11 Ağustos 2013 Pazar

Bakan Kılıç ne kadar haklı?

Ömer Faruk Yılmaz
Toplum Bilimci Yönetmen
11.08.2013 Güncel Hukuk Sosyolojisi

  

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç (Samsun 1972)




AKP'nin en genç bakanı 1972 doğumlu Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, bugün bir gazetede yayınlanan röportajında Gezi Parkı eylemleri üzerinden, 'Futbol taraftarı arasına siyasi nifak sokanlar, bedelini öder. Kanunda bedeli neyse. Stadyumlar siyaset yeri değil' uyarısında bulunmuş.
Çoğumuz gibi siyasete düşkün yurttaşımızdan Suat Duymaz onun bu sözü karşısında dayanamamış, sanal ortamda:

'İnsanlar demokratik protesto haklarını her yerde, her zaman, her zemin içinde şiddet olmadan yaparlar. Ne siz ne de başka bir güç engel olamaz'(08/11/2013 13:30) yorumunda bulunmuş haklı olarak.

Bence Bakan Kılıç’ın ‘siyasi nifak sokanlar, bedelini öder’ çıkışı oldukça tartışmalı bir gündem yaratacak. Yürürlükteki yasalarda böyle bir suç tanımı ve ilgili yaptırımları olmasa gerek. Ayrıca düşünceme göre ne İnsan Hakları ne de Demokrasi 'aba altından sopa göstermek' demek değildir.

Kör topal demokrasi ile nereye kadar gidilebilir?

Biliyoruz ki Osmanlı’dan bugüne bu gibi nice kısıtlamalar ve sansürler ile yana yakıla geldik.
Düşünceye karşı düşünce ile karşılık verememek gibi bir açmazdan dolayı orta yolda buluşulamadı.
Sorunlarımızı ne meydanlarda ne meclislerde ne kahvelerde ne parklarda ne de basında gerektiği gibi konuşamadık, yazamadık. Kapalı toplumun içe dönük kişileri olarak belirgin yapılanmalarından dolayı Sultan 2. Abdülhamid ile Mustafa Kemal Atatürk'ten başka ne lider çıkartabildik ne gerekli sermaye birikimi ne yeniliklerin keşfi ne de kendi buluşumuz olan bazı teknolojiler yaratabildik. Bazı alanlarda vasatın üstünde bir montajcı, bazı alanlarda başarılı tüccar, yine bazı alanlarda kimi başarıları yakalayan müteahhitler olabildik ancak. Ne yazık ki eğitimde, sanayileşmede, madenlerin işletilmesinde ve hukuk yaratabilmek konularında döküldük.

Batı’nın yarı sömürgesi Hasta Adam Osmanlı’daki ağır aksak Meşrutiyet denemelerinden sonra eriştiğimiz Cumhuriyet düzeni içerisindeki kör topal demokrasi uygulamaları ile Batı'nın kıskacında bir açık pazar olarak kendi kendimizi yiyerek ya askeri ya da siyasi darbelere teslim olduk gidiyoruz bir meçhule. Bu süreçler boyunca sağlıklı bir hukuk düzeni tutturulabildiğini söylemek ise çok zor. Bu konuda eğer bir mihenk taşı olarak görülebiliyor ise İç Hukuk adını verdiğimiz TBMM kaynaklı hukuk kuralları ile ulaşılan bazı yargı kararlarının AİHM nezdinde ne gibi yaptırımlara uğradığını anlayabilmek için olan bitenleri görmek yeter bence.


Oysa toplumun her katında bulunan eleştirmek ve eleştirilmek siyasetin içinde de var olan bir gerçek.
Yoksa Bakan Kılıç ya da kendisi gibi düşünen bazı siyasetçiler eleştirilmek yerine sürekli olarak alkışlanmak mı istiyor?
Biliniyor ki her kişi gibi siyasetçilerin de sevenleri olduğu gibi sevmeyenleri de olur.
Kimi sevgisini, muhabbetini gösterir kimi ise tepkisini ve nefretini.
Bunu önlemek ne mümkün?

