27 Ekim 2013 Pazar

Prof. Dr. Kuzu'nun 'anadil' söylemi


 

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

Siyaset 10 Ekim '13



Prof. Dr. Kuzu'nun 'anadil' söylemi

 

Prof. Dr. Burhan Kuzu büyük ozan Neşet Ertaş ile (Alıntıdır)


AKP kurucularından ve AKP İstanbul milletvekili Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Burhan Kuzu gözlemlerime göre son bir yıldan bu yana 'gizli bir el' tarafından ekranlardan çekildi. Bilindiği gibi Prof. Dr. Kuzu, AKP yetkililerince Türkiye’de kurulması düşünülen ‘başkanlık sistemi’ için canla başla çalışan tek kişi. Kendisi ayrıca, ‘İstiyorlar diye verecek miyiz?’ söyleminin de sahibi. ‘Gerçekçi ve akılcı’ olarak da nitelenen Prof. Dr. Kuzu TBMM Anayasa Komisyonu Başkanlığı yanında ‘Türkiye’nin ilk ombusmanı unvanını almış’ bir Anayasa Hukukçusu. Bir açıklamaya göre ‘Başbakan Erdoğan’a başbakanlık yolunu açanların başında’ bulunan kişidir.

‘Türk kelimesinden rahatsızlık duymak anlamsızdır’

Prof. Dr. Kuzu, ‘Türk kimseyi rahatsız etmemelidir’ sözünün de mucididir. Ona göre, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar din, dil, ırk ayrımı gözetilmeksizin Türk’tür ve kimse Türk kimliğinden rahatsız olmamalıdır… Maalesef 1980’lerde darbe döneminde Kürtçenin yasaklanması dönemin antidemokratik ruhunun göstergesidir. Türk kelimesinden rahatsızlık duymak anlamsızdır.’ Onun bu sözleri bakalım on gün önce (30 Eylül 2013) açıklanan ve çok yönlü bir oy avcılığı yaklaşımları taşıyan Demokratikleşme Paketi açısından bugünlerde özellikle AKP çevrelerince nasıl değerlendirilecektir.

‘Adamın inadına bakın...’

Kısaca tanıtmaya çalıştığım Prof. Dr. Kuzu, aylarca uzak kaldığı için kendisini tutamamış olacak ki geçenler TRT'deki bir eğitim yayınında, yılların birikimi ve o ilginç doğaçlama söylemleri ile demiş ki:

'ABD’de 72 millet 51 eyalet var. Hepsinde İngilizce eğitim yapılır. Bir tek eyalette İspanyolca eğitim yapıldı; baktı işler kötüye gidiyor kapattılar. Bunun en kötü örneği Belçika. Bir yerde yangın çıkıyor. Bu tarafta itfaiye yok, öbür taraftan istiyorlar. Adam isterken kendi dilini kullanıyor. Diyarbakır’da olan birinin Kürtçe istediğini düşünün. Bu adam kendi dilini konuşuyor ve anlamazlığa vuruyor. İtfaiye yavaş yavaş hazırlanıyor, 10-15 insan cayır cayır yandı. Adamın inadına bakın...’

Her kafadan bir sese hazır mısınız?

Çok dilli toplum yapılanması konusunda bazı ilkeler yanında Belçika’dan da bazı örnekler verilebilir. Yirmi yıl kadar önce tanıştığım çok iyi eğitimli ve Erzurum’dan Ankara’ya göçmüş bir yurttaşımızın en büyük çocuğu olan arkadaşım Gönül Hanım günümüzden sekiz yıl önce resmi bir görevle bir heyet eşliğinde Belçika’ya gider. Onun dil karmaşası bakımından yaşamış olduğunu size anlatmak istiyorum. Bir yazışmamızda yer alan gözlemlerinde:

‘Bu heyet Belçika sağlık komisyonu heyeti idi ve delegasyonda Flemen ve Fransız bölgesi üyeleri vardı. Resmi görüşmelerde o kadar birbirlerine zıt idiler ki birinin konuşmasını diğeri tersini söyleyerek aralarında zıtlaşma yaşıyorlardı ve her konuşmacı kendi dilinde konuşmaya çalışıyordu. Aynı devletin resmi heyeti böylesine bir görüntü oluşturuyorlardı bizim durumumuzda farklı olmayacaktır’ diyordu.

En güzel Kürtçe nerededir?

Bu durumda ‘ç o k dilli’ ancak ‘şimdilik’ Türkçe ile Kürtçe karmaşası yaşayacak olan bir Türkiye’ye hazır mısınız, diye soruyorum. Kaldı ki Kürtçe konusundaki kuşkulardan bir de ‘hangi Kürtçe’ sorunu değil midir? Öyle ya Hakkâri Kürtçesi mi Adıyaman Kürtçesi mi ya da Siverek Zazacası ile Karacadağ’daki Karakeçililerin Kürtçeleri mi yazıya geçemeye başlayacaktır kültür tarihimizde ilk olarak? Yıllar önce TRT GAP Radyosu'nda tanıştığım THM sanatçısı Kemal Bey’in, ‘Bu yörede en güzel Kürtçeyi  de en güzel Türkçeyi de biz Hakkârililer konuşuruz ağabey!’ deyişini hiç unutamam.

Ayrıca 1992 sonuna doğru Rüstem Batum Show adlı yayın dizisinin bir bölümünde konuşan Kürtçe Müzik Yapımcısı Kemal Kahraman’ın bir soru üzerine, ‘Kürtçe henüz emeklemekte olan bir dildir… Kürtçe kenti açıklayamadığı için kasetimizde Türkçe parçalara da yer verdik’ demişti.

