Bir yıl önce akıcı bir anlatımla Tekeden Teleme Çalmak adlı ilk derlemesini yayınlayan Düziçili Bekir İŞLEK bir ay kadar önce Bir Cerene Av Olmak adını verdiği yeni bir eserle karşımıza çıktı. Konar göçer geleneğine bağlı Karkınlılar ile Haruniye Yörükleri yanında Farsakların ve Tecirliler'in kaynaştığı sulak, ovalık ve çevresi dağlık bir yer Düziçi. Çukurova'nın doğusunda Amanos Dağları'nın arasında köyleri ile birlikte yaklaşık seksenbin kişinin yaşadığı Düziçi Akdenizden yaklaşık üçyüz elli metre kadar yükseklikte olsa gerek.
Çocukluğumdan beri özlemini duyduğum Düldül Dağı'nın doruklarına ilk olarak 2006 yılında tırmanmıştım Çukurovalı yetmiş kişilik bir izci topluluğu ile. Düldül Dağı deyip de geçmeyelim: Anlı şanlı Hazreti ALİ Efendimiz'in atının adıdır Düldül. Çocukluğumuzdan beri biliriz ki Hz. ALİ bir gün atına binip gezerken gökyüznde, bizim bu Düldül Dağı'nı görür. Bir soluklanalım, der Düldül'e. Düldül de öyle yorulmuş, öyle susamıştır ki can havli ile konar üstü karşarla kaplı dağın tepesine. Düldül'ün ayarlarının bastığı yerde nal izlerinin var olduğu söylenirdi. Oysa aradan geçen bin küsür yıl sonra nal izi mi kalır? Gerçekte de Mekke'den bize doğru gelirken Düldül Dağı kadar yüksek bir başka dağ yoktur Akdeniz çevresinde.
Etekleri kesme çalıları ile yüzlerce çeşit otlar yanında cılız çam ağaçları ile dolu Düldül Dağı'nın tepesinden eğer hava açık ise İskenderun çevresi ile Kıbrıs'ın Dik Karpaz Burnu görülür. Düldül'ün doruklarına ulaştığınızda Adana, Kadirli, Andırın, Göksun, Kahramanmaraş ile Gaziantep yönlerine doğru baktığınızda, aklınız şaşar diyemeyeceğim de, dünyanın kaç bucak olduğunu anlarsınız. Bir de anlarsınız ki dünya dört bir yana doğru söbeleşmekte, göz alabildiğine boz bulanık bir yokluk uzanmaktadır ötelere doğru. Diyeceğim o ki Düziçili Bekir Kardeş de en az benim kadar Düldül Dağı tutkunudur. Çünkü o da Pirsultanlı Köyü'nde 1955'te uyandığından bu yana çorbasını içer içmez, anasından babasından ve kardeşlerinden sonra ilk olarak Düldül'ü görür. Ya başında ''pare pare kar'' vardır ya da bulutlar çokuşmuştur tepesine. Özellikle kış aylarında yel üfürür Düldül Dağı bütün Düziçi'ne.
Onun nice özellikleri ve güzellikleri yanında estirdiği fırtınalar yüzünden olsa gerek Hititler; bereketin kaynağı olarak gördüklerinden Fırtına Tanrısı Tarhuntaşşa için bir de heykel dikmişler Asativadaya Kalesi'ne. En az üç bin beşyüz yıllık o kalenin içinde bugün bile dimdik ayaktadır Tarhuntaşşa. Bir konuşmamızda Hititler, Asurlar, Romalılar ile kaynaşarak ''Onlar bizde biz onlarda eridik'' diyerek geçmiş çağların bir özetini de yapan Prof. Dr. Halet ÇAMBEL altmış yılı aşkın bir süredir emek verdiği o topraklarda oturur bugün.
Bizim için Düldül Dağı ile birlikte çevresindeki Dumanlı ve Bozsırt Dağları Düziçi için sulaklık, bereket, yeşillik demektir. Sabun Çayı ile ılıcamız onun eteklerinden çıkar. Ceyhan Irmağı onun yanıbaşından geçerken Berke Barajı ile Aslantaş Barajı'nı doldurur gider Akdenize.
