27 Haziran 2013 Perşembe

AK Parti'nin ABD Kongresi ile AP sınavı başlıyor

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ 

27 Haziran 2013 Dünya Siyaset sosyolojisi


Amerika Birleşik Devletleri Kongresi (Alıntıdır)
ABD Gezi Olayları üzerinden AKP iktidarının uyguladığı demokrasiyi değerlendirmiş.

Anlaşılan 'Stratejik Ortak' uygulanan kör topal demokrasi oyununu beğenmemiş.
Sanki Gezi olaylarından önce çok sağlıklı işliyordu.
Bu arada Avrupa Parlamentosu da boş durmuyor. Bu konu bu yorumlamanın sonuna doğru irdelenecektir.

ABD yönetimi AK Parti'nin üstündeki ‘Demokles'in Kılıcı’ mıdır?

Ne kadar zor bir durumdayız ki bizi TBMM değil de ABD Kongresi koruyup kollamaya çalışıyor. Ne günlere kaldık, nasıl bir duruma düştük anlayan var mı?

Dün öğle sonu Kızılay Metrosu’na indikten az sonra iğrenç bir koku içerisine düşmüştüm. Bu nedir diye düşünürken gözlerim yanmaya başladı birden bire. Ben de yakınımdakiler de söylenmeye başladık. Anlaşılan bir gece önce bol bol kullanılan Biber Gazı Bombalarının etkileri geçmemişti. Yarım saat kadar gözlerimi oğuşturmak ve lanet okumak zorunda kaldım.

ABD’ye göre köylerden kentlerden gelen dip sesler hiç de iç açıcı değil
ABD Kongresi dün Gezi Olayları'nı tartışmış.
Türkiye'de uygulanan demokrasi sarmalı 'sert' bir biçimde eleştirilmiş.
Türkiye AKP ile 'Yol Ayrımındaki Türkiye' aşamasına gelmiş de haberimiz yokmuş.
Yaşanılan çelişkiler, orantısız güç ve ABD malı Biber Gazı demokrasiyi bir türlü kuramamış.
Bence olacağı buydu.


Atalarımızın dediği gibi, 'doğdaç oğlak' her yerde koşuşturmaya başlayınca başı dönmeye başlamıştı. ‘Ilımlı İslam’ ya da ‘İslam Demokrasisi’ dayatmaları sonunda bu gibi sonuçları yaratmıştı.
Sünni dayatmalar sonunda Alevileri de sözlü ve yazılı olarak başkaldırıya yöneltmiş, onlara sunulmaya çalışılan kimi çözümler hiç de beğenilmemişti. Bu bağlamda AK Parti’nin İran’dan çok Gazze ile Filistin’e yönelik tutkusu bakalım ne gibi sonuçlar doğuracak. Bu arada Irak’ta yaşayan Sünni ve Alevi Şii karışımı Türkmenler’in her türlü terör saldırılarına karşı daha bir açık hedef olarak sık sık katliama uğradığı da gözlerden uzak tutulmamalı.

ABD Kongresindeki tartışmalar ne kadar ibret verici değil mi?

İleri demokrasi denilen sarmal 'sağlıklı' değilmiş!
Oysa AKP en etkin çözümleri sağlık alanında uyguluyordu.
Bu uğurda Prof. Dr. sıfatlı bir Sağlık Bakanını bile harcadı.
Şimdi ise sadece Dr. derecesinde bir bakanla yola devam ediyor.
Bu durumda başta sağlık olmak üzere toplumu kemiren sorunlar nasıl çözülecek?

ABD Kongresindeki oturumda ilk sözü alan Washington Yakın Doğu Enstitüsü’nden tarihçi Soner Çağaptay, son yıllarda Türk politik mücadalesine şekil veren seküler-İslamcı çekişmesine rağmen, gösterilerin Türk demokrasisinin kalitesi, liberal değerler adına gerçekleştiğini söyledi. Gösterilerin, geleceğe etkisi konusunda ise, ‘Bu yeni taban hareketi formu ve liberal muhalefet, Başbakan Erdoğan’ın siyasi ajandasını karmaşık bir hale getirebilir. Örneğin çok etkili bir muhafeletle karşılaşabileceği, ülkenin parlamenter demokrasisini başkanlık sistemine dönüştürme kararını vermeli mi? Bu arada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, göstericileri destekleyip demokrasinin sadece seçim kazanmak olmadığını söyleyerek kendini şimdiden tarafsız bir figür olarak konumlandırdı’ diye konuşmuş.

Bu konuşmayı tuttum Gerçekten Sayın Gül'de biraz sağduyu, itidal, merhamet ve sabır var. Öte yandan ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Dana Rohrabacher, toplantının açılış konuşmasında, bu oturumun Türkiye’yi ‘hırpalama’ amaçlı bir oturum olmadığını, olaylara ve Türkiye’nin gidişatına dair bazı kaygılarının bulunması nedeniyle bu toplantıyı düzenlediklerini açıklamasının ardından getirdiği aşağıdaki eleştiriler için bakalım yetkililer ne diyecek.

Son dönemdeki gelişmelerle kafalarında bazı ciddi sorunların uyandığını söyleyen Başkan Dana Rohrabacher, ‘Türkiye’yi değişen dünyada ılımlı İslam örneği, ilerleme, barış ve istikrarı desteklemede güvenilir bir ortak’ olarak gördüğünü ancak ‘yerel konularla alakalı kitlesel protestoların Erdoğan hükümetini salladığını ve hükümetin muhaliflere karşı sert tedbirlere başvurmasının toplumsal öfkenin yayılmasına katkı sağladığını’ da vurguluyor.


Gezi Parkı Olayları buzdağının görünen bir kaç tepeciği sayılamaz mı?

Biliyoruz ki Gezi Olayları ya da Gezi Parkı'nın yıkılarak yerine bir AVM ya da Rus ve Hint mimarisi ağırlıklı Gürcü Halil Paşa Kışlası kondurularak bir Kent Müzesi açılması girişimi toplumdaki tepkilerin toplamı olarak ortaya çıkmıştır. Görülen olaylar Türkiye çapındaki nice açmazların birikimlerinin yansıdığı büyük buz dağının elli kadar kentimizdeki küçük tepecikleri değil midir? İçişleri Bakanlığının açıkladığına göre Gez Parkı üzerinden doğan 'protesto' gösterilerine 'iki buçuk milyon' kişi katılmış. Onların 'ev tutulan' yakınları ile birlikte en az on milyon kişi olduğunu da düşünelim bir ara, ne olur.

Başbakan Erdoğan’ın Faiz Lobisi ‘Yahudi Lobisi’ demek olmasın?

Ek bir bilgi olarak şu alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum:
‘Temsilciler Meclisi ‘Avrupa, Avrasya ve Yeni Gelişen Tehditler Alt Komisyonu’ Başkanı Dana Rohrabacher aynı zamanda, Başbakan Erdoğan’ın Kuzey Afrika ziyareti dönüşü İstanbul Atatürk Havaalanı’ndaki konuşmasında ortaya attığı, daha sonra da 'Milli İradeye Saygı' mitinglerinde sıkça dile getirdiği ‘Faiz Lobisi’ ifadesinin, Yahudi karşıtı bir slogan olduğu görüşünde’ (Alıntı erişim yeri: Amerika’nın Sesi 25.06.2013)

Demokrasi oy avcılarının oyuncağı olabilir mi?

Son aylarda biliyoruz ki sanal iletişim tehdit altında. AK Parti geçtiğimiz seçimlerde %50’ye yakın oy almış olsa bile bu sonuç onun her yaptığının ve yapacak olduğu ve tepki görebileceği nice işlerin teminatı olabilir mi? Görülen o ki ABD ile Avrupa Parlamentosu da buna dikkat çekmek istiyor.
Dayatılan şu: Ben istediğimi yaparım. Bu konuda hiç kimse kendi arasında bile konuşamaz, yazışamaz. Yoksa gerekirse en küçük bir kıvılcımda bile İstanbul'u, Ankara'yı Adana’yı, Antalya’yı bile yakarım. Yaşasın AVM, yaşasın rantiye, yaşasın Gürcü Halil Paşa Kışlası, yaşasın ABD'den icazetli demokrasi, denilmek isteniyor.