'Bir tek Kürt’ün anası yok ki…’

Sayın Kuzu ne yazık ki AKP'nin gerekli çıkışlar yolu ile önleyemediği PKK-KCK-BDP dayanışmasının arkadan adam vurmaya ayarlı silahlı 'otuz yıllık savaş' söylemleri arasında yer alan, 'anadil' konusunda ise oldukça dertli, desem yeridir. Bence birilerince yaratılmak istenilen kargaşa ki bu durum her ne hikmet ise ne ABD'de ne de AB ülkelerinde y o k. Bu durumu da içeren bir yaklaşıma bağlı olarak Prof. Dr. Kuzu:

'Bir tek Kürt’ün anası yok ki, 18 tane etnik grup anasını alıp gelirse ne yapacağız? Ben de anamı getirdim, ben de dilimi istiyorum derse ne yapacağız? Bunları iyi düşünmek gerek. Sonra diyorlar ki, biz bölünmek istemiyoruz böyle bir niyet yok. Yahu yok da, sonu oraya gider' yorumunda bulunmuş. Onun bu yaklaşımı bakalım kendisini Muhafazakâr Demokrat olarak gören AKP’lilerce nasıl karşılanacak.
Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi
adlı adı güzel bir tasarıyı bütün yönleri ile hayata geçiremeyen AKP İktidarı bu toplumda bugüne kadar görülmemiş bir ayrımcılığı ne yazık ki silahlı terör örgütünün istediği emeler doğrultusunda ‘çözmek’ için yoğun bir çabaya girişmiş görülüyor.

2003'te başlatılan Ankara-Oslo-Kandil-Erbil karanlık örgüsüne de bağlı olarak 2012'nin o anlı şanlı son 'ateşkes' uzlaşmasına göre açıklandığını sandığım Demokratikleşme Paketi bağlamında bakalım AKP Türk toplumu ile PKK-KCK-BDP ortaklığına karşı nasıl bir sınav verecek, göreceğiz. Bilindiği gibi Terör Örgütü'nün Kandil sözcüleri AKP İktidarına bazı şartlar dayatmış ve son gün olarak da 15 Ekim 20013 Salı gününü özellikle vurgulamışlardı.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin 1700'lerde söylemiş olduğu gibi, 'Görelim Mevlâm neyler!'

Enerji Hanım’ın düşünce özgürlüğü sınavı



Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

Siyaset 11 Ekim 2013 

Enerji Hanım’ın düşünce özgürlüğü sınavı

 

(Konu ile ilgili bu düzenleme sanal ortamdan alınmıştır. 09.10.2013)

 
Eğer bir toplumda Düşünce Özgürlüğü var ise 'protesto' da özgürdür!
Yeter ki silah, bıçak, pala, kasatura, sandalye, yumruk olmasın değil mi?

Oysa Türkiye'de h i ç istenmese de kimilerince:
Her nerede var ise,
Her nerede görülür ise:
'Protestoculara vurun!'
'Protestocuları susturun!'
'Protestocuları dışarı atın!'
'Protestocular teröristtir!' türünden tepkiler verilmeye başlandı.

Palalı, Molotof'lu, silahlı, sapanlı, yüzleri maskeli sivil kişiler yanında ne yazık ki haddini aşan kimi vekiller ile bazı polisler de çıktı ortaya.

Bu yüzden olsa gerek güvenlik güçleri de iktidar yanlıları da ‘orantısız güç kullanmak’ yolunu seçti.

Oysa güvenlik güçlerine düşen görev caydırıcılıktır, sabırdır, yurttaş sevgisi ve saygısıdır.

Dün
AKP'nin Haliç Kongre Merkezi’ndeki ‘Enerji Hanım Projesi’ adlı ilginç konferansında 'enerji boşalımı' yaşanmış.

Haykırışlar, itiş kakışlar, yumruklar, kovalamaca ve yaka paça olma birbirine karışmış.

Oysa bu toplumda kadın olmak da kadının iş bulması da sesini yükseltebilmesi de çok zor.

Son yıllardaki gözlemlerime göre ne kadın kadına ne de erkek erkeğe tartışabiliyoruz.

Kimi odaklarca beslenen karşı koyma, başka görüşlere kapalılık, ezberlerini sunmak eğilimi baskın.

Özümüzde var olan ‘ben sana gösteririm’ tavırlarından ‘Yargı’da görürsün’ dayatmasına kadar bir yoğunlaşma başladı.

Bu yüzden olsa gerek kırgınlıklar, aba altından sopa göstermeler, küslükler, itiş kakışlar, kavgalar çoğaldı.

Dün okuduğuma göre, ‘Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Bakan Fatma Şahin’in katıldığı konferansta beş kadın protesto gösterisinde bulundu. Fatma Şahin konuşma yaptığı esnada salonun arka sıralarında oturan Halkevci Kadınlar üyesi oldukları belirtilen beş kadın ayağa kalkarak protesto gösterisinde bulundu. Enerji politikasını eleştirdiği duyulan kadınların sesi diğer kadınlar tarafından alkışla kesildi. Bu sırada bakan Fatma Şahin konuşmasını sürdürerek ’biz işimize bakalım, herkesin düşüncesine saygılıyız’ dedi. Bir süre protestonu sürdüren kadınlar, organizasyonu düzenleyen kadınlar tarafından salondan çekilerek dışarıya’ çıkarılmış. (09 Ekim 2013 günlü basından alıntıdır)

İşte bu olmadı sayın bayanlar ve baylar!

Anlaşılan toplum gergin!
İktidar yanlıları da gergin!
Çünkü sorunlar üst üste binmiştir.
Çünkü çözüm yolları tıkanmıştır.
Çünkü her türlü destek daha çok iktidar yanlıları için sağlanmaktadır.
Çünkü herkes kendi yağı ile kavrulmalı, hiçbir yanlış gidişe ses çıkartılmalıdır.
Çünkü toplumdaki işleyişlerde ve kimi zenginleşmelerde ‘şeffaflık’ yoktur.