Biz Düziçililer için bu dağlar ile Düldül'ün arkasında bulunan Eğri Düldül gözlerimizin önünden gitmeyen güzelliklerdendir. Yüzelli yıl kadar önce konar göçerlerimizi barıştırmak ve yerleşik hayata geçmelerini sağlamak için at sırtında Osmaniye, Kozan, Kadirli ile Düziçi'ne de gelmiş olan Ahmet Cevdet Paşa'nın da Düldül Dağı için söyleyecekleri vardır:
''Düldül Dağı pek yüksek bir dağ olup çok uzak yerlerden sivri bir tepe gibi görünür. Halbuki ikiye münkasim (ayrılmış) olup, içinden Cihan (Ceyhan) nehri geçer. Bu dağın iki tarafında da vahşi Varsahlar sakin olur (otururlar). Lakin birbirleriyle mülakad etmezler (görüşüp konuşmazlar) ve göçebe aşiretlerden (oymak) korktukları için ovalara inemeyip, (diğer) oymaklar da o dağa çıkamaz olduklarından bu Varsahlar kazmalar ile ziraat (tarım) yaparak ve keçilerini besleyerek geçinirlerdi. İşte bu Düldül Dağı’ndan Beylan Boğazı’na (İskenderun) kadar olan Silsile-i Cibale (sıradağlara) Gâvur Dağı denilir. Yazılı Kaynaklarda bunlara hükümetçe Cebeli Bereket (Bereket Dağı) denilmiş ise de ahili (halk) Gâvur Dağı derlerdi. (Ahmet Cevdet Paşa 1980 s.124)''
Tekden Teleme Çalmak adlı zengin içerikli derlemesinde olduğu gibi Bir Cerene Av Olmak incelemesinde de Bekir İŞLEK : ''Kış sebebiyle Düldül Dağı kükremiş'', ''çıvgın, kar, sepkin'' bizim ellerimizi olduğu kadar Köroğlu lâkaplı Mehmet Demirci'yi de öyle üşütmüştür ki yaya olarak köyüne giderken:
''O sıra bir mağaraya kendini dar atar. Sazını kılıfından çıkarır ve Düldül Dağı ile bu dağın eteğinde Düldül Dağı'na bakan köyleri de katarak aşağıdaki türküyü söyler:
''Düldül Dağı duman alır başına
Dayanılmaz boranına kışına
Bakın gardaş şu Mevlâ'nın işine
Yaz gelince garı süzülür gider.
Çitli, Çotlu, Guşçu köyü dağılır
Bir tarafın Ilıca'ya eğilir
Elbeyli, Garaguz bir köy sayılır
Bülke, Bayındırlı düzülür gider.
Hemenler, âh nere ordan Boyalı
Gümüş, Pirsultanlı buna dayalı
Çerç'oğlu köyü de eder hayali
Bütün araziler bozulur gider.
Gökçayır'dan Alibozlu görülür
Küllüler'den Göllüler'e varılır
Bostanlar'da her çeşidi bulunur
Düziçi önüne yazılır gider.
Toprakkale Dutlu'da Paşa Kalesi
Heç tükenmez âşıkların çilesi
Zorkun, Cebel, Osmaniye yaylası
Gel Çukurova'yı gör Garac'oğlan.
Galecik'de baraj oldu görmedin
Alman Pınarı'n yolun bilmedin
Bahçe dağlarında türkü söyledin
Garşıda Bilâlik var Garac'oğlan.
Âşık Mehmet Gökçayır'ın köyünden
Hepimiz de Garac'oğlan soyundan
Haber aldım yaşlısından beyinden
Senin âşıklığın sır Garac'oğlan.''
Teke, dedik teleme, dedik Düziçi dedik; dönüp dolaşıp çevresinde yaşanılan nice değişimin tanığı Koca Düldül ile çağlar içinden bize ses veren Karacaoğlan'a geldik. Bekir İŞLEK Düziçi halk kültürü ile anılarını da içeren birinci derlemesinde, kendi deyişi ile ''türkü çağırtarak düştüğü'' söz varlığımızın derinliklerine Bir Cerene Av Olmak adlı geniş kapsamlı incelemesi ile bu sefer ''davulları çaldırarak'' yol almaya başlıyor. Mehmet ÖNDER'in 1970'te yayınlanan Bitmez Tükenmez Anadolu adlı eserinde :
''Aldık kalemi ele, Anadolu dedik, düştük yola... Bir söz hazinesine girdik ki sormayın. Ne ben çıkabildim içinden, ne o bitti, tükendi...'' diye yazmış olduğu gibi, Bekir İŞLEK de titiz bir araştırmacı olarak Düziçi ile ilgili çalışmaları Osmanlı Arşivleri'nden Berlin Folklor Müzesi'ne kadar derlemiş bu eserinde. Bir hukuçu olarak, son yıllarda daha çok İngilizler ile dolup taşmaya başlayan Didim'de noterlik yapan Bekir İŞLEK kimdir? Neden tek başına Çatı adlı bir yayınevi kurarak Düziçi Folklor Kitapları yayınlamaktadır? Bunları kendi ağzından dinleyelim:
''Ben, Düziçi’nin Pirsultanlı Köyü 'ndenim. 1955 doğumluyum. Düziçi Öğretmen Okulu’ndan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdim. 1985-l989 yılları arasında Düziçi’nde avukatlık yaptım. 1990 yılında Noterlik mesleğine geçtim. Düziçi’nden ayrıldım. Rahmetli Asaf Ağa (Namlı)'nın, “Demek Almanya’ya gidiyorsun,” sözü hâlen kulaklarımdadır.