Yaşanılan sorunun içerisine Diyarbakır’da toplanacak olan yeni bir Kürt Kongresi de eklenince AK Parti iktidarının nasıl bir dönemece girdiğini anlamak daha bir açığa çıkıyor sanırım. Oysa hangi Batılı ülkede bir etnik topluluğun temsilcisi olduğunu öne süren terör örgütü destekli olduğu yetkililerce söylenen ve görülen birileri ‘ayrılıkçılık’ içerikli böyle bir toplantı yapabilir? ABD’de ‘zenciler’, Almanya’da ‘Türkler’ bu tür bir yola başvurmaya kalkışsalar neler olabilir değil mi? Görülen o ki Erbil’deki ‘Bölgesel Yönetim’ oluşumu kimi siyaset ağaları ile toprak ağalarını pek iştahlandırmış. Peki, öncelikle sorayım Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk dedesi Hüseyin Kanco ile annesi Türkiye Türk’ten kalan Kasr-ı Kanco çevresindeki on binlerce dönümlük toprakları çevresindeki köylülere ve akrabalarına ne zaman dağıtacak?

Beş ay önce ipler nasıl gerilmişti?

ABD Dışişleri Bakanlığı, Şubat ayı başında ABD’nin Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone’nin hafta başında bir araya geldiği Türk gazetecilere yaptığı, Türkiye’deki uzun tutukluk ve yargı sitemine yönelik eleştirilere destek vermesinin ardından ABD ile ipler iyice gerilmeye başlamıştı.
Bunun üzerine Dışişleri Sözcüsü Victoria Nuland, ‘Büyükelçi Frank Ricciardone, Bakan Hillary Clinton’ın söylediklerini ve eminim bu konularda kamuoyu önünde açıklama yapma şansı olduğunda Bakan John Kerry’nin söyleyeceklerini tekrar ediyor. Türkiye’nin dostları ve müttefikleri için Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve insan haklarının korunmasını güçlendirip gazeteciler, blog yazarları için ifade özgürlüğünü koruyarak istikrarlı bir şekilde ilerleme kaydetmesinin önemini saygıyla dile getirmeye devam etmek bir yükümlülük. Bu bizim için yeni değildi. Bu konuda hem kamuoyu önünde hem de özel görüşmelerde son derece açık olduk’ açıklaması ile ülkemizdeki demokrasi uygulamaları ile sanal iletişim konusundaki kaygılara dikkat çekmişti.

Anlaşılan ABD de her türlü silah satışı yanında bir de Biber Gazı Bombaları satarak yan gelip yatıyor. Son gelişmelere göre AKP iktidarının ilgili bakanı kendilerine eleştiri yazanları denetleyebilmek, örgütlenmeleri engellemek ve gerektiğinde susturabilmek için Twitter ve Facebook ile bir türlü anlaşamamış. Oysa sızan bilgilere göre Facebook, ‘Sizi mi kırayım. Bir kolayına bakarız’ gibi bir yaklaşım içerisine girmiş bulunuyor. Demek ki birkaç arkadaşımızla görüş alışverişinde bulunduğumuz alanlara artık polis de savcı da girebilecek. O güzelim başkaldırı içerikli düşüncelerimizle birlikte toptan satıldık. Şimdi biz kimi nasıl eleştireceğiz, ‘Ey Demokrasi? Bu gelişmeler karşısında Facebook ne yapsın? O da araziye uymuş, ‘al gülüm ver gülüm’ diye diye 'yola devam' diyor! Bu kıskaç içerisinde bakalım Milliyet Blog yönetimi nasıl bir tavır geliştirecek.

Avrupa Parlamentosu Türkiye'den niçin kaygı duyuyor?

AP Başkanı Martin Schulz 19 Haziran 2013 günü, ‘İlk önce Türkiye'de şunu görmemiz lazım. Türkiye'de canlı bir sivil toplum var. Seküler bir Türkiye istiyorlar. Türkiye'yle ilişkileri kesmemeliyiz. Erdoğan tüm Türkiye (devlet) değildir. Hükümettir. Sadece hükümeti temsil eder. Bu ayırımı unutmayalım. Bunu görmemiz gerekiyor. Devlet benim dediğiniz zaman bunun Fransa'da böyle olmadığı görüldü’ sözleri ile Batı’nın demokrasi anlayışının çarpıcı bir yönünü açıklıyordu. Batı’ya göre demokrasi hiçbir biçimde çoğunluğun azınlığa egemenliği, baskısı ya da zulüm aracı olamaz.


Az önce sanal ortama düşen bir konuşmasında AP Başkanı Martin Schulz, kısaca, Türk hükümeti üye olmak istiyorsa, AB standartlarına uymak zorundadır’ açıklaması ile yine AK Parti iktidarını daha demokratik olmaya çağırmış olmuyor mu? ‘Hükümetin yönünün Avrupa'ya dönük olduğu kuşku götürür’ diyen AP Başkanı Schulz, ‘Türkiye'nin AB standartlarına uymak zorunda olduğu konusunda Başbakan Erdoğan'ın açık bir mesaja ihtiyacı olduğunu' savunan Schulz, 'hükümetin laik yaşam tarzına giderek daha az saygı gösterdiğini’ vurgulayarak AK Parti’nin ‘yola devam’ anlayışına taş koymak istemiyor mu, dersiniz?

Schulz’un, 'yıllardır yürütülen müzakerelere rağmen, Avrupa Birliği ülkelerinin de Türkiye'yi gerçekten isteyip istemedikleri konusunda uzlaşma sağlayamadıklarına’ dikkat çekmesi de Avrupa Parlamentosu’ndaki ortak düşüncenin yeni biçimini açıklıyor olsa gerek.
Bugün APKM’de Türkiye’deki son gelişmeler değerlendirilecek. Bakalım ABD Kongresinden sonra AP ne gibi eleştiriler getirecek.

Görülen o ki AKP son yıllardaki kimi dayatmaları yüzünden ABD ile AP arasında zorlu bir dönemece girmiş bulunuyor.

TBMM'de İmam Gazali gündemi

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ 

25 Haziran '13 Güncel Siyaset Sosyolojisi

TBMM'de İmam Gazali gündemi

TBMM baştan sona temsilcilerimizle dolu mu değil mi bilemiyorum.
Tek bildiğim dün olduğu gibi bugün de benim kafamda örnek alınabilecek ne bir parti lideri ne de bir tek milletvekili var.
Bugün TBMM'de yaşanılan bazı siyasi çekişmeler nedeni ile Başbakan Erdoğan'ın AK Parti Grubu'ndaki konuşması ile CHP Grubu'nda konuşan Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuşmalarındaki temel yaklaşımllara değinmek istiyorum. Gezi Parkı kökenli 'protesto eylemleri' üzerinden Başbakan Erdoğan'ın yeni söylemleri yanında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun yine Gezi Parkı üzerinden geliştirmeye çalıştığı söylemler arasında büyük İslam Bilgini İmam Gazali'den alıntılar yapması siyaset gündeminde yeni bir kapı araladı bence. Sanırım önümüzdeki günlerde bu konudaki tartışmalar çok ses getirecek.

TBMM ile nasıl tanıştım?

1996'da altı ay kadar TBMM TV'nun kuruluşuna esas olan TBMM TV Yönetmeliği'nin yazılasından, dönemin parti yetkilileri ile görüşülmesine, TBMM Danışma Kurulu'ndaki tartışılmasına ve Resmi Gazete'ye yollanarak yayınlanması aşamasına kadar çalıştım. 


Gerçekte TRT'nin ilk haber sunucularından ve eski Haber Dairesi Başkanlı Ülkü KURANEL dönemin TBMM Başkanı Hüsamettin CİNDORUK'un isteği üzerine TBMM TV'nu 1995'te fiilen kurmuş ancak bir süre sonra orataya çıkan bir yurt dışı görevi gereğince Türkiye'den ayrılmak zorunda olduğundan yetkisini eski TRT muhabirlerinden ve gazeteci merhum Cevat TAYLAN'a bırakmıştı. Dönemin TBMM Genel sakreteri Prof. Dr. Necdet BASA 1996'nın Şubat ayında onun yerine bir yetkili aramaya başladığında 1986'da Köln'de tanıştığımız için benim kendisini ziyarete gelmemi istemiş olduğundan bir ay içerisinde gerekli işlemerlden sonra 'geçici görevli' olarak TBMM TV Birim Amiri olarak görevlendirilmiştim. Bu görevde Ağustos başına kadar kaldım. Bu görevim sırasında TBMM'deki işleyişi yakından görmüş odacısından TBMM Başkanı Dr. Mustafa KALEMLİ'ye kadar tanışma ve konuşma imkanı bulmuştum.

Ülkemizin en güçlü atardamarlarından biri olması yanında TBMM çatısı altında gerektiğinde özellikle Bütçe Görüşmeleri sırasında arkadaşlarımla birlikte geceyi gündüze katarak çalışmış olduğumdan TBMM'deki olaylar hep ilgimi çeker. Bu ilgi alanım içerisine bir de gerektiğinde kendi çapımda özellikle siyaset sosyolojisi alanında bazı düşüncelerimi yazmak eğilimim de eklenince olayın boyutunun ne kadar ilginç bir aşamaya geldiğini artık siz düşünün.