Bu yüzden ‘merak’ artmıştır.

Bu yüzden kim, neden, nasıl, nerden gibi sorular çoğalmaya başlamıştır.

Bu yüzden gözlemlerini ve düşüncelerini biriktiren kişiler başkaldırma eğilimine girmiştir.

Bu yüzden tek tek ortaya çıkmaya başlasa da ‘çatışmacı bir toplumun fitili’ ateşlenmek istenmektedir.

Bu durumda toplumun bazı kesimleri AKP’ye bir şeyler söylemek istiyor.
Toplumsal tepkileri sağlamakta çok kısır olan kişiliğimiz gereğince bireysel çıkışlar önem kazanıyor.

Ayrıca biliniyor ki gösteri ve yürüyüş izni alabilmek oldukça zor.

Kaldı ki bazı tepkiler sorunun olduğu yerde de verilebilir.

Bence birileri:
H i ç konuşulmasın,
H i ç kimse ne sesli ne sözlü ne de yazılı tepki vermesin istiyor.
‘Kant çırpınışı için bile benden izin almak’ ve ‘gösterdiğim yerde konuşmak’ zorundadır demek istiyor.
Bu yüzden kim yerlerde ‘kamusal alan’ diyerek fotoğraf çekemezsiniz.
Çoğu yerde haykırarak tepki veremezsiniz.
Hiçbir yerde birkaç arkadaşını ile toplanarak çevreden geçenleri yanınıza çağırarak konuşamazsınız!

1 Mayıs'tan Enerji Hanım'a kadar tek yaptırım var protestocular için:
Dışarıya atın! Dışarıya Atın!

Ya da Vurun! Vurun! Vurun mu denilmek isteniyor?

Oysa adı yanlış konulmuş olsa bile; eğitim, tasarruf ve çağdaşlaşma içerikli 'Enerji Hanım Projesi' ne kadar anlamlı bir çalışmadır, bilenler bilir.

Bence kişileri ezmeye, hırpalamaya ve yaralamaya yol açmayacak bir biçimde sözlü olarak tepki vermek gerekir. Eğer gerekiyor ise birden bire tepki veren bir kişi ile sabırlı bir biçimde tatlı tatlı konuşmak gerekir. Biliyoruz ki, 'hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa' anlaşabilirler. Bundan ötesi Enerji Hanım'ın başına gelen bu olayda görüldüğü gibi; özellikle tepki koyan kadınlara yönelik itiş kakış, yere çökertme, sille tokat girişmek türünden orantısız g ü ç kullanmaya dönük 'susturma' ya da 'çatlak seslere tahammülsüzlüktür.

Bu da kimi yetkililerin aile terbiyesi, gelenek görenek ve eğitim kaynaklı bazı sorunları yanında terbiye olunamayan ve içerisinde bazı korkuları da taşıyan köklü bir 'kişilik sorunu' türünden çözülmeye muhtaç durumlardan kaynaklanıyor olsa gerek. Bu gibi açmazlardan kurtulamadığı sürece ne iyi bir yönetici ne iyi bir konuşmacı ne iyi bir sözcü ne de iyi bir polis olunabilir. Ne yazık ki bu kişilikteki yetkililer ile çevrelerindeki kimi kişiler elbirliği ile 'çatışma yaratarak' amaçlarına ulaşabileceklerini sanmak gibi korkunç bir yanılgı içerisindedirler. Bu türden davranışların daha çok 'kapalı toplum' yapılarından gelerek çağdaş bir toplumun üyesi olmaya çalışan kimi kişilerin içine düştükleri onulmaz durumlar olduğunu öne sürsem çok mu yanılmış olurum?


Bir yorum:

Galip Uyar: Merhaba Ömer Faruk Bey, Yazılarımı okuma nezaketi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim. Yorumlarınızdaki analitik düşünceye ve doğru saptamalarınıza katılmamak mümkün değil. Yazdığınız yorumları yanıtlamak isterken, yanlış sekmeyi işaretlemişim. Kusuruma bakmayın. Yazılarınızı zevkle ve büyük bir titizlikle okuyacağım. Saygılarımla... 22.10.2013 18:39

Ömer Faruk:

Galip Bey ortak ilgi alanımız toplum bilim içerikli yorumlarınızı ilgi ile okuyorum. İlginizden dolayı teşekkürü bir borç bilirim. Her şey gönlünüzce olsun kardeş...  22.10.2013 22:05

 
 
 

Aytaç Şenel: Tik Tik Tararo


Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

Kitap 10 Ekim '13
 

Aytaç Şenel: Tik Tik Tararo

 

Kapak tasarım: Hakan Esmergül Editör: Gürol Tonbul. Meşe Kitaplığı 2013

 

Bir gün uyandığınızda dışarıdan, ‘Tik tik tararo! Tik tik tararo!’ diye bir ses gelse ne yaparsınız?

O sesin bir ara üstüne basa basa, ‘Tik tik tararooo! Çocuklara yarar o!’ diyerek sizi çağıyor olsa nasıl bir duyguya kapılırsınız, değil mi?

 

Eğer anneniz evde size tatlıca bir şeyler yapamıyor ise siz de birkaç kuruş vererek; incecik bir kamış çubuğa sarılı o renkli macunlardan hiç olmazsa bir tane satın alarak özleminizi gidermek istemez misiniz?

Eğer içinde bulunulan günler yokluk, çarpık, parasızlık, işsizlik ile dopdolu ise, ‘Tik tik tararo! Çocuklara yarar o!’ çağrısı çocukları nasıl etkiler değil mi?