Bilirsiniz, Düziçililer için “Yarbaşı İstasyonu’ndan ötesi Yemen kadar gurbettir.” Gurbette, Düziçi hasreti türkülere, davul zurna sesine, bir dakikalık sohbette getirilen birkaç “mesel”e, arkamızı dayadığımız Düldül Dağı’na hasrete dönüşüyordu. Hani biz kestirmeden, en doğal ve yalın bir ifade ile “itler yese de beni, oralara bir yerlere s...a” deriz ya, işte öyle bir hasret! Artık ben Düziçi’ne taşınamazdım ama Düziçi’ni gurbete taşımak fevkalâde mümkündü. Ahmet Güzel’in kahvesinde, büyük caminin avlusunda ihtiyarların “kelimelerin tadına baka baka” sürüp giden tatlı sohbetlerindeki “tını”larda veya Türkiye’de yalnızca bizim abdallarımızın hakkını vererek davul zurna ile çaldıkları bir Ceren’de, Hoylu’nun Ölümüne Ağıt’ta, bir Karacaoğlan türküsünde, bir kına gecesinde anlatılan Öksüz Ali hikâyesinde, Düziçi’ni gurbete taşımak… Bunları derleyip kaydederek, bir yönüyle bunu yapmaya çalıştım.
Bizim de Muharrem Ertaşlarımız vardı, Âşık Veysellerimiz vardı. Kır İsmail’den, Âşık Mahmut’tan geriye ne kaldı? Kır İsmail’in sesi ancak Bizim Radyo arşivlerinde var idi. Şimdi o da yok. Belki Berlin’de, belki Meksika’da1 var ve onlara da ulaşamıyoruz. Ama bizde yok. Bütün Düziçi’ni altüst ettim Âşık Mahmut’tan Turna Teli hikâyesinden başka kayıt bulamadım. Bari yaşayanların, Karayiğit Osman’ın, Âşık Mustafa Köse’nin, İspir Onbaşı’nın seslerini ve anlattıklarını kaydedelim, diye düşündüm ve bir yönüyle de bunu yapmaya çalıştım. Şimdilik yaklaşık 200 CD’lik arşiv oluştu.
Eğri Düldül Efsanesi, Düziçi ile ilgili bir kitapta yer almış oldu. İspir Onbaşı bana Kaplıca ile ilgili bir efsane anlattı. Eğer bu efsane Yunan kültürüne ilişkin olsaydı, som mermer üzerine altın harflerle yazardık. Bu efsane de kitapta yer aldı. Düziçi’nde anlatılıp duran ve herkesin bildiği nice efsane, hikâye ve türkü var ki “elin gâvuru”na ait olsa altın harflerle kaydeder, filmini ayrı, çizgi filmini ayrı yapar; kitabını, CD’sini ayrı basar.
Biz Düziçililer gönlümüz olursa Tekeden Teleme Çalıyoruz; KARACAOĞLAN’ı YETİŞTİRİYORUZ; Köroğlu’nun yedi kolunu, Elbeylioğlu’nu, Âşık Halil’i, Öksüz Ali’yi, hâsılı Türkiye’nin bütün sözlü kültürü, cesametine denk halk edebiyatı ürününü -dileyen ölçebilir-, asırlardır üretiyoruz ve söylüyoruz da, sıra zapt etmeye, kaydetmeye gelince umursamıyoruz ve bütün bunlar zaman içerisinde maalesef kaybolup gidiyor. Benim yapmaya çalıştığım devede kulak! Dileyen daha çok şey yapabilir. Karacaoğlan şiirleri antolojisinin en tafsilâtlısını neden Düziçililer hazırlamaz?
Bu çalışmalarımda beni destekleyen, rehberlik eden ve yıllar önce Düziçi’nde derlemelere başlayıp pek çok kayıtlar yapan, bu kitaba editörlük eden Prof. Dr. İsmail Görkem Hocama burada teşekkür ediyorum.
