19 Haziran 2011 Pazar

GÜNLERDEN BİR GÜN

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri güneş, biri toprak, biri su.
Dün gökten üç elma düştü: Biri ben, biri sen, biri onlar.
Gökten üç elma düşmüş: Biri sevgi, biri kavga, biri ölüm.
Dün gökten üç elma düştü: Biri seçim, biri geçim, biri terör.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri hak hukuk, biri öç, biri rüşvet.
Dün gökten üç elma düştü: Biri yalan dolan, biri doğruluk, biri kin.
Gökten üç elma düşmüş: Biri tatlı dil, biri sivri dil, biri çatal dil.
Dün gökten üç elma düştü: Biri yemek, biri içmek, biri yatmak.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri gezip tozmak, biri konuşmak, biri ağlamak.
Dün gökten üç elma düştü: Biri örgütlenmek, biri arkadan vurmak, biri ciple gezmek.
Gökten üç elma düşmüş: Biri birlik, biri dostluk, biri düşmanlık.
Dün gökten üç elma düştü:
Biri yamanmak, biri kula kul olmak, biri kullanılmaya teşne olmak.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri aç gözlülük, biri tokluk, biri yokluk.
Dün gökten üç elma düştü: Biri korkaklık, biri sinsilik, biri iki yüzlülük.
Gökten üç elma düşmüş: Biri mertlik, biri alçaklık, biri işbirlikçilik.
Dün gökten üç elma düştü: Biri çıkar ortaklığı, biri yandaşlık, biri yılışıklık.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri dayatmak, biri meydan okumak, biri şehitlik.
Dün gökten üç elma düştü: Biri kaçak güreşmek, biri yabana kul olmak, biri el etek öpmek.
Gökten üç elma düşmüş: Biri güler yüz, biri konukseverlik, biri böbürlenmek.
Dün gökten üç elma düştü: Biri sabır, biri akıl, biri birlik.

Günlerden bir gün
Gökten üç elma düşmüş: Biri ana, biri avrat, biri at.
Dün gökten üç elma düştü: Biri kirli ihale, biri karapara, biri komisyon.
Dün üçünün de içi doluvermiş: Biri seçim, biri geçim, biri terör.

Günlerden bir gün
Kimi zeytin yağı gibi üste çıkmış, kimi dibe çökmüş.
Kimin eğri, kimin doğru olduğunu kimse bilememiş.
Kiminin mayası bozulmuş, kiminin gözü kör, kulağı sağır olmuş.

Günlerden bir gün
Çoğunluk güçlüyü tutmaya başlamış: Arkadan vurulmaktan korkmuşlar.
İkiyüzlü, silahlı, yalandolanlı asalaklar cenneti olmuş ülkem.
Cinnetler, cinayetler, kundaklamalar artmış.
Nice yalanlar yutturuluyor: İşte gerçek bu, diye.
Güdümlü terör ha bre dayatıyor.
Köşeyi dönen dönene.
Emir demiri kesiyor yine.
Değişen birşey yok: Mert dayanır, namert kaçar.
Yaylım ateşlere kanma, inanma arkadaş: Değişen birşey yok, bu bir.
Günden güne geliştirilen kavgacılık var, bu da iki.

Gelin birlikte söyleyelim:
Günlerden bir gün gökten üç elma düşmüş: Biri sevgi, biri kavga, biri ölüm.

Ömer F. YILMAZ

12 Haziran 2011 Pazar

61. HÜKÜMET GELİYOR

SANDIKLI MÜHÜRLÜ SEÇİM işlemleri başladı. Sandıklar daha iyi korunacak olsa da; şeytanın bile pes diyebileceği bazı seçim hilelerinin yapılmayacağını kimse söyleyemez.

Kaldı ki son seçimlerde alıştırıldığımız ''boyalı parmak'' işinden neden vaz geçildiğini anlayabilmiş değilim.

Bir de ''evet mührü'' ol partinin adının altındaki yuvarlağı taşmamalı imiş. Gel de gülme. ''Kılı kırk yarmak'' deyimi için, bir de bu örnek verilebilir sanırım.

Bence ''evet'' söz konusu partiye ayrılmış olan dikdörtgenden taşmamalı. Top taca çıkmamalı ki ''oyun'' devam etsin. Kadere beş: Bakalım kim kazanacak, kim sozalacak, halk deyişi ile. Bana göre her seçmen, ileride doğabilecek karşılaştırmalı soruşturma için Oy Pusulası'nda EVET damgasını vurduğu yerin altına ya da üstüne ''kendi imzasını'' da atmalıdır. Geçen yıllarda yazmış olduğum bu konu, sanırım ''sandık içindeki oy pusulalarının sahibi benim'' diyen birilerinin işine geliyor ki bu sorunlu konu oldum olası bir yana bırakılır.