İşte bu gibi durumlar ile bazı çarpıklıkları da öğrenerek sorgulamak isterseniz Adana’nın 1940’lı yıllarına gitmek ister misiniz?

O Adana ki o yıllarda içinde barındırdığı nice yoksunluğa rağmen atalarımızın engin bir sevgi, saygı ve dayanışma ilişkileri ile her türlü olumsuzluğa karşı direnerek o günlerden bugünlere gelmiştir, desem yeridir.

Adana’nın Tepebağ’ından sonra yan yana en eski iki mahallesinden biri olan Kayalıbağ’ında 1936 yılında doğan Aytaç Şenel Tik Tik Tararo adlı anılar demeti ile bizi 1940’larda yaşadıkları ile yüz yüze bırakıyor. O yıllarda Kayalıbağ ile Şenellerin bağ evleri çevresinde olan bitenler yanında toplumun eğlence hayatı, bazı yeniliklerin topluma etkisi ve Adana’daki polis baskınları ile basın yayın hayatının da bazı kesitlerini bulabildiğimiz anılar Aytaç Şenel’in belirttiği gibi nice ‘acı’ durumları yansıtıyor.

Aytaç Şenel bu ölümsüz eserine yazdığı önsözde kulaklara küpe olabilecek şu sözlere yer veriyor:

‘İkinci Dünya Harbi zamanında her ailenin inanılmaz acılarını kendi içlerine gömmesini, ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ deyimiyle açıklayabilirim. Bu anlattığım anıların başlangıçları ve sonuçları gerçek olup, bu iki nokta arasındaki gelişmeleri de en uygun anlatımla kaleme alarak anılarımı tamamladım. Kitapta geçen insanların ve mekânların isimlerini, o günleri yaşayıp da bugün hatırlayabilecek olan Adanalılara acı vermesin diye kısmen değiştirdim.’

TRT’nin kuruluşundaki ilk görüntü yönetmeni, gazeteci ve öykü yazarı Aytaç Şenel 1968 yılında görüntü yönetmeni (kameraman) olarak girdiği TRT’de pek çok belgesel ve drama türü eser yanında haber dizilerini gerçekleştirmiş, bir öğretmen olarak onlarca kameraman yetiştirdikten sonra 1998’de emeklilik yıllarına adım atmıştır.

Kendisini 1977’de uzaktan tanıdığım ancak 1978’de TRT'nin ilk yönetmenlerinden Tuncay Öztürk'ün Jack London'dan uyarlayarak yönettiği Ateş Yakmak adlı TV Oyununun görüntü yönetmeni olarak çalışma ekibimize katıldığında tanımış, 1997’ye kadar sık sık görüşmüştük. TRT’nin kurucu yönetiminde kameraman olarak görev alan Aytaç Ağabey şimdi emeklilik yıllarını yaşıyor İzmir’de. Yeri geldiğinde çok azını bize anlattığı anılarını sonunda yoğun bir çaba ile yayınlaması okuyucular için büyük bir kazançtır. Onun toplumsal ve siyasi boyutları bakımından değişik içerikler taşıyan gözlemleri ve düşünceleri sanırım bizi bize anlatabilecek en çarpıcı dizi filmlerden biri olur.

Aytaç Ağabeyimin yaklaşık elli gün önce bana yollamış olduğu bu anılarını Düziçi’nde okurken annemin, ‘Oğlum sen o kitaba âşık oldum galiba’ deyişini ise hiç unutamam. O sıcak günlerde büyük bir ilgi ile okuduğum bu anılar 1950’lerde iki kez 1963’ten sonra ise sık sık gittiğim Adanalıları anlamak bakımından da beni çok etkilemiştir. Tik Tik Tararo’da anlatılan Adana ise bugün yer yer çarpık kentleşmenin yansımalarını taşıyor olsa da her bakımdan gelişmiş bir kentimiz.

Çoğumuzun bildiği gibi yazarlıkta en zor işlerden biri de kişinin kendisini anlatmaya kalkışmasıdır. Bu işi başarabilmek için bazı özelliklerinizi anlatmak kadar anılarınızı anlatabilmek de zor olsa gerek. Kişiliklerimiz ile anılarımız konusunda titizlik göstermemiz yanında içtenlik, gerçekçilik, duygusallık, başkalarına olan sevgi ve saygımız kadar pek çok etkenin varlığı bizi kuşattığı için kendimizi anlatmak gibi birçok yönlülük işine kalkışabilmek en zor çabalardan biridir bence.

1978 Şubat ortasında Ateş Yakmak filmi sırasında Uludağ’daki çekimlerimiz boyunca tanıdığım görüntü yönetmeni Aytaç Şenel kendisini anlatmak konusundaki bu sorunu başarı ile bitirmiş bulunuyor. İzmir’de yaşayan saygıdeğer meslektaşım Aytaç Ağabeyim on ay kadar önce beni aradığımda çocukluk ve gençlik anılarını bitirmek üzere olduğunu söylediğinde ne kadar sevindiğimi anlatamam. Çünkü onun çocukluk, gençlik ve TRT içerikli birbirinden ilginç anılarının bir kaçını, onun özlü anlatımı ile dinlemiş olduğumdan çok önemli yüzlerce anılar demeti ile karşılaşacağıma inanıyordum.