Bu kitabı, büyük sevgi ve saygı duyduğum, gani gani rahmet dilediğim Mustafa Amcamın (Mustafa Tabakay) görmesini, ne kadar çok isterdim! Ama ne yapalım, baht utansın! ''
Gelecek yazımda Bekir İŞLEK'in Büyük Halk Ozanımız KARACAOĞLAN'ın şiirlerinde anlata anlata bitiremediği 'o ceren'den esinlenerek yazmış olduğu, Bir Cerene Av Olmak adlı çok değerli incelemesini sizlere tanıtmaya çalışacağım.
ANKARA YOLLARI yazmış olduğum şiirlerimin adıdır. Şiirlerimden bir kaçı Mavera, Düziçi,Maki ve Türk Dili Dergisi'nde yayınlanmıştır.Bu başlık altında bazı denemelerim ile Sinop'lu Tales adını verdiğim romanımdan bazı bölümler de bulunacaktır. Eleştirilerinizi beklerim.
24 Haziran 2010 Perşembe
23 Haziran 2010 Çarşamba
''GÖÇ EKİNİ BİÇMİŞ GİBİ''
Be hey Yunus can kaybettim
Canan kaybettim
Ne istersen yok diyorlar
Adalet yok
Çare yok diyorlar
Anladım inadına yaşamak zor.
Kimileri bir Bilge Kağan
Kimileri bir Tonyukuk
Kimileri bir Hz. Ömer
Kimileri de Yusuf Has Hacip olmak ister.
''İnsan insanın kurdu'' olmuş
Para çeker
Ün çeker
Yalan dolan çeker
Tatlı dil çeker
Doğruluk haram olmuş
Sanırsın yer gök titriyor kimileri yürürken.
Saf saf durmuş bir avuç mümin
Haramiler
Cellatlar
İki yüzlüler
Kol kola dizilmişler:
''Nerede hareket, orada bereket''
Dillerde ''ehven-i şer'' şarkıları
Ağızlarda yine ithal sakızlar
''Kıldan ince, kılıçtan keskin'' hüküm yok artık.
''Binbir gece masalları''
Köylerin damında yaşanmaz
''Çıkar dünyası'' birleştirir sizi
Bir parmak bal
Bir küçük umut
Yollarda
''Vur patlasın, çal oynasın'' var yine.
Yayılıyor kula kulluk
Hangi pusu kimi vurur göreceğiz
Diplomat çok
Silah çok
Birlik de ne ki dediler
Hak hukuk Kaf Dağı'nın ardında
Pusunun sürüsüne bereket
Ne Yunus Emre
Ne Hacı Bektaş var
Bîçareyiz
Bîçare.
Artık
Söz yok
Öğüt yok
Adalet olmadan insanı tutmak zor
Kol geziyor tatsız ölüm
Nerede kardeşlik türküleri
Nerede birlikte türküler söyleyen diller?
24 Haziran 2010
Canan kaybettim
Ne istersen yok diyorlar
Adalet yok
Çare yok diyorlar
Anladım inadına yaşamak zor.
Kimileri bir Bilge Kağan
Kimileri bir Tonyukuk
Kimileri bir Hz. Ömer
Kimileri de Yusuf Has Hacip olmak ister.
''İnsan insanın kurdu'' olmuş
Para çeker
Ün çeker
Yalan dolan çeker
Tatlı dil çeker
Doğruluk haram olmuş
Sanırsın yer gök titriyor kimileri yürürken.
Saf saf durmuş bir avuç mümin
Haramiler
Cellatlar
İki yüzlüler
Kol kola dizilmişler:
''Nerede hareket, orada bereket''
Dillerde ''ehven-i şer'' şarkıları
Ağızlarda yine ithal sakızlar
''Kıldan ince, kılıçtan keskin'' hüküm yok artık.
''Binbir gece masalları''
Köylerin damında yaşanmaz
''Çıkar dünyası'' birleştirir sizi
Bir parmak bal
Bir küçük umut
Yollarda
''Vur patlasın, çal oynasın'' var yine.
Yayılıyor kula kulluk
Hangi pusu kimi vurur göreceğiz
Diplomat çok
Silah çok
Birlik de ne ki dediler
Hak hukuk Kaf Dağı'nın ardında
Pusunun sürüsüne bereket
Ne Yunus Emre
Ne Hacı Bektaş var
Bîçareyiz
Bîçare.