Bana göre YSK ile YARGITAY bu sorunun çözümü için gerekli düzenlemeleri TBMM'ne yollamalıdır. Yoksa ''seçimde adalet'' ya da ''seçmenin oy hakkı'' gibi imzasız bir Oy Pusulası ile ''adalet'' yerini bulamaz. Gerektiğinde ''b e n'' Seçim Kurulu'na başvurarak, imzalamış olduğum pusulayı, oy kullandıktan beş yıl sonra bile, görebilmeliyim. Ötesi çok açık: Seçimde hileler bugüne kadar yapılan uygulamalar ile çözülemez. Çünkü sayımlar ''seçmenin imzası'' üzerinden değil, ''o an sandıkta bulunan e v e t l i oy pusulaları'' üzerinden yapılıyor.

İçinden çıkılamayan sorunlar için bakalım, önümüzdeki on gün içinde kurulacak olan 61. TC Hükümeti neler neler yapacak.

TBMM'de bakalım neler olacak, neler olacak. Özellikle ''kimi bağımsız milletvekilleri'' seçim sürecinde, ne kadar saldırgan tavırlar sergilediler, sözlü sataşmalarda bulundular gördük ekranlarda. Gerçek anlamdaki Bağımsız Milletvekili Adaylarını bu saptamalarımdan dolayı, tenzih ederim.

61.Hükümet kurulduktan bir süre sonra yeni bakanlar kolları sıvazlayıp kim bilir hangi projeler için; çok şartlı yeni yeni ihaleler açacaklar... Müteahhitler ile destekçileri yine koşuşturmaya başlayacaklar harıl harıl...

Evinden, köyünden, kentinden rızk toplamaya çıkan ustalar, işçiler; yine patronun eline bakacaklar.

Bekleyecekler ki o patron bir gün insafa gelip onun da, arkadaşlarının da sigorta primlerini yatırmaya karar verecek. Biliyoruz ki çalışanların bu konuda, iş verene karşı yöneltecekleri en küçük uyarıları, onları işinde uzaklaştıracaktır.

Bu alanlarda biliyoruz ki hiç bir denetim yok. Ne inşaatlarda, ne atölyelerde, ne de imalat yapılan kimi yerlerde; yasalara rağmen ''sigortalı işçi çalıştırmamak'' gibi bir eğilim var.

Hak yemek, kul hakkını hiçe saymak, yasalara karşı duyarsız kalmak, ne yazık ki artık bizim ''vaz geçilmez değerlerimiz'' gibi olmaya başladı.

Umudum diplomalı gençler yanında vasıflı ya da vasıfsız milyonlarca yurttaşımız BİR İŞ KAPISI bulabilecek.

Umarın ''fırsat eşitliği'' ile ''hakkaniyet'' ve ''liyakat'' gibi değerlerimiz, ''şeffaflık'' ölçüleri içinde işleyecek. Son yıllarda böyle olmadığını gördük, duyduk ne yazık ki. ''Merhamet'' ile ''yoksullara ve düşkünlere yardım etmek'' konulu alışkanlıklarımız ise artık giderek eriyor.

Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.s.): ''Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir'' öğüdünün ne yazık ki ''hep bana, hep bana'' türünde geliştirilen ezberleri bozamadığını da görüyoruz.

Bazı yerlerde halk arasında söylenegelen SEÇİM AYI, GEÇİM AYI yakıştırması bir kez daha etkisini gösterecek: İşsizler iş bulacak, esnafların da eli para görmeye başlayacak.

Bilindiği gibi ilk sorunumuz İŞSİZLİK. Sonra her alanda güvenlik ve otuz yılı aşkın bir süreden beri baş edilemeyen sinsi terör, geliyor peş peşe.

Yeni kurulacak olan hükümete ''bir yol haritası'' içeriği taşıyan aşağıdaki alıntıları (araştırma saptamalarını) sunmak isterim. İlgililere ile vicdan sahibi kişi ve kuruluşlara önemle duyurulur. Yapılan bir araştırmaya göre ülkemizin en önemli soruları sıralaması şöyle:
İŞSİZLİK %25.9
EKONOMİK SORUNLAR %18.4
TERÖR %10.8
KÜRT SORUNU %9.5
EĞİTİM %8.4
HİZMET EKSİKLİKLERİ %3.5
ANAYASA/YARGI %3.1.
Bir başka araştırmaya göre ise durum daha da kötü:

SEÇMENİN YAŞADIĞI EN ÖNEMLİ SORUNLARIN DÖKÜMÜ

Sorunlar Kümesi ........Yüzde(%)
GEÇİM SIKINTISI %35.4
İŞSİZLİK %30.3
EĞİTİM %8.1
HÜKÜMETİN YÖNETİM ANLAYIŞI %3.2
DEMOKRASİ %3.0
KÜRT SORUNU %1.6
SİYASİ SORUNLAR %1.5
EŞİTLİK %1.2
EMEKLİ MAAŞLARININ YETERSİZLİĞİ %1.0
SAĞLIK SORUNLARI %0.9
YARGI %0.7
VERGİLERİN ÇOKLUĞU %0.6
ULAŞIM %0.5
BAŞÖRTÜSÜ %0.3
İŞLERİN DURGUNLUĞU %0.2
BİR SORUN YAŞAMIYORUM %11.5
TOPLAM %100.0