Onun 1940’lar ile 1950’leri içeren Tik Tik Tararo adlı anılarını yenice bitirince bu düşüncemde yanılmamış olduğumu anladım. 1970’lerin o çalkantılı günlerinde Aytaç Ağabey, ‘Bakın çocuklar…’ diyerek geçmiş günlerden olduğu kadar o an karşılaştığımız bazı olayları da değişik açılardan irdeleyerek bizi güldürmeye ve düşündürmeye çalışırdı. Aytaç Ağabeyimin, ‘Acı tatlı anılarımın çok azını bu kitapta anlattım. Biz üzüldük, siz de üzülmeyin diye’ seslenişindeki haklılığı her anısında değilse bile çoğunda kendisini gösteriyor.

TRT emeklisi Aytaç Şenel’in çocukluğunda öğretmen, araştırmacı, gazeteci babası Necmi Bey Adana’da Seyhan Irmağı üzerinde çevredeki tarlaların sulanabilmesi için kurulan regülatörün yapımında teknik ressam olarak çalışmaktadır. Elbistan’dan doğan Seyhan Irmağından aldığı suları kanallar aracılığı ile Çukurova’da önemli bir görevi bugün bile yerine getiren bu regülatör Alman Mühendisleri ile Adanalı işçilerin ve ustaların eseridir.

Şimdi sözü çocukluğunda sarı saçlı olduğu için dedesince Altınbaş olarak çağrılan Aytaç Şenel’e bırakmakta yarar vardır, diye düşünüyorum:

‘’Regülatörün inşası birkaç yıl sürdü. Yaz aylarında ya Yeni İstasyonun arkasındaki dedemlerin bağında kalırdık ya da dedemler yakın bir kira evinde. Bazı günlerde de babamla şantiyeye giderdik. Babamın Alman patronunun evi, şantiyenin yanındaki iki katlı bir binanın üst katıydı. Binanın alt katı teknik çizimlerin yapıldığı ve buna benzer bir takım işlerin yürütüldüğü bürolara ayrılmıştı. Evin bulunduğu yerden regülatör inşaatı apaçık görülüyordu. Zaten o dönemlerde buralar uçsuz bucaksız dümdüz tarlalarla doluydu. Yemek aralarında başta proje başkanı olmak üzere diğer Alman ve Türk personel tepeden inşaatı seyrederken hararetli hararetli konuşurlar, ellerindeki projeyi inceleyip üzerinde bir takım düzeltmeler yaparlardı.

‘Proje başkanının Pepi adında benimle aynı yaşta bir oğlu vardı. Babam, şantiyeye bazen bisikletle gider gelir, bazen de bir kamyonet kendisini alırdı. Kamyonet geldiği günlerde babam, annemi ve beni şantiyeye götürürdü. O yıllarda her taraf tarla ve bağdan geçilmezdi. İn cin top oynuyor, derler ya, aynen öyleydi. Dilberler Sekisi’nde regülatöre çok yakın bir bölgede on üç dönüm kadar bir bağımızın olduğunu yıllar sonra öğrendim. Bağ, Seyhan Barajı için istimlâk edildiğinde, ben on dört yaşlarında idim. Hatırladığıma göre metresi yirmi dört kuruştan istimlâk edilmişti. Şimdilerde bu bölge çok gelişmiş, imara açılmış ve Yeni Adana doğmuş. Modern ve örnek bir Adana.’

Tik Tik Tararo adlı anıların yazarı ak saçlı Aytaç Şenel’e göre, ‘Yıldız tarihi: 2012. Halen değişen bir şey yok. Yine binlerce çocuk savaşlarda kaybediliyor. Dünya ise yine seyirci.’

Başta Pepi olmak üzere yirmi sekiz Almanın sonlarının ne olduğunu ve Aytaç Şenel’in daha nice ilginç anılarını Tik Tik Tarraro’yu tanıtmak istediğim diğer yazılarımda bulacaksınız.

Üç yüz sayfalık eser İzmir'de bulunan Meşe Kitaplığı ile Yakın Kitabevi'nin işbirliği ile Haziran 2013'te yayınlanmıştır.

Türkiye'yi çözmek


Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

Siyaset 14 Ağustos '13 

Türkiye'yi çözmek

 

(Yukarıdaki düzenleme12 Mart 2013 günlü basından alıntıdır)

*

Sosyolojik ya da toplum bilimsel yaklaşım öncelikle bir toplumun görünüşünü anlatmak zorundadır. Onun bu yöntemini fotoğraf çekmeye benzetebiliriz. Bu anlatım içerisinde değişik açılardan gözlemlerde bulunmak, toplum içerisinde patlak veren bazı eylemlere katılmak, toplumun değişik kesimlerinden gelen kişilerle ayrıntılı görüşmeler ve gerekir ise tartışmalarda bulunmak gibi çabalar da vardır.
Toplum bilimcinin bu çalışmasını bir fotoğraf sanatçısının yansıtmak istediği konusunu bütün yönleri ile çekebilmek için değişik açılarda bulunmak için girişmek zorunda kaldığı çabalarla eş değerdir diyebilirim. Toplumsal içerikli bir çalışmada belgesel yönetmeni ile görüntü yönetmeninin karşılıklı etkileşimleri yanlarında bulunan danışman ya da kılavuzların katkıları da inceleme konusunun ayrıntılı görünüşlerini vermek için girişilmiş önemli çabalardandır.

Irak ile Suriye'den sonra Mısır'a da getirilmeye çalışılan Batı'nın nice çıkarlarını içeren 'demokrasi sarmalı' ne yazık ki o toplumlara ne barış ne huzur ne adalet ne kardeşlik ne iktisadi kalkınma ne de demokrasi getirememiştir.

Anlaşıldığına göre bir bütün olarak Batı 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşmasına bağlı olarak 1918 ile 1922 arasındaki işgal içerikli çöreklenmesi ile Osmanlı Devletimizi parçaladıktan sonra öz dayanaklarından Roma İmparatorluğu'nun böl ve yönet (divide et impera) siyaseti gereğince Ortadoğu'da yeni bir harita değiştirilmesi uygulamasına geçmiştir. Irak ve Suriye bu konudaki sancılarını en acı biçimlerde ödüyor ve ödemeye de devam edecektir. Mısır için nelerin tasarlanmış olduğunu da ancak iş olup bittiğinde göreceğiz.