Artık
Söz yok
Öğüt yok
Adalet olmadan insanı tutmak zor
Kol geziyor tatsız ölüm
Nerede kardeşlik türküleri
Nerede birlikte türküler söyleyen diller?
24 Haziran 2010
13 Haziran 2010 Pazar
GAZZE AMBARGUSU KALDIRILMALIDIR
Mavi Marmara Gemisi'nde yaşananlar çok acı. Yine evlerimize ''ateş'' düştü. Bu saldırıda hayatlarını yitirmiş olanlara ALLAH'tan rahmet dilemekten başka birşey gelmez elimizden. Gel de yaşanmış olan bu İnsani Yardım Trajedisi üzerinden politika yapma! Bu nedenle olayların gelişmesi ve sonuçları bakımından çok iyi irdelenmesi gerekmektedir.
Her işimizde olduğu gibi bazı somut bilgilerden hareketle ya ağzımıza geleni söylüyoruz ya da o an için, elimize ne geçer ise atıyoruz karşımızdaki kişilerin üstüne. Bana göre Mavi Marmara Gemisi ile birlikte Akdeniz'de buluşan diğer gemilerin GAZZE'ye doğru neden, niçin ve nasıl yönlendirildikleri çok iyi irdelenebilmeli ki tutarlı bir değerlendirilme yapılabilsin. Bir de anlaşıldı ki Akdeniz bizim deniz değilmiş. Bilindiği gibi atalarımızın Devlet-i Ebed Müddet diye nitelediği ''Hasta Adam'' yaftalı Osmanlı Devletimiz bin bir desise ile Batı'nın güdümünde, kökü derinlerde olan bazı nedenler ile parçalandıktan sonra Ortadoğu'da bir İSRAİL Devleti kurulur.
Ne ki bu ''devlet'' yerleşmekte olduğu topraklarda en olmadık sürtüşmede; yurttaşlarına ve komşularına karşı sürekli silah kullanmış. Tıpkı Yunanistan gibi yayıldıkça yayılmış. ''Batı'nın şımarık çocuğu Grekler'' gibi o da, söylentiye ve bazı sağlam delillere göre ABD'nin güdümünde çevre ülkelere ''kök'' söktürmeye başlamış. Onlar sayesinde ki Selçuklu ile Osmanlı'dan bu yana barış içinde yaşayan Ortadoğu milletleri, yapay haritaların da etkisi ile bir süre sonra, birbilerine düşmeye başlamışlar. Mısır, Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ne yazık ki İsrail'in çevreye yaymakta olduğu kavgacılıktan ve silahlanmadan nasiplerini aldılar. Bu açıdan SSCB de pek masum değildir; toprağı bol olsun. Arap ülkeleri arasında, tutarlı bir birliktelik de kurulamadığı için İsrail Devleti'nin her yaptığı yanına kâr kalmıştır.
Bu yüzden de yıllardan beri, gizli ya da açık her türlü karanlık işlerin içerisinde ''İsrail'in parmağı'' olduğu zehabına kapıldık; ister istemez. Çünkü İsrail kapalı bir kutu. Zaman zaman ABD yönetimlerini dinlemediğini de okuyoruz. Gemilerin Aşdod Limanı'na çekilmesinden sonra işler daha da karışacaktı ki hukuk kökenli H.B.OBAMA'nın girişimleri ile olsa gerek, İsrail'in bu hevesi kursağında kaldı. İsrail kendi egemenliğine saldırı olarak gördüğü bu olayı,uluslararası baskıların yoğunlaşması üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu konuda Başbakan R.T. ERDOĞAN'ın çabalarını da inkâr etmemek gerekmektedir. TBMM'de okunan İsrail'in Kınanması Bildirisi de milletin düşüncelerine tercüman olmuştur. Böylece İsrail'in dünyaya karşı sergilemek istediği egemenlik gösterisi, başlamdan bitirilmiştir.
Olayları derinlemesine irdeleyebilmek benim gücümü aşar. Ne ki göz göre göre İHH İnsani Yadım Örgütü'nün içi erzak ve ilâç dolu dört gemiler ile İSRAİL'in GAZZE ABLUKASI'nı yarmak gibi bir çaba içerisine girişmesi, görüldü ki mümkün olamamıştır. Ancak yurt dışında pek çok yardım kuruluşları ile etkin bir dayanışma içerisine girebilen İHH, eğer: Kiralayacağımız gemilere erzakları ve ilaçları dolduralım Akdeniz'e açılalım. İsrail bize vızgelir. Ölümüne GAZZE'ye, diyebiliyor ise, bunun enine boyuna araştırılması gerekir. Çünkü onların bu hevesinden dolayı az kalsın ortalık iyice karışacak, belki de Üçüncü Dünya Savaşı'nın fitilleri ateşlenebilecekti!
