek, hayat pahalılığı, üniversiteler önündeki yığılmalar, Kıbrıs gibi onlarca sorun herkesin tartıştığı çözüm beklediği konuların başında gelmektedir.

Bu çerçevede l950'lerden bu yana gelen "Ortak Pazar", "Avrupa Birliği", "Kopenhag Kriterleri" doğrultusunda "demokratikleşme" ile ilgili olarak TBMM tarafından kabul edilen "uyum yasaları" toplumumuzun büyük bir kesimi tarafından olumlu ve hatta elzem olarak benimsenmektedir. Çünkü bu tür oluşumların toplumsal refahımıza katkılarda bulunacağı, işsizliğin çözümlenebileceği, demokrasinin yeni yeni açılımları ile katılımcı demokrasinin etkinlik kazanacağı düşünülmektedir. Ancak bu konudaki yanlı araştırmalar gerçeği ne kadar yansıtıyor bilemeyiz. Bu konudaki suçluluk bazı başkentler arasında paylaşılma durumunda olsa gerek! Özellikle Fransa ile Almanya çok önemli. İrlanda'nın seçimi de çok anlamlı olsa gerek. Olan kime oluyor bu da açık! Almanya ile Fransa geçen hafta İrlandalıların büyük bir çoğunlukla reddettikleri Lizbon Anlaşması için ''olmadı'' deseler bile, kendi söylemleri ile bu ''darbe'' bakalım etkisini ne kadar gösterecek. Bilindiği gibi Lizbon Anlaşması Avrupa Birliği'nin işleyişi çerçevesinde kapsamlı değişiklikler getiriyor; birliğin karar ve icra mekanizmalarını, ilkelerini, önceliklerini ortaya koyuyor. Avrupa Birliği sürecinin çökeceğine kuşku ile bakanlardan olmadığım için, bu tür çıkışların AB oluşumunu daha bir dengeleyeceği kanısındayım.

Bu konular ile ilgili pek çok çözüm önerilerinin olduğu ya da olmadığı her alanda tartışılıyor. Özellikle televizyon yayınlarının bu konulardaki etkinliği tartışma götürmez! Ne yazık ki her alanda olduğu gibi bu sorunlar konusunda da ''bilimsel nitelikli'' araştırmaların hazırlanmaması, toplumda ve bireyde meydana gelen oluşumların bilinmemesi, politikacıları ve yöneticileri karar almakta zorlamaktadır. Bu durumda da sorunlar ya ertelenmekte, geçiştirilmekte ya da siyasi alandaki tartışmaların çekicilliği yaralara tuz bastırmaktadır. Böylece çözüme beş kala herkes kendi yağı ile kavrulmaya, süregelmekte olan kısır döngüler içerisinde kendisine bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır. İşte bunalım da burada başlamakta, çözümler de ne yazık ki bazan acı ile son bulmaktadır! Adaletin elbette zorunlu olarak, ne kadar yavaş işlediği, özellikle gençlerde ve ev kadınlarında ortaya çıkan sağlık (psikosomatik) sorunları giderek derinleşmektedir.

Toplum katındaki sorunların çözümü siyasi iradenin en etkin çözüm yolları bulması ile mümkün ise de tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü 1750'lerden bu yana insanlığı kuşatmış olan ''sanayileşme süreci'' ne yazık ki kutsal emeği de kişi varlığını da her türlü toplumsal siyasal oluşumları da ''faydacı'' bir yaklaşım ile değerlendirmekte olduğundan belli başlı devletlerin etkinliği günden güne artmaktadır.

Bu nedenle toplumumuzu İnsan Hakları kavramını ve içeriğini enine boyuna irdelemek; birey, devlet, demokrasi, ekonomi, üretim, istihdam, tasarruf, hak, hukuk, suç ve ceza, soruşturma, kovuşturma, fişleme, işkence, ayrımcılık, fikir akımları (...izmler), polis-vatandaş ilişkisi, güven, huzur, ifade hürriyeti, inanç, eylem, davranış ve bilinç düzeyi, tutum araştırmaları, kamuoyu, gençlik, olgunluk, gelecek ve AB ile ilgili uyum yasaları konularında kamuoyuna bilgi vermek ve eğilimleri belirlemek, yasal gelişmeler konusunda kamuoyunu bilinçlendirmek gerekmektedir.