Ülkemizdeki çok yönlü kalkınma çabalarına karşı dayatılan ve Batı güdümünde olduğundan artık kuşku duyulmayan otuz yıllık terör örgütü dayatmalarının peşinden getirilmeye çalışılan ve Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Beşir Atalay'ın deyişine göre, 'fazla sürmeyecek' olan Çözüm Süreci AKP kaptanlığında ABD ile Avrupa'nın güdümünde olan ve her ülkenin özelliklerine göre sabırla uygulanan BOP etkilerine açılan Türkiye'ye bakalım neler getirecek.

 

Mısır yine karıştı


Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

Dış Siyaset 14 Ağustos '13

 

Mısır yine karıştı

 

 

 

Mısır 'Dawlat al-Mamalik Saltanat al-Mamalik ed-Devletü't-Türkiyye' (1250-1517)



 

*

Ben beni bildim bileli Mısır darbeler, savaşlar, suikastlar, bombalamalar yüzünden karışır durur.

Kıpçak Türkleri yanında Çerkezler ile Gürcülerce kurulan Kölemenler Devleti'ni yıktıktan sonra Yavuz Sultan Selim'in yörede kurduğu yeni düzeni sağlayan 'Osmanlı'nın ahı' mı tuttu bilemem.

Belli ki birilerinin eli ayağı, kolu bacağı Mısır'ı aşağılara doğru çekiyor.

Oysa Firavunlar ülkesi Mısır İslam'ın ilk kalelerinden biri idi yüzyıllarca.

Ortadoğu'da Türklerin yüzlerce yıl egemen olduğu ilk Afrika toprağı olması bakımından da Mısır bizim için çok önemlidir.

1250-1517 yılları arasında yaklaşık üç yüz yıl Türk Devleti yani Arapça söyleyişe göre 'Devlet'üt Türkiyye' adı ile tarihimizde 552-774 yılları arasında yaşayan Göktürk Kağanlığı'ndan sonra kurulan ilk Türk adlı devletlerden biri olarak Kölemenler Devleti de o topraklarda egemen olmuştur.

22 Ocak 1517 günü Yavuz Sultan Selim'in Kölemenler Devleti'ne karşı kazandığı Ridaniye Savaşı ile Osmanlıya katılan Mısır ne yazık ki Napolyon Bonapart'ın 1798 - 1802 yıllarını kapsayan Fransız İşgali'nin ardından 1805'ten sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa adlı bir hainin kişisel emelleri yanında Batıcılığına da bağlı olarak bizden kopartılarak öncelikle İngilizlerin yörüngesine girmiştir.

Bugün Mısır'ın başkenti Kahire bir kez daha toz duman, kurşun, biber gazı ve bomba sesleri ile uyanmış.

Yaklaşık bir yıl önce, 'Mısır Mursi ile mutlu olabilir mi hiç' başlıklı yazımda da yorumlamaya çalıştığım gibi Batı güdümlü Mursi ile İhvan-ül Müslimin kadrolaşması Mısır'a mutluluk, saadet, adalet ve özellikle şeffaflıklara yol açması gereken demokrasiyi getiremediği için kendi atadığı bir subay tarafından alaşağı edilmiştir.

Muhammed Mursi'nin totaliter içerikli yönetim biçimine doğru kaymaya başlamasının peşinden gelişen bazı kanlı olaylara ek olarak son haberler Mısır'da yine k a n ve gözyaşı dökülmekte olduğunu yansıtıyor.

İnşallah Mısır kendi dinamikleri ile kurtuluşa ererek kendine özgü yeni bir devlet, toplum, adalet ve iktisadi düzene kavuşur.

Yeter ki ABD'nin o çok iyi bilinen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Irak ile Suriye'de görüldüğü gibi bölünüp parçalanmasın.

Bir yorum:

Nahide ÇELEBİ: Sayın Yazarım! Batı yavaş, yavaş amacına ulaşıyor. Müslüman ülkeleri bölüp parçalamak, silah satmak, sonra da karşıdan bakmak. Müslüman ülkelerden başka birbirlerinin gözünü oyan ülkeler çok az. Sıra bize mi gelecek acaba. Selam ve saygılar.   15.08.2013 11:17


Ömer Faruk: Nahide Hocam n e güzel anlatmışsınız olan biteni. Batı'nın amaçları arasında 'Müslüman ülkeleri bölüp parçalamak, silah satmak' yanında yıldan yıla güçlenen İran, Kazakistan, Hindistan ile Rusya'nın Ortadoğu'ya etkilerini en az düzeye indirmek gibi çaba da var bana göre. Onun bu amacına ulaşabilmesi için Osmanlı Devletimizi her alanda çökerterek parçalandıktan sonra ortaya çıkarttıkları uydu Arap devletleri ile İsrail bağlamında, vurguladığınız gibi Müslümanların 'birbirlerinin gözünü oyan ülkeler' olarak rezil edilmesi gibi tasarıların da var olmadığını kim öne sürebilir? Lübnan, Filistin, Suriye, Irak ve Türkiye'de yıldan yıla tırmanarak özerklik isteyen terör örgütlerinin varlığı da nice 'vahşetin işlenmesine izin vermek değil midir bu çağda  göz göre göre. Oysa ABD ile AB ülkeleri kendilerine musallat olan Terör Örgütlerinin kökünü tez elden kaldırmaktadırlar. Batı’nın ayrılıkçı, özgürlük savaşçısı, gerilla ya da ‘aktivist’ dedikleri teröristleri gizlice kutsadıkları açık. 'Sıra' bizden hiç gitmedi ki! Batı çok belli ki İslamsız bir dünya kurmak istiyor bu kargaşada. Bu amaçla İslam kardeşliği, akrabalık, komşuluk, ortak tarih, ortak dil, kültür ve gelenekleri de araya ‘kan davası’ sokarak yıkmak istiyor. Kısaca Batı bir zamanlar Osmanlı Devletimiz için uygulamış olduğu Roma İmparatorluğunun böl ve yönet (divide et impera) siyaseti ile 1. Dünya Savaşından sonra yeniden iş başında bence. Tşk.  15.08.2013 18:15

 

11 Ağustos 2013 Pazar

Bakan Kılıç ne kadar haklı?