Bildiğimiz gibi hiçbir DİN ne intiharı ne de sorgusuz sualsiz insan katlini öngörür. Bu açıdan bakıldığında acımasızlıkta Hitler'in SS birliklerine taş çıkattığı bilinen İsrail kadar, inançlarının uzlaşmacı öğütlerini hiçe sayarak; onların saldırısına çanak tutmuş olanların da takbihi gerekmektedir. Eğer amaç o çirkin ''GAZZE'de ABLUKA ALTINDA'' yaşamaya mahkûm olunmuş bulunan kardeşlerimize yardım etmek ise; bunun yolu ya Uluslararası Kızıl Haç ile Kızılay ya da BM'in bilinen yardım örgütleri ile anlaşmaktır. Bu yolların denenip denenmediği, okuyabildiğim kadarı ile meşkuktur. Kaldı ki İsrail'in yardım malzemelerinin iletilmesi konusundaki titizliğini de geçtiğimiz aylarda gördük.
İsrail'in 1950'lerden beri yutamadığı GAZZE'yi son yıllarda ''Hamas terörü bahanesi ile'' açlığa ve ilâçsızlığa mahkûm etmek istediği ortada. Bu yüzden, bana göre, uluslararas hukuk bu gibi ham hayallere kapılarak öne atılmak isteyenlere bir ders olsun diye Gazze'ye doğru Akdeniz'e açılmak kararlılığını gösterenlerin peşini bırakmayacaktır. Oysa Akdeniz artık bizim değil! Bu yüzden de gelişen olayların öncesi ve sonrası ile 5(N) 1(K) çerçevesinde sağlıklı bir biçimde değerlendirilmesinde yarar vardır. Benzeri araştırma uluslararası örgütlerce ''Hamas terörü'' ile ''İsrail Ambargosu'' için de başlatılmalıdır. Küreselleşen(!) dünyada; sözde de kalsa, bu gibi örgütlenmelerin varlığı, her şeye rağmen yüreklere su serpmektedir, az da olsa. Çünkü biliyoruz ki onları yürekleri ne Balkanlar, ne Karabağ ne Kıbrıs ne Filistin ne Irak ne Afganistan ne de Doğu Türkistan için hop oturup hop kalkar.
O GAZZE ki 1. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Orduları'nın ''Arap yurttaşlarımız ile birlikte'' kanları ve canları pahasına savundukları kutsal bir devletin parçasıdır. Ne ki 7 Aralık 1917 günü İngiliz güçlerince elimizden alınır. O topraklarda olduğu gibi çoğu Arap ülkelerinde, ABD'de bile gördük ki Ortadoğu'daki ortak paydaların en önemli unsuru Türkiye Cumhuriyeti olmadan Ortadoğu Barışı mümkün değildir. Arap Ülkeleri yanında Batı'nın ve BM'in sessizliğine rağmen GAZZE için yıllardan beri uygulanan ''denizden abluka ve her türlü yardımlara karşı ambargo'' insanlık dışıdır. Bu bağlamda KIBRIS BARIŞ HAREKATI için Türkiye Cumhuriyeti 'ne ve KKTC uygulanan ''uluslararası ambargonun ne olduğunu'' çok iyi bildiğimizden, bu gibi uygulamaların ne gibi maddi manevi yaralar açtığını çok iyi biliriz. Bu süreçte ne kadar yalnız bırakıldığımızı biz unutsak bile tarih unutmayacaktır. Sanırım şu an bile KKTC dünyanın en uzun ambargolarından birini yaşamaktadır. Bu yüzden İnsan Hakları Havarileri Başı durumundaki AB kapılarında nasıl süründürüldüğümüzü, sağır sultan bile, biliyor. Batı'nın GAZZE konusundaki duyarsızlığını, bir kaç yürekli gazeteci dışında, çok iyi yordamak gerektiğini düşünüyorum.
Sen ''terörün bataklıklarını''; barışçı ve uzlaşmacı bir anlayış ve hak hukuk çerçevesinde kurutamaz, sürekli olarak silaha sarılır, katliamlar yapar AMBARGO uygularsan, böyle gülünç durumlara düşersin. Hem İsrail içindeki hem de ABD'deki Yahudiler kızarlar sana.