Alıntı yeri: http://www.kirikkalegercek.com/haber/anket/gundem-subat2010.htm

Yaptığım pek çok görüşmelere ve okuduğum değerlendirmelere göre halkın büyük bir çoğunluğu yine AK Parti'ye ''istikrar sürsün'' isteği yanında, olası bir koalisyonun her an çatırdayabileceği korkusu ile yine ''evet'' diyecek. AK Parti de şimdilik birer ''hayal'' gibi ortada duran projeleri, adım adım uygulamaya koymaya çalışacak, imkanlar ölçüsünde.

Bu yüzden on güne kalmadan yeni hükümet kurulacak. Sanırım yeni hükümet ; geniç bir kesimin baskısı yanında, yukarıya ancak ikisini aldığım araştırma ve değerlendirmeler ışığında ''uzun vadeli'' hayali çözümler yerine, ayağı yere basan ''kısa vadeli'' ve ''orta vadeli'' düzenlemeler ile toplumsal adaleti ve kalkınmayı sağlamaya çalışacaktır.

Kısaca ''geçim sıkıntıları'' ve pek çok alanda gördüğümüz ''denetimsizlikler'' ile ''karşılıklı güvensizlikler'' yanında korkarım ''terörün yarattığı ayrımclık ve karşılıklı gerginlikler'' başımıza en olmadık işler açacaktır. Gerçekte bu konular, yurdumuzun değişik yerlerinde arada bir görülüp kaybolan kimi gelişmeler olarak kendini göstermeye başlamıştır.

Üç yüz yıl sonra da olsa Erzurumlu İbrahim HAKKI gibi biz de:

''Görelim Mevlam neyler'' diyelim, hep birlikte.