Ömer Faruk Yılmaz
Toplum Bilimci Yönetmen
11.08.2013 Güncel Hukuk Sosyolojisi

  

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç (Samsun 1972)




AKP'nin en genç bakanı 1972 doğumlu Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, bugün bir gazetede yayınlanan röportajında Gezi Parkı eylemleri üzerinden, 'Futbol taraftarı arasına siyasi nifak sokanlar, bedelini öder. Kanunda bedeli neyse. Stadyumlar siyaset yeri değil' uyarısında bulunmuş.
Çoğumuz gibi siyasete düşkün yurttaşımızdan Suat Duymaz onun bu sözü karşısında dayanamamış, sanal ortamda:

'İnsanlar demokratik protesto haklarını her yerde, her zaman, her zemin içinde şiddet olmadan yaparlar. Ne siz ne de başka bir güç engel olamaz'(08/11/2013 13:30) yorumunda bulunmuş haklı olarak.

Bence Bakan Kılıç’ın ‘siyasi nifak sokanlar, bedelini öder’ çıkışı oldukça tartışmalı bir gündem yaratacak. Yürürlükteki yasalarda böyle bir suç tanımı ve ilgili yaptırımları olmasa gerek. Ayrıca düşünceme göre ne İnsan Hakları ne de Demokrasi 'aba altından sopa göstermek' demek değildir.

Kör topal demokrasi ile nereye kadar gidilebilir?

Biliyoruz ki Osmanlı’dan bugüne bu gibi nice kısıtlamalar ve sansürler ile yana yakıla geldik.
Düşünceye karşı düşünce ile karşılık verememek gibi bir açmazdan dolayı orta yolda buluşulamadı.
Sorunlarımızı ne meydanlarda ne meclislerde ne kahvelerde ne parklarda ne de basında gerektiği gibi konuşamadık, yazamadık. Kapalı toplumun içe dönük kişileri olarak belirgin yapılanmalarından dolayı Sultan 2. Abdülhamid ile Mustafa Kemal Atatürk'ten başka ne lider çıkartabildik ne gerekli sermaye birikimi ne yeniliklerin keşfi ne de kendi buluşumuz olan bazı teknolojiler yaratabildik. Bazı alanlarda vasatın üstünde bir montajcı, bazı alanlarda başarılı tüccar, yine bazı alanlarda kimi başarıları yakalayan müteahhitler olabildik ancak. Ne yazık ki eğitimde, sanayileşmede, madenlerin işletilmesinde ve hukuk yaratabilmek konularında döküldük.

Batı’nın yarı sömürgesi Hasta Adam Osmanlı’daki ağır aksak Meşrutiyet denemelerinden sonra eriştiğimiz Cumhuriyet düzeni içerisindeki kör topal demokrasi uygulamaları ile Batı'nın kıskacında bir açık pazar olarak kendi kendimizi yiyerek ya askeri ya da siyasi darbelere teslim olduk gidiyoruz bir meçhule. Bu süreçler boyunca sağlıklı bir hukuk düzeni tutturulabildiğini söylemek ise çok zor. Bu konuda eğer bir mihenk taşı olarak görülebiliyor ise İç Hukuk adını verdiğimiz TBMM kaynaklı hukuk kuralları ile ulaşılan bazı yargı kararlarının AİHM nezdinde ne gibi yaptırımlara uğradığını anlayabilmek için olan bitenleri görmek yeter bence.


Oysa toplumun her katında bulunan eleştirmek ve eleştirilmek siyasetin içinde de var olan bir gerçek.
Yoksa Bakan Kılıç ya da kendisi gibi düşünen bazı siyasetçiler eleştirilmek yerine sürekli olarak alkışlanmak mı istiyor?
Biliniyor ki her kişi gibi siyasetçilerin de sevenleri olduğu gibi sevmeyenleri de olur.
Kimi sevgisini, muhabbetini gösterir kimi ise tepkisini ve nefretini.
Bunu önlemek ne mümkün?

Yeter ki atalarımızın vurguladığı, ‘ifratla tefrit’ bakımından bazı aşırılıklara saplanılmasın, ölçü kaçırılmasın.
Yeter ki kişiler düşüncelerini, hiç kimsenin kafasını gözünü yarmadan özgür bir biçimde dile getirebilsin.
Onların bu eylemlerini ortaya koyabilmeleri için ‘devlet’ denilen güçlü örgütlenme gerekli her türlü tedbiri almak zorundadır.
Aşağıda açıklamaya çalışacağım gibi h u k u k buna, ‘devletin pozitif yükümlülüğü’ diyor.
Eğer bir devlet yurttaşlarına, özgürce eleştirmek ve tepki koymak haklarını tanıyamıyor ise o toplumdan ya da toplum kesimlerinden çekeceği vardır, demektir.