Yine de mutlu ol, yoluna devam et; devlet terörünü artık be İsrail. Çünkü arkanda dünya devleri var. Sen de Ortadoğu'nun jandarması oldun gitti. Nasıl olsa ''meydan'' boş!
Bu yüzden kamuoyumuza ve T.C.Hükümeti'ne düşen tek çıkar yol İsrail Devleti tarafından 2007'den beri acımasızca uygulanan GAZZE AMBARGOSU'nun kaldırılmasını sağlamaktır.
Her işimizde olduğu gibi bazı somut bilgilerden hareketle ya ağzımıza geleni söylüyoruz ya da o an için, elimize ne geçer ise atıyoruz karşımızdaki kişilerin üstüne. Bana göre Mavi Marmara Gemisi ile birlikte Akdeniz'de buluşan diğer gemilerin GAZZE'ye doğru neden, niçin ve nasıl yönlendirildikleri çok iyi irdelenebilmeli ki tutarlı bir değerlendirilme yapılabilsin. Bir de anlaşıldı ki Akdeniz bizim deniz değilmiş. Bilindiği gibi atalarımızın Devlet-i Ebed Müddet diye nitelediği ''Hasta Adam'' yaftalı Osmanlı Devletimiz bin bir desise ile Batı'nın güdümünde, kökü derinlerde olan bazı nedenler ile parçalandıktan sonra Ortadoğu'da bir İSRAİL Devleti kurulur.
Ne ki bu ''devlet'' yerleşmekte olduğu topraklarda en olmadık sürtüşmede; yurttaşlarına ve komşularına karşı sürekli silah kullanmış. Tıpkı Yunanistan gibi yayıldıkça yayılmış. ''Batı'nın şımarık çocuğu Grekler'' gibi o da, söylentiye ve bazı sağlam delillere göre ABD'nin güdümünde çevre ülkelere ''kök'' söktürmeye başlamış. Onlar sayesinde ki Selçuklu ile Osmanlı'dan bu yana barış içinde yaşayan Ortadoğu milletleri, yapay haritaların da etkisi ile bir süre sonra, birbilerine düşmeye başlamışlar. Mısır, Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ne yazık ki İsrail'in çevreye yaymakta olduğu kavgacılıktan ve silahlanmadan nasiplerini aldılar. Bu açıdan SSCB de pek masum değildir; toprağı bol olsun. Arap ülkeleri arasında, tutarlı bir birliktelik de kurulamadığı için İsrail Devleti'nin her yaptığı yanına kâr kalmıştır.
Bu yüzden de yıllardan beri, gizli ya da açık her türlü karanlık işlerin içerisinde ''İsrail'in parmağı'' olduğu zehabına kapıldık; ister istemez. Çünkü İsrail kapalı bir kutu. Zaman zaman ABD yönetimlerini dinlemediğini de okuyoruz. Gemilerin Aşdod Limanı'na çekilmesinden sonra işler daha da karışacaktı ki hukuk kökenli H.B.OBAMA'nın girişimleri ile olsa gerek, İsrail'in bu hevesi kursağında kaldı. İsrail kendi egemenliğine saldırı olarak gördüğü bu olayı,uluslararası baskıların yoğunlaşması üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu konuda Başbakan R.T. ERDOĞAN'ın çabalarını da inkâr etmemek gerekmektedir. TBMM'de okunan İsrail'in Kınanması Bildirisi de milletin düşüncelerine tercüman olmuştur. Böylece İsrail'in dünyaya karşı sergilemek istediği egemenlik gösterisi, başlamdan bitirilmiştir.
Olayları derinlemesine irdeleyebilmek benim gücümü aşar. Ne ki göz göre göre İHH İnsani Yadım Örgütü'nün içi erzak ve ilâç dolu dört gemiler ile İSRAİL'in GAZZE ABLUKASI'nı yarmak gibi bir çaba içerisine girişmesi, görüldü ki mümkün olamamıştır. Ancak yurt dışında pek çok yardım kuruluşları ile etkin bir dayanışma içerisine girebilen İHH, eğer: Kiralayacağımız gemilere erzakları ve ilaçları dolduralım Akdeniz'e açılalım. İsrail bize vızgelir. Ölümüne GAZZE'ye, diyebiliyor ise, bunun enine boyuna araştırılması gerekir. Çünkü onların bu hevesinden dolayı az kalsın ortalık iyice karışacak, belki de Üçüncü Dünya Savaşı'nın fitilleri ateşlenebilecekti!