11 Haziran 2011 Cumartesi

UNUTULAN GENÇLİK

Giriş
Ülkemizde umursanmayan bir kitle var.
Gençlik adını taşır bu toplum kesimi.
Biz de geçtik o yollardan, diyerek hiç kimse gençliğin içindeki durumu aşağılamasın.
Yaşları 14 ile 24 arasında değişen bu kesim için tutarlı hiçbir araştırma yapılmaz bu ülkede.
1985’te düzenlenen Birinci Gençlik Şurası da olduğu gibi kaldı. İlgililer baktılar ki gençlik söz dinlemiyor!
Baktılar ki gençlik hiçbir biçimde onların kulu kölesi olmuyor.
Bu yüzden başka başka yollar denenerek, kimi gençlik kesimi kullanılmaya başlandı.
Biliyoruz ki bugün içinde bulunduğumuz seçim sürecinde de kimi işler yine gençlere yıkıldı.
Kimi partilerin Molotof-kokteylli çirkin eylemlerinde onlar kullanılır.
Eğitim kurumlarını önce onlar karıştırır.
Dağlara götürülenler de sokaklara sürülenler ile çoğu terörist saldırıya ikna edilenler de onlar.
Anlaşılan o ki baskı gruplarını perde arkasından yönetenler gençleri öne sürerek varmak istiyorlar nice çirkin emellerine..
Yasalara göre de onlar gençtir çocuktur daha: Yakalanırlar, sorgulanırlar, bırakılırlar.
Oysa gelişen ayrılıkçılık, etnik ırkçılık tohumları değil yıldan yıla, artık günden güne yaygınlaşıyor.
Bu gidişin sonu ya o kesimi yitirmek ya da mutsuz ve kinci aileleri kamçılamaktır.
Siyasi istikbal peşinde koşan toprak ağaları, parti babaları ile gizli yandaşları gençliği kullanıyor bu açık.
Anladım ki bizi Ermeni yurttaşlarımızdan silahlarla ayırmış olanlar, çok daha sinsi ve çok yönlü çalışıyor şimdi.
Sopalı Seçim'den Silahlı Siyaset'e
Silahlı Siyaset (SS) adını verdiğim bir süreç içerisinde çok yönlü bir saldırı altındayız.
Görülen o ki ayrılıkçılık eylemlerini yönetenler, olanca kinleri ile kan peşinde koşuyor.
Bu koşunun adı da kendinden menkul ''demokratik'' yaftalı bir arayış sarmalı olsa gerek.
1986’da Almanya’da gözlemlediğim seçimlere ulaşabilmemiz için (99) yıl beklemek şart.
Silahlı siyaset kadar, süregelen atışmalı siyaset de artık kabak tadı vermeye başladı.
Utanç verici bu gidişe son vermek için her işi bırakarak çalışmak çabalamak gerek.
Dindaşlık, akrabalık ve yurttaşlık adına o utanmazları azarlayacak kimse yok mu bu ülkede?
Öğrenciliğimde önce yurtta eylemsiz olarak, sonra da evde kitaplarımla yakalanmıştım.
O günlerde olduğu gibi bugün de anlıyorum ki kimileri karanlık işlerine kılıf arıyor.
Osmanlı deyişi ile dün olduğu gibi bugün de kimileri ''idare-i maslahat'' yapmaktan usanmıyor.
Bu yüzden de çoğu işlerin ne kadar çok yönlü olduğunu, ortalığın bulandırıldığını biliriz.
Bizde siyaset niçin küfürlere ve silahlara dayalı olarak var olmaya çalışıyor?
Bu gerçeği içinde bulunduğumuz seçim sürecinde yüzlerce kez görmeye başladık.
Bizde neden sürekli birilerine çamur atma ve topraklı, paralı bir vurgun siyaseti güdülür?
Osmanlı dönemindeki Sopalı Seçim olayından sonra; saldırılı, bombalı, ölümlü, yaralamalı bir seçim yaşıyoruz.
Oysa biliyoruz ki kimse kimseyi korkutarak bir yerlere varamaz.
Sanırım çoğunluğun ''müşteki'' olduğu hak hukuk işlemeyince; peşinden gelmesi umulan yaptırımlar da yarı yolda kesiliyor.
Hani ''sosyal hukuk devleti'' olmakla övünüyorduk?
Milli değerlerimize ne oldu?
Piyasada % 100 kârla yirmiye yapılacak kimi işler nasıl olur da elliye yapılır?
Dönen paralarda benim kadar tüyü bitmemiş yetimler ile gençlerin de payı y o k mudur?
Oysa bu eğilimler geçmişimizde ya Cahiliye ya Fetret ya da Çöküş devri olarak açıklanır.
Üretmeden kazanmayı, her türlü şaklabanlığı, ikiyüzlülüğü geçerli kılmak istiyor siyaset.
Dokunulmazlar arasında son aylarda da alabildiğine bir hesaplama yarışı aldı başını gidiyor yine.
Neden alın terinin kutsallığı ile ortaya bir iş koymuş olmanın mutluluğu esirgenmek istenir?
Üç yüz yıldan bu yana yaşamakta olduğumuz Batılılaşma süreci bizi çok yönlü kemiriyor.
Değerlerimiz dumura uğratılıyor, karşılıklı ilişkilerimiz soğuk.
Büyük sermaye aileleri ile birlikte yirmi milyonluk esnaf ve sanatkarlarımızı ya küçültüyor, ya eziyor ya da kepenklerini indirtiyor.
Ne komşuluk, ne akrabalık, ne dindaşlık ne de aynı vatanın çocukları olmak gibi bazı paydalarda buluşmak giderek zorlaşıyor. Artan suçlara karşılık tanışma, dayanışma dernekleri yanında eğitim öğretim kurumlarının iyileştirilmesi hiç düşünülmüyor.
Ne de olsa severiz ''eski tas, eski hamam'' benzetmesini.
Atalarımızı yanıltacak köklü hiç bir iş yapılmadığını düşünüyorum, kısaca.
Tüccar millet olduk, kâr için her türlü yola başvurulmasını; insanların sağlıklarının hiçe sayılmasını hoş karşılıyor kimileri..
Keşke iyi işlerimiz içerisine riyakarlık, iki yüzlülük, gammazlamak, hep bana hep bana gibi eğilimlerimiz girmese.
Kazanmak için her türlü y o l mübah kılınmak isteniyor yüzyıllardır.
Ne bu gidişe ne değerlerin aşınmasına ne de demokrasi için bağımlılığa d u r, diyen yok.
Batılıların dayattığı kimi yasalara bağlanmak açmazımızı nasıl açıklarız gençlere?
Anlaşılan o ki Osmanlı’ya her türlü sömürüyü dayatan Batı yolu kimilerini mest ediyor.
Bana göre Türkiye bu gibi kimi yansımaları ile ne demokratikleşebilir ne de mutlu olur.
Aileler ile okullararası ilişkiler sarmalında sorunlar artıyor
Kendilerine nice umutlar bağlanan gençlik de günden güne sinir küpü olmak yolundadır.
İçinde pişirildiği ezberci eğitim, onda gerekli davranış değişikliklerini vermekten uzak.
Aile içi iletişimleri ise çeşitli yoksunluklar yüzünden kopuk.