Yeter ki atalarımızın vurguladığı, ‘ifratla tefrit’ bakımından bazı aşırılıklara saplanılmasın, ölçü kaçırılmasın.
Yeter ki kişiler düşüncelerini, hiç kimsenin kafasını gözünü yarmadan özgür bir biçimde dile getirebilsin.
Onların bu eylemlerini ortaya koyabilmeleri için ‘devlet’ denilen güçlü örgütlenme gerekli her türlü tedbiri almak zorundadır.
Aşağıda açıklamaya çalışacağım gibi h u k u k buna, ‘devletin pozitif yükümlülüğü’ diyor.
Eğer bir devlet yurttaşlarına, özgürce eleştirmek ve tepki koymak haklarını tanıyamıyor ise o toplumdan ya da toplum kesimlerinden çekeceği vardır, demektir.

Siyaset yapmak herkesin hakkıdır

Soruna açıklık getirmek bakımından
Türkiye’de de uygulanması gereken AİHM'de yargılanan  bazı davalar kapsamında sekiz kararları ilhinize sunmak istiyorum:
Varan Bir:
Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir.
Hükümet daha fazla eleştirilebilir.
Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir.

(Castels / İspanya Davası 23 Nisan 1992), Aksoy / Türkiye Davası 10 Ekim 2000).

Varan İki:
Politikacılar daha fazla eleştirilebilir.
(Lingens / Avusturya Davası 8 Temmuz 1986, Oberschlick / Avusturya Davası 23 Mayıs 1991).

Varan Üç:
Yargı mensupları da eleştirilebilir.
(De Haes ve Gijsels / Belçika Davası 24 Şubat 1997, Perna / İtalya Davası 25 Temmuz 2001).

Varan Dört:
Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir.
(Sürek ve Özdemir / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Beş:
Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir.
(Sürek / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).
Varan Altı:
Beyanın nasıl bir topluma yapıldığı önemlidir.
(Gerger / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Yedi:
İfadenin nasıl açıklandığı önemlidir.
(Karataş / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Sekiz:
İfade özgürlüğünü sağlamak konusunda devletin pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır.
(Özgür Gündem / Türkiye Davası 16 Mart 2000).

AİHM’nin yukarıdaki kararlarından bir kaçının Türkiye’deki hukuk uygulamalarını reddederek uyulması gereken Batı Hukuku kararları olduğunu da belirteyim.

Eleştirelim, tartışalım, bağırıp çağıralım yeter ki
terör olmasın
 
Evde, işte, yolda olduğu gibi siyasette de herkesi mutlu etmek zor.
Bu yüzden kişiler eleştirilere açık olmalı, karşısındakilerle konuşarak çözüm yolları aramalıdır.
Her tartışmanın, her siyasi çekişmenin sonunda bir ‘çatışma’ öngörmek ilkelliktir.
O gibi ‘çatışma’ durumlarında güvenlik güçleri gereğini yapar.
Olası bir çatışma durumundan önce kişiler eleştirmek ve düşüncelerini açıklamak hakkını istediği yerde dillendirebilir.
Yeter ki o sözlerde kimseye küfür olmasın, hakaret olmasın.
Biliniyor ki TBMM’de onaylanarak uygulamaya konulan bazı yasalardaki açmazlardan dolayı Türkiye yıllardan beri AİHM nezdinde ‘mahkûm’ edilmektedir.
Bakan Kılıç’ın yukarıdaki açıklamasında yer alan, ‘Futbol taraftarı arasına siyasi nifak sokanlar, bedelini öder’ sözü yalnızca ‘futbol’ alanında çıkabilecek ‘siyasi nifak sokmak’ deyimi, sporun diğer alanlarındaki söylemlere karışılmayacakmış gibi bir anlam da taşıyor.

Doğrudur, her kişi yapmış olduğu eylem ve sözlerden dolayı, ‘Kanunda bedeli neyse’ karşılığını görür. Ancak avukatlık ve gazetecilik de yapmış olan Bakan Kılıç’ın, ‘Stadyumlar siyaset yeri değil' açıklaması ise Türkiye’de nerelerin siyasete açık nerelerin siyasete kapalı olduğu gibi bir tartışmayı da doğuracağı için bu konudaki yasal boşluk nedeni ile sanırım yeni yasama yılında TBMM’de Yeni Spor Yasası adlı bir yasa tasarısı tartışması başlayacaktır.