Gerçekte dünyanın bazı toplumlarında olduğu gibi toplumumuzda da "küreselleşme olgusuna bazı çekinceler '' konmuyor değil. Bana göre ''küreselleşme'' kavramı ile öncelikle Avrupa Birliği'ne vurgu yaptığımız da açık. Sonuç olarak ''küreselleşme'' yanında ''Avrupa Birliğine katılma'' kavramı birleşme, bütünleşme, benzeşme, iş güç sahibi olma, ortak paydaların arttırılması, hukuk ve toplumsal örgütlenme konularında pek çok paralellikleri de öngörüyor. Her işin odağına da haklı olarak " b i r e y " yerleştiriliyor. Bireyin örgütlenmesi öngörülüyor! Çünkü o birey ki Sanayi Devrimi'nin öncesinde de sonrasında da her alanda, her anlamda ç o k ç e k t i! Çalışırken, gezerken, konuşurken, okurken, oy verirken, eleştirirken, dernekleşirken, karşı koyarken, yazarken; işçi köylü, kadın, erkek, maraba, ırgat, genç ya da yaşlı olarak hep birilerinden korktu. Anadolu'nun beş bin yıllık tarihinde de bu korku hep var olmuş! Devletler, saldırganlar, seçkin sınıf çalışan geniş kitleleri her zaman ezmişler! Zenginlikler de bilindiği gibi çağlar boyunca hep belirli ellerde toplanmış! İyonların, Kimmerlerin, Amazonların, Perslerin, Makedonların, Asurluların, Çinlilerin, Romalıların, Bizanslıların, Arapların, Oğuzların, İlhanlıların, Rusların, Haçlıların saldırılarında da nice zenginliklerin ele geçirilmesi çabası vardır! Batı'nın Amerika Kıtaları ile Afrika ve Asya çıkartmaları ise daha dün gibi belleğimizdedir.Kaldı ki bu tür topyekun eylemlerin bugün bile ardı arkası kesilmiş değildir!

Ne yazık ki köylü kentli, inançlı, inançsız, sakat, akıllı ya da zeki kişiler olarak o t o r i t e r ya da t o t a l i t e r kişiler ve rejimler tarafından nice umutlar verilerek, nice masallar da anlatılarak e z i l d i l e r, e n g e l l e n d i l e r. Çağlar boyunca da sömürüldüler! Artık bu tür uygulamalara " d u r " demenin zamanı geldi ve geçiyor bile.

Toplumların yapısını, geleceğe yönelik örgütlenme biçimlerini ve temel ilkelerini belirleyen nice anayasalar yazıldı ülkemizde. Her seferinde de insan özgürlüklerine, insan refahına değişik yollardan tıkaçlar konuldu. ''Siyasi irade ister istemez'' kendisine yonttu her türlü düzenlemeyi! Uygulamadaki olası çıkarları için de bazı açık kapılar bırakıldı yine ''ister istemez''. Muhalefet de aynı yolun yolcusu olduğu için o da pek ses çıkarmazdı yasalara! Bu arada bir kaç ham hayal eleştiri de patlatılıverilirdi ayak üstü! Mevzuat ya da onun yetmediği yerlerde ''siyasilerin birer uzantısı olmaya eğilimli memurlar'' tam bir yetki ile elinden geleni yapmak zorundaydı! Kendinizi paralar dururdunuz! Hakkınızın yendiği de kimsenin umurunda olmazdı ayrıca. Hak hukuk aramak da o kadar zor ki!

1960'lar ile 1970'lerde kolay kolay örgütlenemezdiniz, yürüyemezdiniz, kendinizi savunacağınız bir toplumsal ortam da bulamazdınız! Her yerde korkaklık, sinsilik, casusluk, kavram kargaşası, çok yönlü devrim sancıları, kalkınamamak, particilik, köylünün çiftçinin belinin büküklüğü, boykotlar, grevler, karamsarlık, yasak kitaplar, gençlerin bölünmüşlüğü, bağımsızlık, emperyalizm, yer yer silahlı çatışmalar, gecekondulaşma, kentleşme, yoksulluk, dışa bağımlılık, Kıbrıs, az da olsa Filistin konuşulurdu!