Okul ortamı bütünleştirici değil ayrıştırıcı bir yapı gösteriyor.
Dini bilgiler ile cinsel bilgiler ne doyurucu ne de bilinçlendirici özellikler taşıyor.
Tarih bilinci ile dil bilinci yanında ne demokrasi ne de hak hukuk ahlakı veriliyor onlara.
Sürüklenilen kurslar da sınavlar da nice çıkar ilişkileri ile yandaşlık yüzünden güveni değil.
Genç olduğu için büyüklerince horlandığı için isyanları oynayan bizim gençliğimiz değil mi?
Hatası ve sevapları ile baş tacı edilmeyen, cep harçlığı yetmeyen gençlik çok gergin bugün.
İşte bu gençlik ya iş başında ya da bir iş için bir yerlere gittiğinde sürekli eleştiriliyor.
Çalışma ahlakı yanında sevgi, saygı, hoşgörü ve güzel öğütlerin olmadığı yerde gençlik uçar.
Biz de oturur kendi kendimizi yeriz: Beni dinlemedi, anasını dinlemedi diye dövünür dururuz.
Oysa suç ne onun ne anne babanın ne de okulundur.
Seçimlerde gençlik kullanılmamalı
Unutulan ve yeri geldiğinde en ucuz ücretle ya da en onulmaz işler için kullanılan gençlik ne olacak?
Biliyoruz ki onlar bir gün, suçun da baskının da en önemli unsurları olarak çıkarlar karşımıza.
Seçimlerde onların sırtını sıvalaya sıvazlaya bu günlere gelindi:
Nice acı olayların içinde gençler yok mu?
Köylerde unutulan gençlik kadar dağlarda terörist saldırılar için yönlendirilen gençlik de bizim çocuklarımız değil mi?
Onlara karşı silah satın almakla bir yere varılmaz.
Bir ayrılıkçı bir konuşmacı söylüyordu; kapılarının önüne altın da konulsa, ayrılıkçılıktan artık dönülmezmiş!
Ne olacak bu memleketin durumu?
Yollar, tuneller, hayvanat bahçeleri, kanallar ve yeni yeni apisaneler ile adliye sarayları yapmakla çözülmez onların sorunları.
Bu tür yatırımlar gerekli olsa da işsizlik sorunundan anayasa değişikliği isteğine kadar sıralana sorunlar ne olacak?
Köy odaları, spor dernekleri, spor alt yapıları, öğrenci yurtları, ucuz kantinler ile kültür sarayları ne oldu?
Babaları ile anaları gibi:İş var mı iş; her işi yaparım abi, diyor gençlik.
Gençlere anne baba yardımcı olamıyor.
Gençlerin üçte ikisi başkaldırı eğilimleri içerisinde gezinip duruyor.
Okullardaki rehber sayısı ne yeterli ne de kimi uygulamalar için ellerinde hiçbir imkân yok.
Son araştırmalara göre ülkemizin en önemli soruları sıralaması şöyle:
İŞSİZLİK %25.9
EKONOMİK SORUNLAR %18.4
TERÖR %10.8
KÜRT SORUNU %9.5
EĞİTİM %8.4
HİZMET EKSİKLİKLERİ %3.5
ANAYASA/YARGI %3.1.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayanlar için ise oranlar çok daha değişik:
- Yörede yapılan bir araştırmaya göre:
- ''... görüşülen kişilerin % 46,4’ü Türkiye’nin ulusal birlik ve bütünlüğünün tehdit altında olduğunu ifade etmiştir.''
- Kürt/Zaza vatandaşlarımızın '' ...% 68.4’ü Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğunu düşünmektedir.''
- ''Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından bir tanesi de Türkiye Cumhuriyetiğerleri ile ilgili olan sorulara verilen yanıtlardır.
Devlet, bayrak, millet, ülke bütünlüğü gibi hassas kavramlara Kürt kökenli vatandaşlarımız çok yüksek oranlarda olumlu görüş beyan etmiştir.
Ancak % 90 civarlarında seyreden bu olumlu görüşlerin içerisinde genç nesilin görüşleri önem kazanmaktadır. 15-25 yaş arası, üretkenlik çağında olan ve hatta kendisinden sonra gelecek yeni nesillere örnek teşkil edecek olan bu gençlerimiz orta yaşlılara kıyasla devlet, bayrak ve ülke bütünlüğü konusunda daha çekimser davranmıştır. Oranlar yüzde olarak yine de çok yüksek gözükse bile bu yeni neslin Devlet ve Cumhuriyet ile kucaklaşması, Devlet’in bu çocuklarımıza güven vaad etmesi gerekmektedir. Aksi halde yeni nesiller eski nesillerin bağlılığını devam ettirmekte zorlanabilirler.
- Bu nedenle de kendisini Türk olarak tanımlayan vatandaşlarımız ülkenin bütünlüğü konusunda bir tehdit hissetmektedir. Öyle ki, görüşülen kişilerin % 46,4’ü Türkiye’nin ulusal birlik ve bütünlüğünün tehdit altında olduğunu ifade etmiştir. Bu farklı algılamalardan kaynaklanan gerginlikler sıklıkla görülmese de özellikle genç nesil için bir tehlike oluşturmaktadır. Araştırma kapsamında da görüldüğü üzere 26-35 yaş grubundaki kişiler % 34.9 oranı ile gruplar arası gerginlik yaşandığını hissetmektedir.
- Etnik köken olarak kendini Kürt veya Zaza olarak ifade eden vatandaşlarımızın dörtte biri sorunun temelini işsizliğe bağlamaktadır. % 15 ayrımcılığa işaret etmekte; % 8 ise eğitimsizliği dile getirmektedir. - Burada verilen yanıtlardan hareketle, ortada görünür olan bir işsizlik ve eğitim sorununun yanı sıra, gerçek veya yaratılmış/öğretilmiş bir ayrımcılık algısının Kürt vatandaşlarımız arasında yaygın kanı olduğu görülmektedir. Elbette bu algılar ve bu algıların propagandası da grupların veya bireylerin terör olaylarına bulaşmasında etkili olmaktadır. Yine bu konu ile ilgili önemli bir nokta kendini Kürt/Zaza olarak tanımlayan vatandaşlarımızın Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin kalkınması ile ilgili verdikleri yanıtlardır. Bu vatandaşlarımızın % 60’ı bölgenin kalkınması halinde terör/güvenlik sorununun biteceğini ifade etmektedir.
(BUSAM: DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGELERİ SOSYO-EKONOMİK VE SOSYO-POLİTİK YAPI ARAŞTIRMASI İstanbul Aralık 2009- 520-521.s.)
Rahmetli Tarık BUĞRA unutturulmaya çalışılan Gençliğim Eyvah adlı dev bir roman yazmıştı.
Peki neden unutturulmak isteniyor Taruk BUĞRA ile O'nun da çok önem verdiği gençlik?
Acı da olsa: İyi seyirler hepimize.