Bence kişilerin siyaset yapma özgürlüğü kutsal mekânlar dışında hiçbir yer sınırlaması olmadan uygulanmalıdır.
Yeter ki o kişiler kimi ayrılıkçılar ile terör yandaşları gibi SİLAHA ÖVGÜ, GÜVENLİK GÜÇLERİNE SALDIRMAK, CAN ve MAL GÜVENLİĞİNİ ORTADAN KALDIRMAK, TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI ve ÜLKENİN BÜTÜNLÜĞÜNÜ BÖLMEK gibi iğrenç eğilimler taşımasın!

Eğer kişiler herhangi bir konuda tek tek ya da topluca tepki göstermeseler iktidarlar uygulamalarının nasıl sınayabilecekler?
Bazı yönleri ile siyaset bir etki tepki alışverişi ile orta yolu bulmak ve toplumda uzlaşma sağlayarak ilerlemek olduğuna göre Bakan Kılıç’ın yukarıdaki sözleri özellikle spor taraftarları arasında olduğu kadar hukuk alanında da yeni tartışmalara yol açacaktır.

Ne olur nerede olur ise olsun yeri geldiğinde siyaset konuşalım.
Yeri geldiğinde tek tek ya da topluca siyaseti da sorunlarımızı da tartışalım.
Siyaseti de ticareti de şeffaflaştırmak ve çatışmaları en az indirebilmek için bağırıp çağıralım.
Yeter ki ‘arkadan adam öldürmek’ demek olan; telsizli, uzaktan kumandalı, silahlı, bombalı, dürbünlü o iğrenç terör olmasın.

Kaynak



Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 4 Kasım 1950'de İnsan Hakları Bildirisinde bulunan hakları topluca güvence altına almak için Avrupa Konseyi üyelerinin üzerinde anlaştıkları metindir.
Avrupa Konseyi’nin bu anlamda ilk adımı 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan ve 3 Eylül 1953’te yürürlüge giren “İnsan Hakları ve Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS)”'dir.

Önemi

Demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik haklarin korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren “Avrupa Sosyal Şartı” izlemiştir. Türkiye 18 Mayıs 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, Avrupa Konseyi üyesi 187 devlet tarafından onaylanmıştır. (Alıntı yeri: tr.wikipedia.org)

9 Ağustos 2013 Cuma

‘Yalançi, yalançi’ ya da Kürtçe sorunu



Ömer Faruk Mencikyılmaz
Toplum Bilimci Yönetmen


 (Sanal ortamdan alıntıdır)

Kuzey Irak Kürtçesi özentisi içinde olmak

Geçtiğimiz yıllarda sanal içerikte gazetecilik yazarlık da yapan Adıyamanlı bir öğretim üyesi yurttaşımızı (adı sanırım Hidayet idi) GAP, bölgesel kalkınma, demokrasi, özgürlük, hukuk, eğitim ve yöresel olduğu kadar ulusal içeriklerde de kalıcı yazılarını okurdum. Sanırım uzun bir süredir yazmıyor olacak ki Milliyet Blog yazarlarının yazılarını sıralı döndürülmesi sırasında ona rastlayamıyorum. 2009’da olabilir, aklımda kaldığına göre bir gün onun, diğer makalelerinde olduğu gibi yine konuşur gibi yazmış olduğu o güzel makalesinde bulunan şu sözlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Onun:
‘Malum ben de köken olarak Kürt’üm.
Ama gerçek bir Türkiye sevdalısıyım.
Çok da güzel Kürtçe konuşurum.
Adıyaman şivesi olanı konuşurum.

Bazılarına bakıyorum da kuzey Irak Kürtçesine özenti duyuyorlar.
Ben bunları da şiddet ile kınıyorum.
Madem özümüzün kökümüzün mücadelesini veriyoruz diyorsunuz,
Aslınıza, köklerinize ihanet etmeyeceksiniz.
Köklerinizin anne ve babanızın, dedelerinizin konuştuğu şiveyi konuşacaksınız.
Maalesef şimdi konuştuğunuz veya taklidini yaptığınız şiveyi annelerimiz anlayamıyor.
Kürt sorunu bu dili konuşmak ise buyurun konuşun.