Bildiğimiz gibi hiçbir DİN ne intiharı ne de sorgusuz sualsiz insan katlini öngörür. Bu açıdan bakıldığında acımasızlıkta Hitler'in SS birliklerine taş çıkattığı bilinen İsrail kadar, inançlarının uzlaşmacı öğütlerini hiçe sayarak; onların saldırısına çanak tutmuş olanların da takbihi gerekmektedir. Eğer amaç o çirkin ''GAZZE'de ABLUKA ALTINDA'' yaşamaya mahkûm olunmuş bulunan kardeşlerimize yardım etmek ise; bunun yolu ya Uluslararası Kızıl Haç ile Kızılay ya da BM'in bilinen yardım örgütleri ile anlaşmaktır. Bu yolların denenip denenmediği, okuyabildiğim kadarı ile meşkuktur. Kaldı ki İsrail'in yardım malzemelerinin iletilmesi konusundaki titizliğini de geçtiğimiz aylarda gördük.
İsrail'in 1950'lerden beri yutamadığı GAZZE'yi son yıllarda ''Hamas terörü bahanesi ile'' açlığa ve ilâçsızlığa mahkûm etmek istediği ortada. Bu yüzden, bana göre, uluslararas hukuk bu gibi ham hayallere kapılarak öne atılmak isteyenlere bir ders olsun diye Gazze'ye doğru Akdeniz'e açılmak kararlılığını gösterenlerin peşini bırakmayacaktır. Oysa Akdeniz artık bizim değil! Bu yüzden de gelişen olayların öncesi ve sonrası ile 5(N) 1(K) çerçevesinde sağlıklı bir biçimde değerlendirilmesinde yarar vardır. Benzeri araştırma uluslararası örgütlerce ''Hamas terörü'' ile ''İsrail Ambargosu'' için de başlatılmalıdır. Küreselleşen(!) dünyada; sözde de kalsa, bu gibi örgütlenmelerin varlığı, her şeye rağmen yüreklere su serpmektedir, az da olsa. Çünkü biliyoruz ki onları yürekleri ne Balkanlar, ne Karabağ ne Kıbrıs ne Filistin ne Irak ne Afganistan ne de Doğu Türkistan için hop oturup hop kalkar.
O GAZZE ki 1. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Orduları'nın ''Arap yurttaşlarımız ile birlikte'' kanları ve canları pahasına savundukları kutsal bir devletin parçasıdır. Ne ki 7 Aralık 1917 günü İngiliz güçlerince elimizden alınır. O topraklarda olduğu gibi çoğu Arap ülkelerinde, ABD'de bile gördük ki Ortadoğu'daki ortak paydaların en önemli unsuru Türkiye Cumhuriyeti olmadan Ortadoğu Barışı mümkün değildir. Arap Ülkeleri yanında Batı'nın ve BM'in sessizliğine rağmen GAZZE için yıllardan beri uygulanan ''denizden abluka ve her türlü yardımlara karşı ambargo'' insanlık dışıdır. Bu bağlamda KIBRIS BARIŞ HAREKATI için Türkiye Cumhuriyeti 'ne ve KKTC uygulanan ''uluslararası ambargonun ne olduğunu'' çok iyi bildiğimizden, bu gibi uygulamaların ne gibi maddi manevi yaralar açtığını çok iyi biliriz. Bu süreçte ne kadar yalnız bırakıldığımızı biz unutsak bile tarih unutmayacaktır. Sanırım şu an bile KKTC dünyanın en uzun ambargolarından birini yaşamaktadır. Bu yüzden İnsan Hakları Havarileri Başı durumundaki AB kapılarında nasıl süründürüldüğümüzü, sağır sultan bile, biliyor. Batı'nın GAZZE konusundaki duyarsızlığını, bir kaç yürekli gazeteci dışında, çok iyi yordamak gerektiğini düşünüyorum.
Sen ''terörün bataklıklarını''; barışçı ve uzlaşmacı bir anlayış ve hak hukuk çerçevesinde kurutamaz, sürekli olarak silaha sarılır, katliamlar yapar AMBARGO uygularsan, böyle gülünç durumlara düşersin. Hem İsrail içindeki hem de ABD'deki Yahudiler kızarlar sana.
Yine de mutlu ol, yoluna devam et; devlet terörünü artık be İsrail. Çünkü arkanda dünya devleri var. Sen de Ortadoğu'nun jandarması oldun gitti. Nasıl olsa ''meydan'' boş!
Bu yüzden kamuoyumuza ve T.C.Hükümeti'ne düşen tek çıkar yol İsrail Devleti tarafından 2007'den beri acımasızca uygulanan GAZZE AMBARGOSU'nun kaldırılmasını sağlamaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)