Endülüs'e Ağıt ya da Medeniyetler Çatışması ne olacak beyler?

Aşağıda 1492 yılında ENDÜLÜS EMEVİ DEVLETİ'nin görgü tanıklarından Ebu'l-Bekâ Er-Rindi'nin ENDÜLÜS'E AĞIT adlı ölümsüz şiirini bulacaksınız. Çok acı da olsa, bir görgü tanığı olarak nice gerçekleri yazmış rahmetli RİNDİ şiir dili ile.

I. Dünya Savaşı ile birlikte ABD'nin küreselleşme yolunda oluşturduğu ve adım adım, şehir şehir, ülke ülke uygulamaya koymakta olduğu MEDENİYETLER ÇATIŞMASI pek çok yansıması ile 519 yıl önceki olaylara ne kadar da benziyor, değil mi? Gördüklerimizi gerektiği gibi yorumlayabilir, gerçekçi olduğu kadar dosdoğru bir yaklaşım ile doğrulabilir isek bizde de ateş bacayı sarmış bulunmaktadır.

30 Ekim 1918'de OSMANLI DEVLETİMİZ'e dayatılan MONDROS MÜTAREKESİ'nden sonra TÜRKİYEMİZ'de de yerli işbirlikçilerin üstün gayretleri ile uygulanmaya konulan İŞGAL uygulamaları ile nice karşılaştırmalar için tarihçi olmaya gerek yok. Siyasetçi olmaya ise hiç gerek y o k.

İşte o çatışma bugün de devam etmektedir. Bu konuda kim ya da kimler;hiçbir şey olmaz, diyor ise bana göre yalan söylüyordur. İşte o çatışma süreci sinsi demokratik emeller ile Batı’da olduğundan farklı sonuçlara gebe.
Boz bulanık kimi konuları dayatarak yola çıkan o çatışma bugün zevkten dört köşe.
O çatışma için üstün silah üreticileri ve pazarlamacıları özellikle son kırk yıldan bu yana bu ülkenin çocuklarını bilediler birbirlerine karşı.
Onların yer yer saklandıklarını, yer yer saf değiştirdiklerini, yer yer de çatışmaları körüklemek için, yer altında olduğu kadar yer üstünde de çalıştıklarını bilenler bilir.
Onlar içimizden biridir ya da değildir bilemem. Bana göre onlar kendilerinden olmayan kültür ve medeniyetleri büyük bir iştiha ile yiyip bitirmek için her yolu mübah görmekten bir an bile geri durmamaktadırlar!
İşte o çatışma, dün olduğu gibi bugün de ülkemize ekilen nifak tohumlarını yeşertmek için var gücü ile çalışmaktadır. Benzeri durum yüzyıllarca Endülüs’te de sinsi sinsi yaşanmış: Eğer yerli yerinde yaşanmaz ise içinde nice uygarlık hikmetleri dolu olan hoşgörü, bir süre sonra ‘boşgörü’ olur çıkar!

Burada vurgulamak istediğim kimse kimseye zulüm yapmasın, haince, sinsice kimse kimseyi arkadan vurmasın, ortak değerler çerçevesinde dostça, kardeşçe yaşanılsın istiyorum. İnanıyorum ki RİND de böyle istemiştir; Endülüs’te o kızılca kıyamet kopmadan önce yıllarca.
Biliyoruz ki TARİH çoğu çatışmaların sonunun çoğu zaman BATI'nın MADDİ ve MANEVİ gelişmesine hizmet ettiğini göstermektedir. Çıkarı yok ise Batı boş yere yola çıkmaz. Orta Doğu'ya da Doğu'ya da Amerika'ya da öz çıkarları için yelken açtı Batı tarih boyunca. Bu açıdan pek çok karanlıkları ve sırları da içinde barındıran TARİH nice derslerle doludur demek zorundayız.