İstediğiniz şiveyi konuşun.
Kimse size engel olmuyor.
Ana dilde eğitim dediniz de aklıma geldi.
Birkaç yıl önce Batman ‘a bir ziyarete gitmiştim.
Bu ziyarette bir bina gösterdiler;
Burası Kürtçe dil kursu.
Sevindim.
Demek insanlar Kürtçe yazı yazmayı ve edebiyat öğreniyorlar diye.
Söyleyen arkadaş yok abi ya dedi.
Adamalar iflas etti
Kimse kursa ilgi göstermedi ve bu günlerde kapatıyorlar, dedi.
Hayret bir şey değil mi?
Yıllarca bir şeyin mücadelesini veriyorsunuz ve elde ediyorsunuz.
Ne mutlu size diyeceğim ama elde etiğinizin kıymetini bilememişsiniz.
Kürtçe eğitimde de aynı şeyler olacaktır’ düşünceleri sanırım bugün de geçerliğini koruyor. Gerçi aradan geçen süre içerisinde, sorgulanma ve yargılanma sırasında kişilerin kendilerini ifade etmek istedikleri dillerde konuşmalarına imkân tanıyan yasanın onaylanması gibi olması gereken bir açılımın sağlanmışlığı da sanırım bu konuda dertli olan yurttaşlarımızın yüreğine su serpmiştir. Gerçekte mezra, kom gibi yerleşim yerlerinden kentlere kadar özellikle Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türkçe bilmeyenlerini de görmüş olsam da onların Türkçeyi hiç anlamadıklarını sanmak bir yanılgıdan başka bir şey olamaz, diyebilirim.

Onun bu samimi açıklamalarına cevap veren Diyarbakır doğumlu Şemsettin Murat adlı yazarımız da, ‘Bir kısım Kürt Suriye'de, bir kısım Kürt İran'da, bir kısım Kürt Irak'ta. Yani o ülkelerin dillerinin etkileriyle bozulma var, anlaşılmazlık var’ diyerek Kürt kökenli yurttaşlarımızın anne babalarından öğrendiği ve belki bugünkü kentleşme yüzünden yarıdan azının evlerinde bile konuşmadığı Kürtçe ya da Kırmançça ile diğer lehçelerin içinde bulundukları değişime de vurgu yapıyordu.  Kürt kökenli yurttaşlarımızın bir bölümüne göre ise Kürtçe bir ‘uygarlık’ dilidir. Bazı noksanları olsa bile lehçeler arasındaki farklılıklar o kadar da abartılacak bir şey değildir.

Yaşlı kadın, ‘Yalançi! Yalançi!

Yıl 1995. Gece on suları. Emniyet Genel Müdürlüğü Foto Film Müdürlüğü ile TRT Ankara TV olarak ortak bir belgesel çekiyoruz. İstanbul’da Fatih Polis Karakolundayız. Resmi yazımız önceden gittiğinden ve telefonlar da görüştüğümüzden kaçta geleceğimiz de bilindiğinden kameraman arkadaşlar dışarıda sigara içerlerken, nöbetçi polis yetkili ile görüştükten sonra çıkarken ‘Buyurun’ diyerek benim içeriye girmemi istedi. Açık olan geniş kapının önünde durduğum için içeride ne olup bittiğini görebiliyordum: Otuz yaşında var ya da yok diyebileceğim yetkili komiser, otuzunu aşmış birisini dinliyordu. Ben içeriye girerek yetkilinin gösterdiği koltuğa oturdum. İçeride yaşı yetmişi aşmış başı sarıklı bir kadınla yaşları yirmiyi geçkin, başları renkli yaşmaklı iki de bayan vardı. Ayaktaki az sakallı delikanlı bin dereden su getirerek, oturdukları koltukta onu can kulağı ile dinlemekte olan o yaşlı kadın ile ona yakın oturan genç bayanı da göstererek kendisine iftira attıklarını öne sürüyordu. Bir ara komiser, ‘Peki, bu anlattıkları doğru değilse ne yapacaksın yarı mahkemede’ diye sorunca o, ‘doğrudur efendim’ diyerek yemin üstüne yemin etmeye başladı. Genç komiser, ‘Bu söylediklerini ona da anlat bakalım sana ne diyecek’ dedi. Sakallı genç de, ‘Ona kaç sefer anlattım, Anlamıyor. Kızı ile birlikte hep beni suçluyorlar’ dedi. O sırada o yaşlı kadın kendisinden beklenilmeyen bir çeviklikle ayağa kalkarak, yüksek sesle, ‘Yalançi! Yalançi!’ diye bağırmaz mı?