O günlerde kendisine bağlı olduğum TBMM Genel Sekreteri (ki 1986 Aralık ayı başında Vatandan Uzakta adlı belgeselimin çekiminde Köln'de TC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Ataşesi olarak görüştüğümüzde tanışmıştık) Prof. Dr. Necdet BASA ile onun hukuk danışmanı yazar ve avukat İbrahim PINAR yanında bir de DSP'den Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK ile çok verimli çalışmalarımız olmuştur.

Başbakan Erdoğan, '
Talimat verdim Gezi Parkı 'nı işgalcilerden temizleyin dedim'

Bugün öğleden önce TBMM Grup Toplantısı'nda Başbakan Erdoğan'ı dinletim baştan sona. Daha önceki çoğu konuşmalarına göre çok daha mutadil, müşfik ve %100'ün Başbakanı olarak çıktı karşımıza. İçerisinde en az on bin yıllık nice özler taşıyan bu toplumun birliği, dirliği, bütünlüğü ve kardeşliği için, 'Keşke Başbakan Erdoğan her zaman böyle olsa' dedim içimden.
Elbette her kişi ya da lider gibi onun da eleştirilecek yönleri vardır. Biliyoruz ki hiç kimse 'hatadan münezzeh' olamaz. Sanırım bu konuda düşünce özgürlüğü çerçevesinde muhatapları olan parti genel başkanları ile yazarlar tarafından dün olduğu gibi bugün de Başbakan Erdoğan özellikle Gezi Parkı protestoları kapsamında gelişen olaylar kapsamında yine eleştirilecektir.

İmam Gazali, 'Ey sultan kendin için razı olmadığın şeylere herhangi bir Müslüman için de razı olma'

Sözü şuraya getirmek istiyorum:
TBMM'de CHP'nin Grup Toplantısı'nın son on dakikasında Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuşmasında Başbakan Erdoğan'a yönelik eleştirilerde bazı kıyaslama ve eleştiriler gerçekten çarpıcı özler taşıyordu. Bir de gördüm ki Sayın Kılıçdaroğlu sanırım yeri geldi işte diyerek İmam Gazali (1058-1111)'nin Büyük Selçuklu Devlet Başkanı Sultan SENCER (1086-1157) atamıza yönelik olarak yazmış olduğu Nasihat'tan bazı alıntılar yaparak Başbakan Erdoğan'ı eleştiriyor.

Burada olayın siyasi tartışma ya da eleştiriler için İmam Gazali'nin kaynak olarak kullanılmasını değerlendirmek gibi bir amacım yok. Olayın en ilginç yanı ülkemizde 1970'lerden beri az da olsa tartışılmaya açılan İslam ve Demokrasi konusunda nasıl bir aşamaya gelindiğinin gün gibi açığa çıkmasıdır. İHL kökenli Başbakan Erdoğan bakalım Gezi Parkı üzerinden gelişen olaylar bağlamındaki eleştiriler karşısında Kemal Kılıçdaroğlu'nca İmam Gazali'den delil getirilerek yapılan eleştiriler için nasıl bir karşı eleştiri getirecektir.

İslam Bilgini, Mutasavvuf, Kelamcı ve Huccetül İslam sıfatlı Horasan doğumlu İmam Gazali'nin Ey Oğul (Ey'yühe'l Veled) adlı özlü eserindeki öğütlerden sonra onun Sultan Sencer'e Nasihat (ki çağrılmasına rağmen Sultan Sencer'in ayağına gitmek istemez. Çünkü, daha önce yaşamış olduğu bazı olaylardan dolayı, 'Bundan sonra hiç bir sultanın yanına gitmeyeceğim' diye bir ahdi vardır)'ından yapılan alıntılar bakalım siyasette nasıl yankı bulacaktır.

İmam Gazali Hazretlerine de onun soyundan gelen Kahramanmaraşlı dayımın eşi merhum süt anneme de rahmet diliyorum.

Gelecek yazı: İslam, Osmanlı, Adalet ve Demokrasi

23 Haziran 2013 Pazar

Türkiye'nin başı yine dönmeye başladı

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ


24 Haziran '13 Güncel Siyaset Sosyolojisi

Türkiye'nin başı yine dönmeye başladı


On gün önce AKP seçim kampanyasını başlattı.
30 Mart 2014’te Yerel Seçim var.
Değişik çalkantılardan dolayı ortalık toz duman.
Özellikle Gezi Parkı üzerinden Batı’nın tepkisi de arttı.
Türkiye’de gösteri özgürlüğü de basın yayın özgürlüğü de sorgulanıyor.
AK Parti toplumu dizginleyebilmek için her türlü yolu deniyor.
Yaklaşık bir aydan bu yana Biber Gazı ve Tazyikli Su delisi oldu milyonlarca genç.

AB üyeliği bağlamında başlayan Almanya görüşmeleri zor yatışacak gibi.
Bayan Merkel ülkesinde boş oturanları yollamaya kalkarsa Başbakan Erdoğan ne yapacak?
Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin ekonomisine övgüler yağdıran Batı bugün karşı tavır içinde.
Der Spiegel’in bugün çıkacak olan son sayısında Gezi Protestoları'nı içeren bir fotoğrafı yayınlayacak olması hiç de yabana atılacak bir çıkış değil.

İşin içinde Batı’nın kıskançlık duygusu var olsa bile bazı hukuki ve iktisadi gerçeklerden ne kadar kaçabiliriz?
Türkiye’nin bugün ulaştığı iktisadi aşama toplumun özverisi yanında tüccarların ve dış müteahhidlerin başarıları nasıl göz ardı olunabilir?
Yarı Bağımlı yani ithalata çok bağımlı bir kalkınma yolu izleyen Türkiye en küçük bir kırılmada tepe taklak olamaz mı?
Gezi Protestoları üzerinden Erdoğan’ın Seçim Kampanyası başlatması beklenmedik bir başlangıç oldu.

Ne sağcı ne solcu ne partici ne de AB’ci olan ben bile şaşırdım desem yeridir.
Gördüm ki muhalefet de şaşkına döndü duruyor.
BDP ise saman altında su yürütürcesine hiç boş durmuyor.
Ankara-Diyarbakır-İmralı-Erbil daması içinde şimdi daha da hız verdi çalışmalarına.
Kuzey Kürdistan oluşumu için Diyarbakır’da düğmeye basıldı.
AK Parti ile yeni müzakerelerin yolda olduğu anlaşılıyor.
MHP eski miting dizisinde yollara düşmüş durumda.
CHP meydanlarda yok. TBMM’deki Biber Gazlı ve maskeli gösteriden ötesi yok.

Toplum 'bakalım kim kimi yenecek' beklentisinde.
Hiç istenmese bile bazı söylemler yüzünden toplum gergin.
Özellikle Türk-Kürt-Laz-Gürcü ayrımcılığı yaygınlaşıyor.
Eşit yurttaşlar olarak kardeşçe yaşamak yerine Sünni-Alevi söylemleri de gerilimi arttırıyor.

Her alanda öteden beri var olan polis baskısı son yıllarda daha da arttı.
Fotoğraf çekmeye ve telefonda görüşlerimizi açıklamaktan korkmaya başladık.
Öyle ki telefonda konuşurken dinlendiğimizden korkuyor olduk!
Ne konuşuyoruz ki?
Ola ki aynasızların yasa dışı bu dinlemeleri yanlış yorumlanır, diye iğrendiğimizden kısa kısa konuşuyoruz.
Ayrıca Gezi Parkı’nın yerine bir AVM kondurmak isteyen iktidarın söz konusu protestolar için özellikle İstanbul ile Ankara’da kullandığı Biber Gazı ve Tazyikli Su orantısız güç kullanılmasının doruğuna çıktı.
’Bırakınız toplaşsınlar. Bırakınız Ayakta Dursunlar. Üstlerine gitmeyin!’ diyen yok.
Sanki Gezi Parkı üzerinden (79) ildeki toplam (2,5) milyon insan keyfinden eylem yapıyor.
Oysa iktidar sözcüleri sorunu AVM’ye dönüştürülmesi düşünülen Gürcü Halil Paşa Kışlası olarak görüyor.

Yeni zenginler ile tuzu kurular dışındaki toplam %80'lik kesimler için hayat pahalılığı tırmanıyor,
Az yer az içer, birbirimize ikramlarda bulunamaz ve tatile çıkamaz olduk.
Dünyanın en pahalı yakıtlarını kullandığımızı sağır sultan duydu.
Yine özellikle Avrupa’nın en pahalı iletişimi de bizde.
Gıdaların denetimsizliği yüzünden özellikle hayvansal gıdaları daha az tüketmeye başladık.
Türkiye'nin gıda ürünleri dâhil dış alıma bağlılığı yürek yakıyor.
Otuz yıl önce kendisine yeten sayılı ilk on ülkeden biri olan ülkemiz sanırım ellinci sıraya düştü.
Son yıllarda TCMB'nca baskılandığı bilinen dolar beş gündür yükseliyor.
Anlaşılan o ki ABD Merkez Bankası’nca her yıl (85) Milyar ABD Doları olarak dünyaya salınan dolarlar artık durdurulacak.
Bu karardan Türkiye hiç mi etkilenmeyecek, dersiniz?