İşte bu çerçevede TARİH BİLİNCİ için, insan hakları için, demokrasi için kendimize özgü olmak zorundayız. Bir hay huy içerisinde, bize sürekli olarak unutturulmak istenen İslâmi uygarlık değerlerimizi aşağıdaki şiiri okuyunca daha bir savunmak gerektiğine inanıyorum. Bu yaklaşımım her yönü ile bulandırılmaya çalışılan TÜRKİYE için olduğu kadar İSLAM Dünyası için de geçerlidir!

Bu konularda Batı'nın yüzyıllardır kendisinden görmediği Doğu’ya da Batı’ya da nice savaşlar açmış olduğunu hatırlamamak için ya aptal ya da sarhoş olmak gerek.
Batı’nın büyük bir iştiha ile ‘Medeniyetler Çatışması’ yolunda bütün gücü ile ilerlemekte olduğu günümüzde, bize de bütüncül bir yaklaşım çerçevesinde bakılması gerekiyor. Açıkça görülüyor ki çok öncden tasarlanmış olan o çatışma, dün olduğu gibi bugün de çevremizi sarmış bulunuyor. Son aylarda gördük Orta Doğu da Kuzey Afrika da karıştı. Tarihin tekerrürünün ne kadar acı olduğunu atalarımız yüzlerce cephede yaşamış. Bütün unutturulma çabalarına rağmen o çatışmalı karanlık günler unutulmaz bana göre.
Bugün özellikle Orta Doğu’da var olan yönetim biçimlerinin çoğu yönleri ile çok da tutarlı olduğunu; insan haysiyetine ve adaletin hassas dengelerine uyumlu olduğunu söylemek ise ahmakça bir yaklaşımdır bence. Onları ne demokrasi, ne liberalizm, ne insan hakları ne de sözde olup da özde olmayan kimi cafcaflı yaftalar kurtarabilir. Tarih, bu türden nice tiranlar, krallar, firavunlar, sezarlar, sultanlar gördü. Dün görüldü, bugün de görüyor duyuyoruz onların ne kadar acımasız ne kadar tantanalı yaşadığını.
Ne ki görüldüğü, bilindiği ya da sanıldığı gibi var olan sözde ‘devlet düzenleri’ ise nice ‘maddi çıkarlar’ peşinde koşarak; ‘benim adamlarım iyidir’, ‘en iyisini, en doğrusunu ben bilirim’ dayatmaları ile tutunmaktadırlar dünyaya. Bu nitelikte nice yıkıntılar gördük; yıkılacak olanları da göreceğiz kısmet olur ise.
Kısaca çoğu siyasi gelişmelere ya da kendinden menkul dayatmalara bütün insanlık maceralarını da kapsayacak bir biçimde TARİH ve UYGARLIK BİLİNCİ ile bakılmalıdır.


E N D Ü L Ü S'E A Ğ I T

Ebu'l - Bekâ Er - R İ N D İ

Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu
Niçin bunca gurur maldan, mülkten, adtan sandan insanoğlu.
Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.
Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşlik, bir gün bulutlu.

Bu dünya kime kalmış, yaramış ki kalsın yarasın sana da.
Yok hiçbir çizgisinde bu yeryüzünün ölmezlik rengi ve ölmezlik kokusu
Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür:
Geri döner, paralar sahibinin zırhını, kılıçlar ve kargılar iIeri doğru işlemez oldu mu.

Zaman bu, ona ne kılınç kını dayanır, ne meşhur kaleleri sultanların.
Kınlar eskir, kaleler çürür, o kaleler dünyanın en sarp yurdu
Gımdan olsa da; Gımdan, şahin bakışlı ve kartal duruşlu.
Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemen'in?
De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?

Şeddad'ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,
Sâsaniler'in ebedî sanılan devleti ne oldu?
Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Kârun, hani o dağ?
Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?
Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar.

Bir masal oldu onlar, bir varmış bir yokmuş, bir toz toprak bulutu
O taçlar, o devletler, o mülkler saltanatlar, bir rüyadır artık
Her biri, hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.
Gün oldu, zaman denen yaman er, sağa döndü
Dara'yı uçurdu bir vuruşta; Sola döndü Kisra'yı.

Kisra'yı ne takı, ne sarayı kurtarabildi, korudu.
Saltanatının yeller esti yerinde yellere hükmeden
Süleyman'ın; Şiddetinden ötürü Sâb denen münzirse, don vurmuş ağaçlayın kurudu
Zamanın fâciaları çeşit çeşit türlü türlüdür:
O ne zengin fâcia bezirgânı!
İki burçlu bir kaleyse o, sevinç bir burcu, hüzün bir burcu.

Her fâciayı unutmak mümkün, olup biten bütün bunları unutmak olabilir
Ama İslâm'ın başına geleni avutacak ne bir neşe olabilir, ne unutturacak bir korku.
Endülüs'e öyle bir felâket çöktü ki, yok bir eşi.
Dehşetinden Medine'de Uhud, Necid'deki Şehlan dağları yerinden oynadı,
Bir deprem ki, yer yarıldı arz boyu.