Kürtçe bir uygarlık dili midir değil midir?


Yukarıda kendimce kısaca anlatmaya çalıştığım gibi Kürtçe lehçelerinin içinde bulunduğu değişim ile kentleşme sürecine de bağlı olarak uygulamadaki Kürtçe lehçeleri, eğitim dilinin Türkçe olması yüzünden korkarım birkaç kuşak sonra daha bir unutulacaktır. Kimilerine göre bu sorun olası bir ‘özerklik’ ya da ‘devlet’ oluşumu içerisinde üç beş yıl, bilemedin on yıl içerisinde çözülebilecek bir iştir! Bu bağlamda Terör Örgütünün ‘ayrılıkçı’ söylemleri ile AK Partinin ayak diretmesine rağmen bir gün gereğini yapacağının umulmakta olduğunu söyleyenler de var.

Kimine göre ise TC’nin eğitim kapsamında Kürtçe’yi (elbette hangi Kürtçe lehçe, diye de sormak gerek) ‘seçmeli ders’ olarak okullarda öğretmeye başlaması ile de bu sorun zaman içerisinde çözülebilecektir. Öte yandan biliyoruz ki Kürt kökenli olup da büyük kentlere göçmüş olan kişiler ana dillerini unutmamış olsalar bile çocukları ile torunları ya birkaç cümle kurabiliyor ya da Kürtçe öğrenmek istemiyor. Bu gerçeği geçtiğimiz yıllarda öğrendiğim gibi geçenler karşılaştığım bir yurttaşımızla konuşurken söz dönüp dolaşıp Kürtçe’ye geldiğinde yine bu gerçeği dile getirdiğini öğrendim ondan da.

Bence sorunun bir de Kürtçe konuşup, anlaşmak ve yazmak yanında Kürtçe’nin sayı sisteminin Farsça olması bakımından, eğer eleştirmek gerekir ise var olan çelişkinin özellikle gençler üzerindeki etkilerini hiç düşünebiliyor muyuz? Kısaca Kürtçe konuşuyor ya da yazıyorsunuz ancak sayı sayarken ve hesap yaparken Farsça kullanıyorsunuz, çelişik olan durum bu işte. Hiç unutmam 1991’de bir gün program konuğum olan Adıyamanlı Yusuf Ç. adlı yeni bir tanıdığım, kendisinden üç beş yıl önce tanıştığım Şanlıurfalı meslek odası başkanı ve daha önceki yıllardan birbirini tanıyan İsmail D’ye konuştukları konu gerektirdiği için dedi ki, ‘İsmail Bey, sen hesap adamısın. Peki, senin o iş hesaplarını Kürtçe yapabilir misin’ diye sorduğunda o da, ‘Haklısın. Yapamam’ demişti.

Sorunu Türkçe açısından düşündüğümüzde bile bugün konuşup yazdığımız Anadolu ya da Batı Türkçesinin yaklaşık sekiz yüz yıllık bir gelişme süreci yaşamış olduğunu da unutmamalıyız diye düşünüyorum. Elbette diller, lehçeler ve ağızlar günden güne gelişecektir. Ne var ki bugün bile var olan bazı diller, ya kendilerine bağlı ağızları ve lehçeleri değiştirerek egemenlik kuruyor ya da kendisine bağlı ağızlar ile lehçeler günden güne yok olmaya başlıyor. Bu bağlamda ‘eğitim dili çok önemlidir, zaman içerisinde o pek güvenmediğiniz ağızlar, lehçe hatta egemen bir dil de olabilir’ diyorsanız çağımızdaki egemen dillerin bilim sanat, edebiyat ve müzik alanlarındaki egemenliklerinin kolay kolay yıkılamayacağını da kabul etmemiz gerekiyor bence.

'İki Dilli Türkiye' mümkün müdür?