AKP iktidarı ‘ABD’nin sıcak parası kendisinin olsun, bana sıcak vergi gelirleri ile sıcak Kara Para yeter’ diyebilir mi?
Belki de AK Parti iktidarının başta Gezi Eylemcileri olmak üzere muhalefete yüklenmesinin nedeni bu. Oysa Barzani ile birlikte Büyük Kürdistan kurmak emelindeki PKK-KCK-BDP ortaklığı da boş durmuyor.
Anlaşılan bir türlü uzlaşılamayan Yeni Anayasa ile birlikte yepyeni nice sancılar da doğmaya başlayacak.
Bütün bu tür gelişmeler birer baş ağrısı değil mi?

AK Parti boşuna erkenden ve Gezi Parkı protestoları üzerinden Seçim Kampanyası başlatmadı.
Bir yandan Unutulan Gençlik bir yandan da muhalefet bastırdıkça bastırıyor.
Maddi ve manevi içerikler taşıyan bu baskılar yakında daha da artacak.
1800’lerde başlayan Türk Demokrasi Süreci bakalım AKP'nin kaptanlığında nasıl son bulacak.

Gizli ya da açık dayatmalardan dolayı sizin de başınız dönmüyor, kaygılarınız artmıyor mu erenler?


Yorumlar:

Merhaba, bu sefer başı dönen Türkiye değil. Türkiyeyi yönetenlerin başı dönüyor. Çünkü duvara tosladılar. Selamlar...
Mesut KARİP 25.06.2013 12:38
Cevap :
Mesut Bey yorumlamama katkınızdan dolayı teşekkürlerimi sunarım. EEski deyişle 'zımmen' de olsa onları da toplumu da göz önüne almak gerektiğini burada açıklamış olalım. Değerli yorumlarınızı hep okuyorum. Yorum yazamadığım için kusuruma bakmayınız.  25.06.2013 16:11


T.C vatandaşı olmanın vazgeçilmez paydaları alt alta yazılıp mütabakat sağlandıktan sonra olan prüzleri düzletmek mümkün ama buna kimsenin niyeti olmadığından ne yazık ki; 'TÜRKİYENİN BAŞI DÖNMEYE DEVAM EDECEK' belki bayılana kadar. Selamlar.
Kadri KANPAK 
 24.06.2013 3:35
Cevap:
Ömer FF 01 kısa biçimi: Ne mutabakatı Kadri Bey? Mutabakat bir türlü olmuyor işte! Yasalardaki eşitlikler allak bullak olmadı mı? AK Parti ile 'Her iktidar kendi zenginini yaratır' gibi hinlikler taşıyan bir siyasi dayatmadan da ötelere başka ufuklara doğru açılmakta değil mi iktidar? Torba Yasalar ile 2B belli. Yeni Petrol Yasası çıktı. Tabiat Kanunu Tasarısı yolda. Seçim Yasası topal. İşsizlikle şu 4'lü eğitim ne? Son kertede Gezi Parkı üzerinden protestolara katılanlara uygulanan Orantısız Güç yasa dışı olduğu kadar insanlık dışı değil midir? Uludere'de bir gece ansızın, 'vurun!' diyen kafa Gezi'de de 'vurun!' diyor kısaca. Faiz hep vardı. Bir vekilinin yerine vekil öğrenci sokan oğlu için, 'Oğlumu bir süreliğine size emanet ediyorum, ona göre' sözü nereye konulmalı? Ne kadar 'tayyip' bir yönetim altındayız değil mi? İçinden astığı astık kestiği kestik bir 'başkanlık' çıkması muhtemel sözde Anayasa için pek sevdiğiniz mutabakat' çıksa ne yazar Kadri Bey?
Ömer FF 02 MB'daki yer darlığından uzun biçimi:
Ne mutabakatı Kadri Bey? Kimilerince özlenen o mutabakat bir türlü sağlanamıyor işte! Umarım söz konusu pürüzler arasında 'uluslararası' olduğu söylenen mahut Terör Örgütü'nün kırk bine yakın can alması gibi insanlık dışı bir silahlı saldırı üzerinden Türkiye'de yaşayan 'Kürtlerin Temsilcisi' olarak siyaset yapmaya çalışanların istediği 'özerklik' ya da 'eyalet' gibi özlemler yoktur.
Özellikle AK Parti ile birlikte yasalardaki eşitlikler allak bullak olmadı mı? Sağlanamayan eşitlik de metafizik bir kavram değil mi? AK Parti ile 'Her iktidar kendi zenginini yaratır' gibi hinlikler taşıyan bir siyasi dayatmadan da ötelere başka ufuklara doğru açılmakta olduğunu görmüyor muyuz? Torba Yasalar ortada.2B belli. Yeni Petrol Yasası çıktı. Tabiat Kanunu Tasarısı yolda. Seçim Yasası topal. Şu 4'lü eğitim ne? İşsizlik ne olacak?
İçinde Nereden Buldun Yasası ile Şeffaflık Yasası olmayan bir demokrasi nasıl bir yönetim demektir nasıl açıklayabiliriz? Böyle bir hinlik olabilir mi? Bana göre değil on on iki yıl öncesine kadar uzanan yüz yıl öncesine kadar uzanan bir Nereden Buldun Yasası çıkartılmalıdır ki özellikle siyasetçilerin ve nice yolsuzluk, soygun, talan, vurgun, hile, dolandırıcılık ve miras kaçıran şerefsizler tek tek çıksın ortaya.
Son kertede Gezi Parkı üzerinden protesto eylemlerine katılan kişilere uygulanan Orantısız Güç Kullanımı yasa dışı olduğu kadar insanlık dışı değil midir? Uludere'de bir gece anısızın, 'vurun!' diyen kafa Gezi'de de 'vurun!' diyor kısaca. Başbakan arkadan adam vurma alçaklığı demek olan terör yöneticilerine hiç bu kadar kızmamıştı. Gezi Eylemlerini desteklediği söylenen Faiz Lobisi hep vardı. Peki son günlerde ortaya çıkan FED kaynaklı sıcak para akışını da mı Gezi Eylemcileri denilen ‘çapulcular’ tezgahlıyor? Bir kaç ya da bir kaç bin ‘çapulcu’ hiç bu kadar uluslararası olabilir mi? Ses kayıtları ile diğer bilumum belgeler de bir gün tek tek yayınlanır da bu gibi eleştirilerimizden dolayı bin bir özür dilemek zorunda kalırım umarım.
Anlaşılan Başbakan Erdoğan günden güne bunalmaya başladığı oysa vergi çarkının da yaptırımlarından biri olan faiz ve haciz kaynaklarını da görmezden gelerek Faiz Lobisi'nin varlığını ortaya saçması üzerinde çok düşünülmesi gereken bir yaradır. Yıllar boyu c a n alan, maddi ve manevi nice çöküşlere yol açan ve güvenliğimizi tehdit eden ve özellikle doğu ve güneydoğudaki yatırımları da engelleyen saldırgan Terör Örgütü değil midir?
Öte yandan genel güvenliğin önünü tıkayan Terör Saldırıları bugüne kadar İstanbul Borsası'nı vurmuyordu da, 'bir kaç çapulcu' ile Gezi Parkı yerine Osmanlı Kışlası kisvesi altında dev bir AVM açılması teşebbüsüne ülke çapında doğan protestolar mı yol açtı? Bu nasıl bir olay ki belirgin hiçbir örgütlenme olmadan birden bire söz konusu protesto eylemleri yaygınlaşıverdi. Belki de bu görülenler buzdağının şurada burada ortaya çıkan birkaç doruğudur.
Bir vekilinin yerine vekil öğrenci sokan oğlu için, 'Oğlumu bir süreliğine size emanet ediyorum, ona göre' sözü nereye konulmalı? Ne kadar 'tayyip' bir yönetim baskısı altındayız değil mi? İçinden astığı astık kestiği kestik bir 'başkanlık' çıkması muhtemel sözde Anayasa için pek sevdiğiniz mutabakat' çıksa ne yazar Kadri Bey?

Ya içtiğiniz yemine sadık kalınız ya da vicdanlı olunuz (AİHM Kararları)

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ


24 Temmuz '10 Güncel Siyaset Sosyolojisi

Ya içtiğiniz yemine sadık kalınız ya da vicdanlı olunuz
Uluslararası taşeron ve ayrılıkçı teröristlerce şehit düşürülen gençlerimiz var burada.