Sovyetler Birliği'nin yavaş yavaş dağılması bizdeki çoğu gerginlikleri en aza indirdi diyebiliriz. Ülkemizde 1980'lerden bu yana ''kalkınma bakımından'' epey yol alındı demek zorundayız. Bizimle aynı yıllarda sanayileşmeye başlayanların bizi fersah fersah geçmiş olmaları ise olayın en acıklı yönü olsa gerek! Bu değerlendirmeleri tarihçilerimiz, iktisatçılarımız yapmış olsalar da siyasi çalkantılar yüzünden herkesin anlaşabileceği gerçek bir bilinç doğabilmiş değildir. Fakat yine de ''bilinen bazı aksaklıklar'' hiç olmasa daha iyi olur diyoruz. Özendiğimiz ''Batı da birden gelmedi ya bu durumlara '' deyip rahatlıyoruz arada bir!.. Gerçekte Batı'nın günden güne yükseltmeye çalıştığı insan haklarına sevgi ve saygı bizim kültürümüzde hep var olmuş: 'Kul hakkı', 'komşu hakkı', 'yolcu hakkı', 'yardımlaşmak', 'affedicilik', 'bağışlamak', 'kimseyi aşağılamamak', 'böbürlenmemek', 'zalimi alkışlamamak', 'ayrımcılık yapmamak', 'kimsenin dinine diyanetine karışmamak', 'hoşgörülü olmak' gibi nice ''hasletlerimiz'' bizi bugünlere getirmiştir.


Bu bakımdan Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'ye ölüm döşeğindeki kayınpederi Şeyh Edibali'nin söylemiş olduğu sözler çok anlamlıdır:
" Ey oğul, beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Gücenirlik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana... Acizlik, yanılgı bize, hoş görmek sana... Kötü göz, şom ağız, haksız tenkit bize, bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana... Üşengeçlik bize, uyarmak gayretlendirmek, şekillendirmek sana... Ey oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz... Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın! Ey oğul! Yükün ağır işin çetin, gücün kıla bağlı... Allah celle celalühu yardımcın olsun! "

Bu sözlerin günümüz devlet anlayışına, hukuk düzenlemelerine ne kadar yakın olduğunu uzun uzun irdelemeye gerek var mı ? Bu çerçevede, Türkiye dahil 800 milyon kişiyi kendine bağlamış olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilmiş olan bazı kararların, gerçekte bizlerin ''hak, hukuk, eylem ve eleştiri'' mantığımıza ne kadar yakın olduğunu görmek de mümkün. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin teröre karşı duruşunu, ifade özgürlüğüne sığınmak isteyenleri sınırlandırması bakımından takdirle karşılmak gerekir. Çünkü kimse kimseyi öldürmeye azmettiremez! Bu amaçla da örgütleşemez!

Avrupa Birliğinin ekonomik yaklaşımlarına Gümrük Birliği Anlaşmasından sonra pek çok çekince koymak (!) mümkün ise de hak hukuk düzenlemeleri konusunda ne kadar direnebileceğimiz bence çok zor. Ayrıca her çağın getirmiş olduğu bir takım akımlar içerisinde yoğrulmuyor mu insanlık ? Bu akımlar acımasız da olsa insanlığın gelişmesine, değişmesine katkıda bulunmamış mıdır ? Her bir akımda biraz da olsa bir abartı yok mu ? Her birinde bazan aşırı da olsa i n s a n'dan belirgin özellikler yok mu ? Hangimiz yasaklara övgü düzebiliriz ? Hangimiz kitap, dergi, gazete yasaklarını savunabilir ? Bu tür engellerin çözümü yüzyıllarca demokrasilerden beklendi ancak mutlu sona ulaşılamadı bir türlü. Çünkü ayrı ayrı çözümler, ayrı ayrı yönelimler, ayrı ayrı cennetler vaadedildi! Hepsi dar alanlarda otoriter, totaliter, planlamacı, ayrımcı, ezici bir yol tuturmuşlardı. Bu tür enkazları yüzyıllar boyunca gördüğümüz gibi bugün de görüyoruz. Avrupa Birliğine tam üyelik ile birlikte yaygınlaşacağını umduğumuz ''r e f a h'' düzeni, dünyanın her tarafında uygun hukuk düzenlemeleri de getirecek olsa bile, insanlık daha mutlu, daha huzurlu yaşayabilir mi ? Bunu dilemek, umutlu olmak güzel! Fakat şu dünyayı bile yok edebilecek güçteki silahlar, silah fabrikaları var olduğu sürüce ne kadar şansımız var, bilmiyorum.