Kürtçenin kökenleri anlamında geçtiğimiz yıllarda Arapça, Farsça ve Türkçe dil bilim ve anlam bilim uzmanları yanında Sümerce, Elamca, İbranice ve Büyük İskender ile onun komutanlarından Selevkos’un kendi adı ile kurduğu o büyük imparatorluktaki Grekler ile Makedonların dillerinin Kürtçeye etkileri olmuştur. Kaldı ki Kürtlerin kökenini ve bazı aşiret adlarının öz be öz Türkçe olduklarını bir yana bıraksak bile sorunun dil, lehçe ve ağız açılarından tartışılması ile Kürtçe bir uygarlık dili midir değil midir, sorusunu da içeren kaygımız bitmeyecektir.
Bu bağlamda şunu da belirteyim: 2010 yılında değişik kaynaklardan alıntılar ile yazmış olduğum İki Dilli Türkiye başlıklı üç bölümlük bir yorumlamamı gözden geçirerek, yeni eklemeler ille birlikte yayınlamak istiyorum.

Gelecek yazı: Çözüm Sürecini kim yönetiyor?

Konu ile ilgili iki haber:

29.09.2012 yayınlanan birinci haber:

Habertürk TV'de katıldığı programda gündeme dair açıklamalarda bulunan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç , Türk Dil Kurumu'na Kürtçe sözlük hazırlanması için talimat verdiğini söyledi.
30 Eylül'de gerçekleştirilecek AK Parti kongresinde Kürt sorunu ilişkin yeni açıklamaların yapılacağını belirten Arınç, şöyle konuştu:

"TÜRKÇE-KÜRTÇE SÖZLÜK İÇİN EMİR VERDİM"

"Türkiye'de birtakım şeyler yapılıyor. Hem de geçmişte idamlık suç olan şeyler yapılıyor. Ret, inkar politikaları geçmişte kaldı. Şimdi artık bir insan kendi kimliğini nasıl rahat ifade edecekse, onun insan haklarına yönelik tüm haklarını veriyoruz. Örneğin Türkçe-Kürtçe sözlük yoktu. Türk Dil Kurumu'na öncelikle öğrencilere yönelik bir Kürtçe-Türkçe sözlük yapılması emrini verdim. Bundan sonra daha kapsamlı bir sözlük hazırlamak için bilim kurulu oluşturdular. Başbakan Erdoğan, kongrede milli birlik ve kardeşliği güçlendirecek yeni açıklamalar yapacak."

(Alıntı yeri:  http://www.ensonhaber.com/turkce-kurtce-sozluk-geliyor-2012-09-29.html)

30.11.2012 günü yayınlanan ikinci haber:

Kürtçe eğitime destek verecek olan ve alanında ilk olma özelliği taşıyan Mirkan Birkan imzalı sözlük yayınlandı


İngilizce, Almanca, Japonca derken şimdi de Kürtçe… Kürtçe eğitme destek verecek sözlük yayınlandı. Alanında ilk olma özelliği taşıyan sözlüğün yazarı Mirkan Birkan…
önkapak.jpgBirkan hazırladığı sözlüğü Kürtçe dili ile ilgili bundan sonraki çalışmalara temel oluşturması ve Anadolu'nun daha yaşanabilir bir hale gelmesine bir nebze olsun katkıda bulunması amacıyla hazırladı.
KİTABIN AMACI

Kürtçenin Kurmanci lehçesinde hazırlanan ve sosyal yaşamda sıkça kullanılan sözcüklerin yanı sıra ilerleyen ve gelişen dünyayla birlikte ortaya çıkan güncel sözcükleri de içeren bu sözlük Kürtçeye ilgi duyan tüm yaş ve iş gruplarının yanısıra, okullarda ya da özel kurumlarda verilen Kürtçe derslerinin ve üniversitelerin Kürt Dili Edebiyatı ve Kürtçe Öğretmenliği bölümündeki öğrenci ve akademisyenlerin ihtiyaçlarını karşılayabilecek kitap yayınlandı.
SÖZLÜĞÜN İÇERİĞİ
Sözlük, alfabetik sıra ile hazırlanmış Türkçe-Kürtçe (6000den fazla sözcük) ve Kürtçe- Türkçe(5000den fazla sözcük) olarak iki ayrı bölümden oluşuyor.
Kürtçe Alfabesi ve seslerin okunuşu hakkında verilen açıklamalar ve örneklemelerden sonra, okuyucuların rahatlıkla öğrenebilmesi için günlük yaşamda herkesin ihtiyaç duyabileceği ve sıklıkla kullanılan “Günler-Aylar- Sayılar-Renkler- Sebze-Meyve İsimleri-Ülke Ve Milliyet İsimleri- Kürtçe İsimler” gibi bazı kelime gruplarını içeriyor.
screen-shot-2012-11-30-at-4.39.25-pm.pngAyrıca sözlüğün sonunda, yine okurların pratik bir şekilde faydalanabilmesi için Türkçe-Kürtçe alfabetik sıra ile hazırlanmış 200den fazla fiilin yer aldığı fiil listesi bulunuyor.