I.

TBMM'deki son konuşmalara bakıldığında BDP de DTP gibi ayrılıkçılık söylemleri yolunda hızla ilerliyor. Hükümet de Güvenlik Güçleri de zor bir dönemece girmiş durumda. Ne yazık ki günden güne bir toplum huzurunu bozmakta olan terör tehdidi; çok değişik siyasi hesaplardan dolayı, hiçbir alanda siyasi uzlaşma da sağlayamamıştır. Birilerinin taşeronu yaftası ile daha bir sihirli hale gelen eli kanlı uluslararası nitelikli Terör Örgütü de oldukça azıttı. 11 Eylül Saldırısı'ndan sonra, bazı yönleri ile haklı olarak Ortadoğu'nun da jandarması durumuna yükselmiş olan ABD de ne yazık ki çoğu zaman, eli kanlı terör örgütü ile aynı ağzı kullanan ayrılıkçılar ile açıktan açığa görüşmelere başladı.

13 Temmuz 2010 Salı akşamı Ankara'da ABD Büyükelçilik Konutu’nda Büyükelçi James JEFFREY'in veda yemeğinde TBMM'den bazı milletvekilleri de hazır bulunmuş. Hürriyet Gazetesi'nden Bülent SARIOĞLU'nun bildirdiğine göre:

''Yemekte sohbet, “Türkiye’deki Türkler ve Kürtler ayrılmak mı istiyor?” konusuna gelince milletvekilleri de görüşlerini dile getirdiler. Milletvekilleri, Türkiye’deki Kürt vatandaşların İran, Irak ve Suriye’deki Kürtlerden çok farklı olduğunu, yüzyıllardır kaynaşmış, iç içe geçmiş bir toplumsal yapı bulunduğunu'' vurgulamışlar. Bu arada bizce ne gibi talepler olduğu belli olmayan ''BDP’li Sakık’ın, Kürtlerin talepleriyle ilgili sözleri üzerine Jeffrey, “Ayrılırsanız üçüncü sınıf bir Ortadoğu ülkesi olursunuz. Türkiye de batılı bir ülke olarak yoluna devam eder” diye cevap veriyor, kısaca.

BDP'den Muş Milletvekili Sırrı SAKIK ise sanırım bir oldubitti ile kurulmasını hayal etmekte olduğu sözde bir devlet için olsa gerek:

“Biz Ortadoğu bataklığında bir ülke olmak istemiyoruz. Biz Türkiye’nin batıyla entegre, Avrupa değerlerini gerçekten özümsemiş, demokratik özgürlükleri kurmuş, halklarının demokratik haklarını tanımış ileri bir ülke olmasını istiyoruz. Bugün Kürtler arasında bir oylama yapılsa ayrılmak isteyenler çok cüzi bir oran çıkar, belki yüzde 3’ü bulur” demiş.

DBP Milletvekili Sırrı SAKIK’ın, “Türkiye’de yıllardır özellikle yargı, Kürtler üzerinde çok baskıcı olarak kullanılıyor” sözleri üzerine AK Parti Kırıkkale Milletvekili Vahit ERDEM : “Hangi ülke terör ve şiddet karşısında tedbir almaz? 11 Eylül oldu, ABD’nin kimyası değişti. Hürriyetler toplumu olan ülke, güvenlikler toplumu haline dönüştü. Bizde yaşanan terörün onda biri yaşansaydı herhalde kıyamet kopardı” diye karşılık vermiş. Oysa Sırrı SAKIK, sanırım çok hazırlıklı gelmiş ki ''temkinli'' olmayı da elden bırakmadan konuşmasına devam ediyor. Aşağıda bu konuya yeniden döneceğim.

Anlaşılan o ki bizde ne politika ne de diploması ahlakı gelişmiş bulunuyor. Birileri sanki açık pazarda bir mal alıp satıyor, biz de kuzu kuzu dinliyoruz. Bu gibi bir konuşmanın ne Fransa ne Romanya ne İtalya ne İngiltere ne Çin ne de ABD'nin her hangi bir yemekli sohbetinde konuşulabileceğini sanmıyorum. Benzeri bir durum Moskova'da da mümkün olamaz. Böyle bir durum için uygun görülen söz; artık iş içten geçmiş olduğu için ''bir nabız yoklaması'' biçiminde değerlendiriliyor ise, işin rengi iyiden iyiye değişmeye başlamıştır demektir.

Ayrıca bir milletinvekili, o makam için gerekli olan yeminine rağmen; kendi ülkesinin bölünüp parçalanabilmesi durumunda ABD'ye göre kendilerini zencilerle kıyaslattırabilecek bir duruma düşebilir mi? Kaldı ki konuşmalarda yer alan 11 Eylül Saldırısı ile PKK Terör örgütünün ortaya çıkarmış olduğu ''bedeller'' üzerinden de bazı kıyaslamalar yapılmış bulunuyor. Bana göre siyasi ahlâka da diplomasi adabına da uymayacak kadar haddini aşan konuşmalar bunlar. Ne yazık ki tarihimizde bu tür konuşmaların ve nice düş kırıklıklarının var olduğunu biliyoruz. Bu kertede gönül istiyor ki Keçecizade Fuat Paşa oralarda bir yerlerde olsa da en dobra sözlerinden bir kaçını daha söylemiş olsaydı, diyorum.

Kimdir Muşlu Sırrı SAKIK? Türkiye Cumhuriyeti Siyasi Partiler Kanunu’na göre TBMM’de BDP’nin bir milletvekili. Milletvekili mazbatasını aldıktan sonra TBMM çatısı altında yüksek sesle okumuş olduğu Milletvekilliği Yemini’ni burada bir kez daha okuyalım:
‘’Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.’’

Bu yemini yüksek sesle okumuş olan bir milletvekili olarak Sayın SAKIK ‘’Devletin varlığı ve bağımsızlığı’’ yanında ‘’vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü’’ ile ‘’milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini’’ koruyacağına yemin etmiş bir kişi olarak nasıl bir ‘’nefs muhasebesi’’ yapmaktadır, sormak isterim. Kaldı ki kendisi Muşlu bile olsa sınırlarımız içinde yaşayan bütün kişilerin, benim bile milletvekilimdir.

Söz konusu yemekte dile getirmeye çalıştığını öğrendiğim kimi talepler ile kimi saptamalarındaki çelişkilere rağmen ‘’namus ve şeref’’ üzerine içilen bir yemine rağmen neden ve niçin ayrılmak, ayrı devlet olmak gibi bir hevese kapılmaktadır, hayretler içindeyim. Açıkça ne gibi talepleri olduğunu bilemediğimiz Sayın SAKIK eğer ''ayrılık'' kapsamında bazı pazarlıklara girişmeye başlamış ise, kesinlikle benim milletvekilim olamaz. O sıfatı bir an önce bırakması yanında, o sıfat gereğince almakta olduğu maaşı da almaması gerektiğini söylerim. Bu konuda umarım TBMM'nin ilgili birimleri de gerekli tedbirleri alacaklardır.

AİHM Kararları'na göre, bir anlamda sağlıklı bir kişinin ne bir ''terör örgütünü destekleyen açıklama'' yapılabilmesi ne de ''Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü''nden kaçınılması söz konusu olamaz. Umarım düşünce özgürlüğü çerçevesinde, ‘’ant içerim’’ diyerek bitirdiği yemini de unutmadan bunları da açıklamaya çalışır. Sayın SAKIK’ın ‘’ Bugün Kürtler arasında bir oylama yapılsa ayrılmak isteyenler çok cüzi bir oran çıkar, belki yüzde 3’ü bulur” sözünü de açıklayabilecek bir biçimde bazı yaklaşımlarımı yazmak istiyorum.

II.

Biliyoruz ki Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Zaza, Asur, Arap, Nasturi, Yezidi, Süryani, Ermeni, Kommagene, Türk, Türkmen, Kara Keçili, Alikanlı, Aydınlı, Adıyaman(lı), Bayındırlı, Beydili(Badıllı), İzoğlu, Şavak, Bozulus, Üçok, Akkoyunlu, Karakoyunlu, İlhanlı, Moğol, Bozok, Barak, Milli, Pasyan, Kırmanç, Sorani, Gorani, Lori, Luvi kökenli yurttaşlarımız yaşamaktadır. Tarım ve hayvancılık alanındaki nice geçim sıkıntılarına rağmen dostça yaşayan bu yurttaşlarımız; içinde Devlet’in pek çok ihmalinin bulunduğu sebepler yüzünden doğan terör ile birlikte, yıllardan beri büyük bir kaygı içine girmiş bulunuyor. Kaldı ki tarihin ve talihin birer cilvesi olarak çok değişik ağızlar konuşsalar bile, bu toplulukların belirli bir sevgi saygı, dayanışma ve ortak değerlerde buluşarak kaynaşmak gibi süreçler içerisinde her alanda yan yana ve kardeşçe yaşamakta olduklarını unutmamak gerekiyor.