Gelecek yıllarda insanlığın bu gelişme karşısında tutarlı, caydırıcı kararlar alacağını ummaktan başka yol yok. Kimsenin hakkının kimseye geçmesini istemeyen, devletin daha küçük ve daha uysal olmasını isteyen Avrupa Birliği yanında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de öldürücü silahlar karşısında hiç suskun kalabilir mi ?
Avrupa Birliğine bir an önce girmek ülkemizde 1980'lerle birlikte tartışılmaya başlandı. Yasal düzenlemeler haklı olarak birbirini kovaladı. Uyum yasaları geniş kesimlerce olumlu karşılansa da yıllardır süregelen sansürcü, baskıcı bazı uygulamalar nedeni ile bu yolda pek çok eksiklerimizin var olduğunu biliyoruz. Bu açıdan TBMM önümüzdeki yıllarda sıkı bir çalışma ile engelleri aşmak yolunda olacaktır. Avrupa Birliği'ne katılmamız ise uzak bir günü gösteriyor bence. Ancak ve özellikle insan hakları ve ifade özgürlükleri konusunda üstüne düşen görevini TBMM milletimiz adına yerine getirmek için gerekenleri yapacaktır.
Açık olarak söylemek zorundayız : AB'nin özü ya da bazı toplumlara karşı üstün tavırlı olmasının yolu: Teknolojik bilgisi, felsefesi ve sabırlı dış politikaları yanında bilinen temel ilkelere dayanmaktadır. Bunlar ifade, düşünce, din ve vicdan hürriyetleri ile ayrımcılığın, dışlanmanın önlenmesine, örgütlenme hakkının genişletilmesi ile her türlü işkencenin ve kötü muamelenin kaldırılmasına ve liberal ekonominin gereklerinin yerine getirilmesine dayanmaktadır. Bu arada mutlakiyet yönetiminden cumhuriyete ne kadar zor geçtiğimizi anlatmak Osmanlı Devletimizin içeriden ve dışarıdan nasıl yakılmış olduğunu tartışmak ise ayrı bir konu!
Namık Kemal(1840–1888)'in Hürriyet Kasidesi'nde ;
" Ne efsunkar imişsin ah ey didarı hürriyet
Esiri aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten "
dediği gibi bazı açmazlara düşebilmemiz de mümkün!
Gerçekte, Kaside'deki ilk beyitten son beyite kadar da çok büyük değişiklikler olmadı ülkemizde. Çünkü çektiklerimiz, mazlumluğumuz, katlandığımız mihnet, insafsızlıklar, zalimin yardımcıları, hürriyet kavgası bugün bile yürekleri dağlayacak kadar çok değil midir ? Çünkü benlik, bizlik, bencillik, çıkarcılık, benim adamım, senin adamın, sağcılık, solculuk, sosyal demokrasi düşleri, içi doldurulamayan nice kavramlar bizi tutmaktadır, yolun ortasında.
1970'lerde Ankara'da öğrenci iken evim basıldığında neler sorulmuştu bana neler! Tartışmış uyarılmıştım! Emniyette kayıtlara düşmüş, istemesem de fotoğrafım çekilmiş, parmak izlerim alınmıştı! Bir gece aç, bir sabah çaysız kalmıştım! Bir suçlu gibi fotoğrafım da çekilmişti, birkaç açıdan! Evimden iki kutuya doldurdukları kitaplar ayıklanarak tek kutu olarak bana geri verilmişti! Oysa hiç biri de Yasak Kitaplar listesinde yoktu!
Aynı sıkıntıyı, benim yaşadığımdan daha da hafif baskılar ile 19 Şubat 1906 günü Kurmay Yüzbaşı Kazım Zeyrek (Karabekir) de yaşamış! Ona da diyor ki garip kıyafetli hafiyeler:
"–Bu kitap yasaktır. Sizde ne arıyor ?"
Öykü uzun, acılar büyük! Olan bitenlerin hiç birini bu vatanın çocukları yaşamamalıydı! Silahsız insana, beyinlerin içindekilere ne yapabilirsiniz ?
Kimseye bir saldırı, hakaret, aşağılama, küfür yok ise İnsan Hakları hepimizin hakkıdır. Eleştiri yapmak da hepimizin hakkıdır! Oğlumuzun, kızımızın, konu komşumuzun, yedi kat yabancının da hakkıdır.
Toplumların karmaşık etkileşimleri içerisinde sorunların ortaya çıkması, bazı çözümlerin kalıcı olmaması, çatışmaların varlığı ve bazı çıkarlar için de her zeminde davaların açılması bilinen bir gerçektir. İşte bu çerçevede aşağıdaki bazı kararlar, birer fikir olarak sanırım geleceğimize ışık tutacaktır:

Yargı mensupları da eleştirilebilir.
De Haes ve Gijsels / Belçika Davası (24 Şubat 1997), Perna / İtalya Davası (25 Temmuz 2001)
Gazeteci haber kaynağını açıklamak zorunda bırakılamaz.
Goodwin / İngiltere Davası (27 Mart 1996)
Yargı organlarınca ele alınan olaylara basın yer verebilir.
Sunday Times / İngiltere Davası (26 Nisan 1979)
Soruşturmanın gizliliğini basın ihlal edebilir.
Weber / İsviçre Davası (22 Mayıs 1990)
Meslek mensupları kamuya açıklama yapabilir.
Barthold / Almanya Davası (25 Mart 1985)
Kamu görevlisi kişisel fikirlerini basına açıklayabilir.
Akkoç / Türkiye Davası (10 Ekim 2000)
Düşüncelerinden dolayı kamu görevlisinin yükselmesi engellenemez.
Willi / Linkeyştayn Davası (28 Ekim 1999)
Kamu görevlisi eleştirilere cevap verebilir.
Nilsen and Johnsen / Norveç Davası (25 Kasım 1999)
Politikacılar daha fazla eleştirilebilir.
Lingens / Avusturya Davası (8 Temmuz 1986), Oberschlick / Avusturya Davası (23 Mayıs 1991)
Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir. Hükümet daha fazla eleştirilebilir. Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir.
Castels / İspanya Davası (23 Nisan 1992), Aksoy / Türkiye Davası (10 Ekim 2000)
Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir.
Sürek ve Özdemir / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999)
Askeri disiplin zayıflatılamaz.
Engel ve diğerleri / Hollanda Davası (8 Haziran 1976)
Kutsal değerlere ve ahlaki değerlere saldırıya izin verilemez.
Handyside Davası / İngiltere (7 Aralık 1976)
Müller ve diğerleri / İsviçre Davası (24 Mayıs 1988)
Otto-Preminger Institut / Avusturya Davası (20 eylül1994)
Wingrove / İngiltere Davası (25 Kasım 1996)
Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü getirilebilir.
Glasenapp ve Kosiek / Almanya Davası (28 ağustos 1986)
Hakimlere hakaret edilemez.
Prager ve Oberschlick / Avusturya Davası (26 Nisan 1995)
Ceza mahkemesinin yanlış yönlendirilmesine izin verilemez.
Worm / Avusturya Davası (29 Ağustos 1997)
Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz.
Zana / Türkiye Davası (25 Kasım 1997)
Avukatın basın toplantısı yapması kısıtlanabilir.
Schöpfer / İsviçre Davası (20 Mayıs 1998)
Emniyet mensuplarına siyaset yasağı konabilir.
Rekvenyi / Macaristan Davası (20 Mayıs 1999
Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir,
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999
Yazar kendisini terör örgütü ile özdeşleştiremez.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).

Yukarıdaki açıklamalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karalarıdır. Yerli ve yabancı dava konusu ve karar tarihleri de altlarında yazılıdır. Bu ve benzeri nice kararı uygulamaktan çekinen yetkililere özellikle duyurulur. Demokrasinin özü biraz da bu kararlarda saklı bence. Bizden de ''ey oğul dinle!'' demek gerekiyor artık sık sık! Barış, özgürlük ve adalet ise bazı sınırlamalar, bazı kararlar olmadan hiç bir topluma huzur veremez! Bu da tanımlardaki açıklığa, zenginliğe, özgünlüğe bağlı olsa gerek. Yoksa bugün de yaşanmakta olduğu gibi maddi manevi hiç bir karmaşanın önü alınamaz. Kimse kimsye ''benden değilsin'', ''sen başkasısın'', ''benden başkası cehennemdir'' diyemez! Fakat yaşanan çağların getirdiği değişim ne kadar köklü olur ise olsun bazı özlerin değişmediği de ortada. Bunun için de her bilimden cins kafaların buluştuğu bir karar organına gerek vardır. Özellikle bu üç kavramın yalnızca hukukçular tarafından tanımlanması bizi huzura da adalete de barışa da götürmeyecektir.