MİRKAN BARAN KİMDİR?

Güzel Anadolu'nun çeşitli coğrafyalarında uzun yıllar "Anadolu’yu yaşayan" biri olarak, çeşitli vesilelerle Amerika, Rusya, Ukrayna, Ermenistan, Gürcistan, İran gibi çeşitli ülkelerde uzun süre bulunan yazar, toplumsal gözlemlerine ve tecrübelerine dayanarak, eleştirel bakış yoluyla, Doğu ve Batı kültürlerine ilişkin fikirlerini içeren eserler yayınladı. Eserlerinde, Modernizmin, sadece Anadolu insanı üzerinde değil, yeryüzündeki tüm insanlar üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini anlatan "insan" temelli öğeler ağırlık basıyor.

Örneğin, kendi ifadeleriyle, globalleşme denilen algının "neden sadece Batılı, neden Hristiyan ve neden Liberal olduğu" sorusu, yazarın eserlerinde cevabını en çok aradığı sorulardan biridir. "İnsana, sadece insan olduğu için değer veren", "Yaratılanı Yaradan'dan ötürü seven" bir anlayışa sahip olan yazar, insanın yeri geldiğinde meleklerden bile üstün olabileceğinin, fakat bazı insanların bazı davranışlarıyla şeytana bile rahmet okutacağının altını eserlerinde önemle çiziyor.
Anadolu'nun ismi haritalarda bile olmayan bir köyünde doğduktan sonra, çok başarılı bir eğitim hayatının ardından, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ni bitirip, insanlara ve insanlığa bir nebze olsun katkıda bulunabilmek amacıyla, okuyarak, araştırarak, hepsinden önemlisi “yaşayarak” akademik alandaki çalışmalarına devam ediyor. Mirkan Baran, Siyaset, Sosyoloji ve Eğitim üzerinde uzun süren çalışmalar ve deneyimler sonucu, daha çok toplumsal sorunlar ve algılar üzerinde eserler yazıp, algının, olgunun önüne geçmesini engelleme çabası doğrultusunda yazarlığa adım atmıştır.

Son olarak “Siirt Okuyor” kampanyasına yaptığı 1000 kitap bağışıyla tüm yazarlara örnek olan Baran, eserlerini "çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz" düsturundan yola çıkarak, herkesin sıkılmadan okuyup anlayacağı bir şekilde, zihinleri bulandırmadan, kısa ve öz bir üslupla yazıyor. Ozan Yayıncılıktan çıkan ve Anadolu’nun daha yaşanabilir bir hale gelmesi için hazırladığı Türkçe Kürtçe Sözlük (FERHENGA KURDÎ – TİRKÎ) Türkiye’nin pratik anlamda ilk sözlüğü.

Yargı Yayınevi'nden çıkan İngilizce Yabancı dil sınavları için hazırladığı son kitabı "KPDS-ÜDS-TOEFL Grammar Test Kitabı"nın yanı sıra, ilk kitabı "Ben Paraya Tap(m)ıyorum" ile, yüzyılın son tanrısı para ve modernizm üzerine müthiş tespitleri oldukça dikkat çeken yazar, "Eğitim (neden) Şart" adlı kitabıyla toplum genelinde, "eğitim şart" söyleminin gerekliliğini eleştirel ve trajikomik bir yolla anlatarak günümüzün "plaza" yazarlarından değil, fakat "halkın içinden bir yazar" olduğunu bir kez daha gösterdi.

(Alıntı yeri:  http://www.habervan.com/egitim/turkiyenin-ilk-turkce-kurtce-sozlugu-yayinlandi-h12773.html)