Ah! Yarımadada İslâm'a göz değdi, yağdı belâ yağmur gibi.
Şimdi o canım Endülüs şehirlerinde, İslâm'ın ne namı var ne nişanı;
Sanki hiç olmamıştı, sanki baştanberi yoktu.

Belensiye'ye bir sor, Mürsiye'nin hali nicedir?
Şâtibe'nin başına gelenler? Ceyyan ne oldu?
Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba.

Bilginlerinin adı ta uzaklarda çınlayan Kurtuba'ya ne oldu?
Nerede Hıms'ın o ışıklı, o aydınlık bahçeleri, güneşi tazeleyen bahçeleri.
Tükendi mi çılgın çılgın akan şeker gibi tatlı nehirlerinin suyu?
Endülüs binasının temelinde birer köşe taşıydı bunlar
Bu güzelim vatan köşeleri kül haline geldikten sonra yaşamak boşun boşu,
İnsan yaşamaya ne borçlu?

Yüce İslam, yârinden ayrılmış bir genç gibi.
Güçlü bir genç gibi, sessiz fakat gözünde gözyaşı dolu.
İslâm'dan boşalıp inkâr karanlığıyla dolan Endülüs için,
Ulu İslam, karalar bağladı, gece gündüz yas tuttu
Cami kilisedir artık, hilâl yerine haç asılı
Nur yüzlü ezan yerine, bitmeyen bir çan sesi, bir baykuş uğultusu...

Mihraplar ki taştandır, minberler ki ağaçtan,
Canlı cansız ne varsa bu hâle inledi durdu.
Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde, günübirlik işlere dedikodulara batmış kişi!
Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku!
Ey göğsünü gererek "benim ülkem, saltanatım" diyen, kurumundan geçilmiyenler!

Siz Hıms'ı gördünüz mü?
Hıms'tan sonra hangi vatan verir insana vatan fikrini, duygusunu?
Endülüsün başına gelen felâket tarihin bütün felâketlerini unutturdu;
Ama dünya durdukça unutulmayacak, yâd edilecek bir felâkettir bu!
Ve siz ey yarış yerlerinde şahin gibi uçan,
Yay gibi gergin Arap atlarının üstüne kurulu Süvariler!
Ve siz savaşın karanlığı toz dumanı içinde
Pırıl pırıl kılıçlarını savuran kahramanlar ordusu!
Ve hele siz denizaşırı ülkelerde, bin nimet içinde,
Saltanat içinde muhteşem bir hayat sürenler; bir hayat kesiksiz bir ömür boyu!

Endülüs'ten, Endülüs'ün zavallı halkından var mı haberiniz?
Her yer, onların felâketini duydu, sizin kulağınız sağır, gözünüz kör, kalpleriniz mefluç mu?
Ölen asker, esir kadın, ufuklara bakıp bizden İmdat ummuş beklemişti, son ana dek.
Hiç düşündünüz mü bunu?

Onların sesi, insan olanın yüreğini eritirken,
Siz müslümanlar, onların kardeşi, kayıtsız, halinden memnun ve haz maymunu!
Yürekli, utanan, alçalmaktan korkan, kardeş için can veren kimse kalmadı mı yeryüzünde?

Hakkın yardımcısı, hak peşinden giden, kendini hakka adamış tek kişi yok mu?
Dünyanın efendisiydi bu millet, şimdi dünyanın kölesi.
Neler çekiyorlar?
Yüzleri bile tanınmaz hâle geldi.
Yarabbi ne kaderdir bu!
Kendi yurtlarında bey idiler, şimdi küfr ülkesinde uşak.

Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?
Alçalışın örtüsü kalın bir gece gibi sarmış dört yanlarını.
Başsız, şaşkın, olup bitene hayrette, gözleri büyümüş, bakışları korkulu.
Sen de şahit olsaydın benim gibi onların
Yurtlarından koparılıp satılışlarına pazarda, ey Tanrı kulu.
O hıçkırıklar senin de aklını komazdı yerinde benim gibi.
Canı vücuttan çeker gibi ayırdılar anadan yavrusunu.
Ya o kızlar ki, yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki.
Ve sabah bir dağ ucundan yeni çıkan bir güneşin masumluğu
İçindeki o Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip götürdüler.
Kirli yataklarına.
Haykırışları yırttı gökleri.

Yürekleri parça parça, babalarsa kan kustu.
Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi yeter anlattıklarımın:
Eğer o yüreklerde İslâmdan ve imandan bir eser varsa elbet ey Tanrı dostu!

Ebu'l-Bekâ Er-Rindi (Tercüme: Sezai Karakoç - İslam'ın Şiir Anıtlarından- Diriliş Yayınları. İst. 1985, s. 85)


Alıntı Yeri: KARAKUTU http://www.karakutu.com/frmt2589/endulus-e-agit