Bu süreçte onlara; basmakalıp bir genelleme olarak topluca KÜRT diyen ''siyaset ağaları'' ile ''ayrılıkçı'' ve ''bölücü terör propagandistleri'' tarih, göç, akın, kültür ve din içerikli konuları okuyup da gelsinler. Okumaya yürekleri yetmiyor ise ne olur halkın arasına girerek onların bakış açılarından hareketle değerlendirmeye çalışsınlar olan bitenleri. Yoksa bu gidişle ''rüzgâr eken, fırtına biçer''! 

Bu konuda Cizre'deki Bedirhan Beyi'nin 1842 ile 1843 yılları boyunca başta Asuriler olmak üzere çevre topluluklara karşı girişmiş olduğu ve içinde ayrılıkçı çabaların da bulunduğunu bildiğimiz ''soykırım, yağma ve talan'' girişimlerini, hiç kimse unutmuş değildir. Ne ki bütün çabalarına rağmen o çıkışında yalnız kalmıştır Bedirhan Beyi. Çevreye saldığı korku ve zulüm çok sürmez bir süre sonra yakalanarak ''ailesiyle birlikte Konstantinopel'e'' götürülür.

(Bu konu ile diğer ayrıntılar için bakınız: http://www.acsatv.com/filer/Malik-Qambar.pdf)
(Ek bilgi: Son araştırmama göre yukarıdaki yayın alanındaki değerli bilgiler ne yazık ki gizli bir el tarafından kaldırılmıştır. O yazıdan o günlerde yazmış olduğum şu bilgiler sanırım az da olsa bir kaç bilgi verecektir:  15 mayıs 1895  JİLO ZARNİ KÖYÜ... BİR AŞİRET AĞASININ YAŞAMÖYKÜSÜ... CİLO AŞİRET LİDERİ MALİK KAMBAR KİMDİR...52 SAYFA...)

Ne kadar acıdır ki çoğunun ailelerine ''başlık parası'' gibi bedeller ödeyerek; 1990'dan beri ''gelin gitti'' dedirttikleri ve dağa kaldırılanlardan başka kimseyi kandıramaz bu propagandistler. Terörü azıtan sebeplerin başında Avrupalı gençlere uyuşturucu pazarladığı da bilinen Terör Örgütü'nün, bir yönü ile haklı olarak ''istismar'' ettiği ''topraksızlık, marabalık, ırgatlık ile başlık parası yüzünden evlenememek, aile içi şiddet, karmakarışık kimi töreler ile karmaşık terör'' türünden pek çok neden vardır.

Bu yüzden Doğu'da ya da Batı'da her nerede var ise oradaki ''toprak ağalıkları'' (ki tapularının olduğu bile şüphelidir bence; fiili işgal vardır, hazine topraklarında) kaldırılarak; halka toprak dağıtılmalı ve durumlarına göre her bir aileye en az 250.-TL ile 400.-TL arasında aylık bağlanmalıdır. Yoksa bu yeni Celali İsyanı daha çok yayılacaktır. Büyük kentlerden de siyasi olduğu kadar eylemci bir kesimi de yanına alarak toplumsal huzur bozulacaktır. Bu gibi işlerin bazı provalarının yapıldığımı hepimiz biliyoruz.

III.

DTP gibi BDP de aba altından sopa göstererek Hükümeti ve toplumun bütün kesimlerini yeri geldiğinde uyarmaktadır. Bu uyarılara karşı sadece polis ve asker ile cevap vermek yetmez. Böyle olmadığını otuz yıldan bu yana hep gördük. Ne yazık ki bu yanlış yoldan bir adım geriye atılmış değil! Unutmayalım ki uluslararası ve taşeron olduğu resmi ağızlarca da sık sık belirtilen kimi odaklar hiç boş durmuyorlar. İki yüzlülükte de onlarla kimse yarışamaz. Bu kapsamda yıllardan beri söylenegelen ''gündüz külahlı, gece silahlı'' yakıştırmasını, oldukça açarak değerlendirmek gerekmektedir, bence. Bu uğurda propaganda yapanların amaçları iç kargaşalara bağlı olarak yurttaşlar arasında ''kan çıkartmak'' ve ayrılıkçılığı körüklemektir.

Ne yazık ki Hükümet Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi gibi çok anlamlı bu yaklaşımın içini kültür, tarih, demokrasi, hak hukuk, kardeşlik, din iman birliği ve komşuluk gibi özlerimiz ile dolduramadığından bu proje ''zamana havale edilmiş'' bulunmaktadır. Bir yılı aşkın bir süreden beri bu işlerin neden ve niçin olduğunu da anlayabilmiş değilim. Ayrıca TRT Kurumu, Ziraat Bankası ile TCDD'nın BALKAN EKSPRESİ ası altında Ankara'dan Macaristan'a turistik bir gezi düzenlemesi de bu aşamada Hükümet organlarının Kardeşlik Projesi konusunda eşgüdümsüz olduklarının en açık delili olsa gerek. Bu proje kapsamında Ankara'dan Sarıkamış ile Nusaybin'e doğru katar katar bir kaç tane Kardeşlik Treni yola çıkarılamaz mıydı?

IV.

İşte bu gibi açmazlar ortamında ne yazık ki kimilerine gün doğmuş bulunuyor. O kimileri de kapı kapı dolaşarak: ''ALLAH'ın izni ile Taşeron Terör Örgütümüz sayesinde epey yol kat'ettik. Türkiye ile Irak'ta yer tuttuk. Biz ayrılırsak ne gibi yardımlarınız olur; daha ne kadar bekleyeceğiz'' efendimci söylemleri yaymaktan hiç çekinmiyorlar. Çünkü ülkedeki hukuk, dokunulmazlıklar dâhil bazı bakımlardan işle(til)miyor anlaşılan.

Osmanlı'nın pek çok dış ve iç gailelerden dolayı tesis edemediği bizi bize döndürebilecek olan ''diriliş hamleleri'' Cumhuriyet ile birlikte, ''medeni hukuk, ceza hukuku ve ticaret hukuku'' gibi kimi açılımlar ile bir nebze de olsa hayata geçirilmeye başlanmıştır. Bütün bunlara rağmen ülkemizdeki siyasi otoritelerin her şeyi kendilerine yontmaya çalışması heveslerinden dolayı hukukun ''he'si'' ile adaletin ''a'sı'' usul usul tesis edilmeye çalışılmaktadır.

Bütün çabalara rağmen ''kanun önünde eşitlik'' bile gerektiği gibi uygulanamamakta; hukuk da adalet de güçlüden ya da siyasilerden yana çalışmaktadır. Unutmayalım ki Batı büyük keşiflerden sonra 1750'lerde başlayan Sanayi Devrimi ile 1789 Fransız İhtilâli yolu ile yaygınlaşan hak hukuk, liberalizm, emek, demokrasi, insan hakları gibi yüce değerlere; geniş çaplı zenginlikler yolu ile yenice ulaşmaya başlamıştır.

V.

İşte bu tarihi gerçek 13 Temmuz Salı günü Ankara'daki ABD Büyükelçiliği'ndeki yemekte bir kez daha vurgulanmış. DBP Muş Milletvekili Sırrı SAKIK dersini iyi çalışmış bir eda ile: “Amerika bugün bütün halkların Amerikası olmayı başardı. Bugün bir siyah ABD’nin başkanı oldu” deyince Büyükelçi, “Bugünlere gelmemiz kolay olmadı. Çok büyük bedeller, 600 bin insanımızı kaybettik” diyor. Sakık da “Biz de çok bedeller ödedik, ödemeye de devam ediyoruz” karşılığını veriyor. AK Partili Vahit ERDEM ise her zamanki hazır cevaplılığı ile ''belki ders olur'' diyerek, sözünü esirgemeden: “ABD’de yeni oldu ama bizde zaten vardı. Cemal Gürsel, dörtte bir Kürt olan Turgut Özal Cumhurbaşkanlığı yaptı. Bu ülkede Kürtler her şey olabilirler” demiş.