Siyaset yapmak herkesin hakkıdır

Soruna açıklık getirmek bakımından
Türkiye’de de uygulanması gereken AİHM'de yargılanan  bazı davalar kapsamında sekiz kararları ilhinize sunmak istiyorum:
Varan Bir:
Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir.
Hükümet daha fazla eleştirilebilir.
Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir.

(Castels / İspanya Davası 23 Nisan 1992), Aksoy / Türkiye Davası 10 Ekim 2000).

Varan İki:
Politikacılar daha fazla eleştirilebilir.
(Lingens / Avusturya Davası 8 Temmuz 1986, Oberschlick / Avusturya Davası 23 Mayıs 1991).

Varan Üç:
Yargı mensupları da eleştirilebilir.
(De Haes ve Gijsels / Belçika Davası 24 Şubat 1997, Perna / İtalya Davası 25 Temmuz 2001).

Varan Dört:
Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir.
(Sürek ve Özdemir / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Beş:
Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir.
(Sürek / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).
Varan Altı:
Beyanın nasıl bir topluma yapıldığı önemlidir.
(Gerger / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Yedi:
İfadenin nasıl açıklandığı önemlidir.
(Karataş / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Sekiz:
İfade özgürlüğünü sağlamak konusunda devletin pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır.
(Özgür Gündem / Türkiye Davası 16 Mart 2000).

AİHM’nin yukarıdaki kararlarından bir kaçının Türkiye’deki hukuk uygulamalarını reddederek uyulması gereken Batı Hukuku kararları olduğunu da belirteyim.

Eleştirelim, tartışalım, bağırıp çağıralım yeter ki
terör olmasın
 
Evde, işte, yolda olduğu gibi siyasette de herkesi mutlu etmek zor.
Bu yüzden kişiler eleştirilere açık olmalı, karşısındakilerle konuşarak çözüm yolları aramalıdır.
Her tartışmanın, her siyasi çekişmenin sonunda bir ‘çatışma’ öngörmek ilkelliktir.
O gibi ‘çatışma’ durumlarında güvenlik güçleri gereğini yapar.
Olası bir çatışma durumundan önce kişiler eleştirmek ve düşüncelerini açıklamak hakkını istediği yerde dillendirebilir.
Yeter ki o sözlerde kimseye küfür olmasın, hakaret olmasın.
Biliniyor ki TBMM’de onaylanarak uygulamaya konulan bazı yasalardaki açmazlardan dolayı Türkiye yıllardan beri AİHM nezdinde ‘mahkûm’ edilmektedir.
Bakan Kılıç’ın yukarıdaki açıklamasında yer alan, ‘Futbol taraftarı arasına siyasi nifak sokanlar, bedelini öder’ sözü yalnızca ‘futbol’ alanında çıkabilecek ‘siyasi nifak sokmak’ deyimi, sporun diğer alanlarındaki söylemlere karışılmayacakmış gibi bir anlam da taşıyor.

Doğrudur, her kişi yapmış olduğu eylem ve sözlerden dolayı, ‘Kanunda bedeli neyse’ karşılığını görür. Ancak avukatlık ve gazetecilik de yapmış olan Bakan Kılıç’ın, ‘Stadyumlar siyaset yeri değil' açıklaması ise Türkiye’de nerelerin siyasete açık nerelerin siyasete kapalı olduğu gibi bir tartışmayı da doğuracağı için bu konudaki yasal boşluk nedeni ile sanırım yeni yasama yılında TBMM’de Yeni Spor Yasası adlı bir yasa tasarısı tartışması başlayacaktır.

Bence kişilerin siyaset yapma özgürlüğü kutsal mekânlar dışında hiçbir yer sınırlaması olmadan uygulanmalıdır.
Yeter ki o kişiler kimi ayrılıkçılar ile terör yandaşları gibi SİLAHA ÖVGÜ, GÜVENLİK GÜÇLERİNE SALDIRMAK, CAN ve MAL GÜVENLİĞİNİ ORTADAN KALDIRMAK, TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI ve ÜLKENİN BÜTÜNLÜĞÜNÜ BÖLMEK gibi iğrenç eğilimler taşımasın!

Eğer kişiler herhangi bir konuda tek tek ya da topluca tepki göstermeseler iktidarlar uygulamalarının nasıl sınayabilecekler?
Bazı yönleri ile siyaset bir etki tepki alışverişi ile orta yolu bulmak ve toplumda uzlaşma sağlayarak ilerlemek olduğuna göre Bakan Kılıç’ın yukarıdaki sözleri özellikle spor taraftarları arasında olduğu kadar hukuk alanında da yeni tartışmalara yol açacaktır.

Ne olur nerede olur ise olsun yeri geldiğinde siyaset konuşalım.
Yeri geldiğinde tek tek ya da topluca siyaseti da sorunlarımızı da tartışalım.
Siyaseti de ticareti de şeffaflaştırmak ve çatışmaları en az indirebilmek için bağırıp çağıralım.
Yeter ki ‘arkadan adam öldürmek’ demek olan; telsizli, uzaktan kumandalı, silahlı, bombalı, dürbünlü o iğrenç terör olmasın.

Kaynak



Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 4 Kasım 1950'de İnsan Hakları Bildirisinde bulunan hakları topluca güvence altına almak için Avrupa Konseyi üyelerinin üzerinde anlaştıkları metindir.
Avrupa Konseyi’nin bu anlamda ilk adımı 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan ve 3 Eylül 1953’te yürürlüge giren “İnsan Hakları ve Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS)”'dir.

Önemi

Demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik haklarin korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren “Avrupa Sosyal Şartı” izlemiştir. Türkiye 18 Mayıs 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, Avrupa Konseyi üyesi 187 devlet tarafından onaylanmıştır. (Alıntı yeri: tr.wikipedia.org)