Her şeyin birden bire ''güllük gülistanlık'' olmasını istemek ya ''karpuzun kabuğunu yalayarak karpuzun tadına erişmek'' ya da aç tavuğun kendisini ''darı ambarında görmesi'' gibi bir düşler ülkesinde dolaşmak sarhoşluğu; bizi biz olmaktan uzaklaştıracaktır. Her ülkenin tarihi olduğu kadar toplumsal ve kültürel şartlarına göre şekillenir politikalar. Bu da uzlaşma kültürü ile at başı gidebilecek olan demokrasi ve İnsan Hakları duyarlılığı ile olur. Yakında çok şeylerin değişeceğine umutla bakarak; terörden medet umarak ve terörden yana sempati duyarak yaşamayı ilke edinmiş olan ayrılıkçı ve dış destekli olmaya özen gösteren eşhasa ''ne olur artık vicdanlı olunuz!'' diyerek, bu yazıma son veriyorum.

Yorumlar:

Çok güzel bir yazıydı Ömer Bey. Umarım öyle olur, umarım ders alır söylediklerinizden bu yazının muhatapları... Saygılar
Ayrıntıda gezinmek 
 24.07.2010 12:25
Cevap :
Aziz Arkadaşım biz taşı gediğine koysak da kimileri yine de bildiğini okuyor.AİHM Kararlarından birine göre bir devlet Milletvekili Yeminini öngörebilir.Milletvekillerinin ifade özgürlükleri çok geniş olsa bile:Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü getirilebilir,deniliyor.(Goisek Davası Almanya 1986) Ayrıca AİHM Kararlarından birine göre de:Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz.(Zana Davası 1997).Bu hükümler çoğu ülkede olduğu gibi bizde de geçerli.Mv.S.Sakık diyor ki:Çok bedel ödedik! Nasıl ödedi ise bu belli oluyor konuşmaların akışından.Demokrasi hukuku için AİHM Kararları çok önemli; bu konudaki derlemem http://blog.milliyet.com.tr/secimler_yaklasirken_ifade__ozgurlugu_sinirlarinda_bir_gezinti/Blog/?BlogNo=151374'de bulunuyor.Yalçın DOĞAN ile Eyüp CAN'ın bugün yazdıkları da çok anlamlı.Ne yazık ki bizde HUKUKSUZLUK almış başını gidiyor.Savcıları göreve çığrıyorum.Yoksa yaygınlaştırılmaya çalışılan içi kof ayrılık gayrılık tohumları uyurttaşlarımızı birbirine düşürecek,  24.07.2010 13:04
Hangi etnik kökenden olursa olsun, Milli birlik ve bütünlüğümüzü özümsemiş, ülkemiz her vatandaşına , rasyonel düşünmede IŞIK niteliğindeki yazınız görmek istemiyenlerin bile önünü aydınlatacak nitelikte...Doğu bölgelerinin ihmal edilmiş olduğu, refahın eşit paylaşılmadığı gerçeği gözlerden ırak değil. Buna rağmen Kürt sorunu yoktur ancak Kürt sorunu oluşturulma çabaları vardır. Gerçekte, dış mihrakların piyonu "PKK" sorunu, terörü vardır. Ayrı bir devlet kurma fikri empoze edilmeye çalışılmaktadır, fakat kürt kardeşlerimiz tarafından revaç görmemektedir. Bir referandum yapılsa, %3 ün altında çıkar. Sakık'ın talihsiz fikir ve ifadeleri bir şekilde mağlup edilebilir: Doğu bölgelerimiz öncelikli bölgeler olarak, ivedilikle, kalkınma ve refahı yaygınlaştırmada, sosyal konularda, eğitim, sağlık, yaşamda, nufus vs ele alınmalı. Hukuk başta, tüm yasa ve tanımlamalarda, revizyon ve köklü bir reforma ihtiyaç var. İzninizle, bu değerli blogunuzu sayfamda önerdim, selamlarımla...
Yurdagul Alkan 
 24.07.2010 11:00
Cevap :
YURDAGÜL Hanım yorumlarınıza katılıyorum.Milletimiz BARIŞ'tan HUZUR'danveKARDEŞÇE YAŞAMAK'tan yana.Ne yazık ki dış odaklar kendi çıkarlarına uygun kargaşaları çıkartarak ''KARDEŞ KANI'' dökülmesini, akrabalıkların, dindaşlıkların, komşulukların bitirilmesini istemişler.HRANT DİNK 2006'da doğum yeri olan Malatya'daki konuşmasında bunu vurgulamış:İngiliz, Fransız, Rus veAlmanlar geçmişte bu topraklarda oynadıkları oyunları bugün de tekrarlıyor.Geçmişte Ermeni halkı,onlara güvendi.Kendilerini Osmanlının zulmünden kurtaracak zannetti.Ama yanıldılar;çünkü onlar kendi işlerini,hesaplarını yapıp gittiler.Bu topraklarda da kardeşi kardeşe kan içerisinde bıraktılar.Bugün Kürtlerin aynı oyuna alet olduğunu iddia eden Agos Genel Yayın Yönetmeni, Amerika`nın Kürtleri Kuzey Irak`ta bir Kürt devleti kurmak bahanesiyle kullandığını savundu.(Zaman 2006.04.17) Hapisteki terör hükümlüsü Şemdin SAKIK'ın anılarını okuyup dersler çıkartmalıyız.Terröden medat umarak siyaset yapmaya çalışanlar DEMOKRAT değil  29.07.2010 14:22

İfade özgürlüğü mü yoksa birileri mi suçlu?

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ


30 Haziran '11 Güncel Siyaset Sosyolojisi

İfade özgürlüğü mü yoksa birileri mi suçlu?
Doç. Dr. Şeref İBA: Anayasa ve Parlamento Üzerine İncelemeler - İstanbul 2011

Avrupa'dan aldığımız ''düşünce özgürlüğü'' ya da ''ifade hürriyeti'' bizde gerektiği gibi anlaşılabilmiş değil. Çünkü ne okullarda ne yönetim birimlerinde ne de siyasette düşünce özgürlüğü konularında gerektiği gibi bilgilendirilmiş değiliz. Bu da bazı kendini bilmezler ile terörist örgütlerin silahlarının gölgesinde ilerlemeye çalışan(!) kimi demokratik eğilimli siyasetçinin haddini aşan sözleri, giderek toplumu geriyor.

Gerçekte terör nedir, terörist nedir, hak hukuk nedir, gerilla nedir, ırkçılık nedir, demokrasi nedir, dindaşlık nedir, yurttaşlık nedir, ayrılmak-bölünmek-parçalanmak nedir, emperyalizm ile küreselleşme nedir türünden yüzlerce soruyu da gerektiği gibi cevaplayamadığımızdan ne yazık ki ülkemizde arkadalar arasında olduğu kadar akrabalar arasında da gerginlikler yaşanmaktadır. Bana göre toplum bu1968’den bu yana gelişen gençlik olayları ile onları besleyen gizli ideolojik propaganda sonunda TBMM’de üçüncü yemin krizine yol açmıştır. Akl-ı selim ile bu sorunun çözüleceğini beklemekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

Bilindiği gibi 6 Kasım 1991 günü Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana TBMM kürsüsünde milletvekilliği yeminini tam olarak okuduktan sonra Kürtçe (Kırmançça) olarak: Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum, diyerek bitirmesi ile birlikte yeni bir döneme giriliyordu. TBMM Başkanı Rahmetli Ali Rıza Septioğlu, genel kuruldaki tepkiler yanında yemin metnine sadık kalınması gerektiğinden dolayı:

-Sayın Leyla Zana, yemine ilave ettiğim sözü geri alıyorum, dedikten sonra yemine başlayınız. Yeniden kürsüye çağrılan Leyla Zana itirazına rağmen Elazığ Milletvekili de olan TBMM geçici Başkanı Septioğlu: Lütfen başka söz istemiyorum. ‘’Yeminimi geri alıyorum’’ de yeminini yap, diye uyarır. Leyla Zana da: Sözümü geri alıyorum, deyince Başkan Septioğlu, bir kez daha: Sözümü geri alıyorum, dedin mi, diye sorunca Leyla Zana da: Dedim efendim, dedikten sonra Başkan Septioğlu: Buyurun. Duymadığım için tekrar sordum kızım, diye açıklamada bulunur. 
Leyla Zana da: ’’Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü... Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma... Ant içerim." dedikten sonra Başkan Ali Rıza Septioğlu: Böylece ant içme töreni tamamlanmıştır, diyerek o günkü sorunu çözmüş oluyordu. 
Gerçekte çoğu demokratik ülkelerde Anayasaya bağlılık yemini ilk Osmanlı Meclisi’nde de olduğu gibi yüz yılı aşkın bir süreden beri uygulana gelmektedir. Bu kapsamda ortaya çıkan itirazlar ve karşı tutumlar nedeni ile açılan davalarda hukukun üstünlüğü çerçevesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bazı gerekçelerden dolayı olsa gerek ‘’Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü getirilebilir’’ hükmünü karar altına almıştır.

Ne yazık ki ülkemizde çatışmacı bir yaklaşım ile bu topraklarda yaşayan her etnik kesim ile karşı karşıya getirilmek istenen Kürt varlığı günden güne sömürülmektedir. Onlara dayandığını söyleyen kimi siyasiler ise ne 1968 öğrenci olayları içinde filizlenen ‘’halklara özgürlük’’ dayatmaları kapsamında silahlı terör örgütünün yaptıkları kanlı eylemleri görmezden gelerek ‘’demokrat’’ olmak gibi bir süreçte yasaları da hukuku da zorlamaya başlamışlardır. Yıllar boyunca bu tür çalkantılar da silahlı terör örgütü ile özdeşleşen açıklamalar da ayrılıkçı söylemler de Türkiye gündeminden düşmemeye başladı.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu kapsamında gerekli eğitim kültür yaklaşımları yanında hukuk ve mülkiyet alanlarındaki boşluklardan dolayı sorunlar giderek kördüğüm oldu. Oysa benzeri olumsuzluklar Türkiye’nin başka köylerinde, başka şehirlerinde de var. Bir bütün olarak çözülmesi gereken bu tür sorunların özünde ise Doğu’daki ‘’aşiret bağları’’ , artık yavaş yavaş çözülmeye başlasa bile, başlı başına bir sorun olsa gerek. Bu konuda neler yapılması gerektiğini hukuçular ile siyasiler kafa kafaya vererek çözeceklerdir inşallah. İçinde bulunduğumuz sorunlu süreçte günden güne şımaran ayrılıkçılık ne hukuk ne insanlık ne akrabalık ne din kardeşliği ne de daha demokrat olmak için gerekli unsurları hiçe sayarak, kendince bir direnişe geçmiş bulunuyor.

Terör konusunda öngörülen ''pişmanlık'' süreçlerine rağmen ne yazık ki hukuk kuralları kimlerince bir türlü anlaşılmak istenmiyor. Her gelişme karşısında olumsuz tavır koymak, kanunları hiçe saymak, silahların gölgesinde siyaset yapmak ne insanlığa ne de demokratlığa yaraşır. Ayrıca bilelim ki Türkiye’de, beğenelim ya da beğenmeyelim her türlü eylem ve düşünce için gerekli yaptırımları da içeren kanunlar vardır. Bir de şunu unutmayalım: Eğer kişi bir suça karışmış ya da bir hata işlemiş ise bu konudaki yaptırım er ya da geç hedefini bulur. Özellikle bu toprağın çocuklarının, birbirine diş bilemesini teröre bulaşmasını da bulaştırılmasını da isteyen kişiliksiz iki yüzlüler olduğu sürece; herkesin başı ağrıyacak ve toplum huzuru, birilerinin torbasını doldurması uğruna bozulacaktır. Artık bu tür oyunları göre göre, duya duya bıktık, usandık.

Yaklaşık otuz yıldanbu yana bizi kemiren terör belası, çok iyi biliniyor ki bazı karanlık güçler ile içimizdeki zavallı, ikiyüzlü uzantıları ile yaşamaya devem ediyor. Bazı bakımlardan Küçük Amerika gibi(!) olmaya ca atılıyor da ol Amerika gibi terörü de teröristi de ortadan kaldırabilmek için her türlü insani yolu denemiyoruz. Varsa yoksa şiddet, seçilen yol. Ne ilim irfandan ne de toplumsal, kültürel bilimlerden yararlanılıyor bu ülkede. Din gerçeğimizden ne kadar kopuk olduğumuzu Kürtçe ezan yanında ayrı baş çekilerek kılınan namaz olayında da gördük. Bu işin içinde de yanlış giden nelerin olduğunu kimileri bile bile, kimileri de birer köle olarak yerine getiriyor. Sonunda ortaya değişik paranoyaları ve kanunsuzlukları (anomi) içeren nice güdümlü senaryolar çıkıyor.

Bana göre bu toprağın çocukları, hiç bir biçimde birbirine kem gözle bakmaz. Doğu’yu, Güneydoğu’yu köyünden kentine, komundan çadırına, marabanın evinden ağaların konaklarına kadar gezip gördüğüm için bu gerçekleri yüksek sesle haykırmak hakkımdır, diyorum. Dökülen şehit kanları için müsebbiplerin de alkışçılarının da gözleri çıksın. A L L A H (c.c) bize bir sahip yollasın da bu tür huzursuzluklardan ve yolda yolakta, dağda bayırda sinsice, alçakça vurulmaktan; teröristlere av olmaktan kurtulalım artık. Yeni TBMM'den bunu bekliyorum öncelikle.

Anladım ki bu ülkede az buçuk hukuk var ise de yaptırımlar konusunda ne yazık ki adamına ya da örgütüne göre muameleler yapılmaktadır, gibi bir zehaba kapılıyorum ben de bazıları gibi. Yoksa bu ülkenin çocukları birbirlerine karşı bu kadar acımasız; kendilerini bugünlere getiren Devlet düzenine karşı da bu kadar saygısız olamaz. Hukuk düzenimizin bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bizi de ilgilendiren kimi kararlarının iyi gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu kararları hakim ve yargıçlarımız bilse bile ne yazık ki demeokrasi kültüründen oldukça yoksun olanların, bilmediği; ezberleyemediği bazı kararları buraya almak istedim.

Son aylarda değil son yirmi otuz yılda içine düşülen durumların bu seçim sürecinde de yaşanmış olması, bana göre esef verici bir durumdur. Yaşanmakta olan yemin etme, etmeme sorunu yanında siyaset ve propaganda konularında bazı gerçekleri de anlamamıza yardımcı olacağını düşündüğüm AİHM Kararları’ndan bir kaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:

Politikacılar daha fazla eleştirilebilir. Lingens / Avusturya Davası (8 Temmuz 1986), Oberschlick / Avusturya Davası (23 Mayıs 1991). 
Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir. Hükümet daha fazla eleştirilebilir. Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir. Castels / İspanya Davası (23 Nisan 1992), Aksoy / Türkiye Davası (10 Ekim 2000). 
Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir. Sürek ve Özdemir / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999). 
Şiddet içermeyen direniş çağrısı yapılabilir. İncal / Türkiye Davası (9 Haziran 1998). 
Terör örgütü söylemiyle özdeşleşmeyen sosyolojik açıklama yapılabilir. Erdoğdu ve İnce / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999). 
İyi niyetle talepler dile getirilebilir. Maronek / Slovakya Davası (1 Nisan 2001) Akin Derneği / Fransa (17 Temmuz 2000). 
Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü getirilebilir. Glasenapp ve Kosiek / Almanya Davası (28 ağustos 1986). Casede Coca / İspanya Davası (24 Şubat 1994). 
Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz. Zana / Türkiye Davası (25 Kasım 1997). 
Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir. Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999). 
Yazar kendisini terör örgütü ile özdeşleştiremez. Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999). 

Yorumlar:

Osmanlı; Boşnak, Bulgar, Rum, TÜRK, Arap, Kürt ve Ermeni (uzmanlığınızla ilave deceğiniz olabilir) müslüman ve hıristiyan kültürlerden oluşurken, arta kalan Türkiye'nin toplumsal yapısı tanımlanmaıştır. Bu durum; tarihçilerden, filologlardan, antropologlardan, sosyologlardan, hukuçulardan, ekonomistlerden ve futurislerden oluşacak bir konsültasyon grubunun analiizini ve tanımını beklemektedir. Yansız bilimsel bir tanım ve çöüzm önerileri oluşturulmadıkça, siyasiler isterim vermem tavırlarıyla durumu germekten başka bir şey yapmazlar ve sonuçta en kötüsü olacak gibi, olur. Düşünün mecliste edebiyat üretilmeye kalkılırsa ne olur işte toplum bilimlerini ilgilendiren konu mecliste bu hale geliyor. Saygılar...
Kadri KANPAK 
 30.06.2011 8:31
Cevap :
Kadri Bey yazım dolayısı ile göstermiş olduğunuz ilgiye ve katkıya teşekkürü bir borç bilirim.Tespitlerinize gönülden katılıyorum. Artık anladım ki Türkiye'nin sorunu TBMM ile onun içini dolduracak olan(!?) milletvekillerinin özellikleri yanında Özal dönemi artığı, Hollandalı D'Hont'un hesaplarına dayalı Seçim Kanunu'dur. Keşke içinde nice güzellikler dolu olan ''edebiyat'' konusunda az da olsa nasiplerini almış olsalar durum hiç böyle olur muydu? Bize ''feylezoflar'' gerek. nsan sevgisi, kültür gelenek görenek sevgisi, ortak alanlarada uzlaşma bilinci, başkalrına özenmeyip ''biz olmak'' bilinci gerek. Bir de ''başkalarına rezil rüsvay olmamak'' yanında ''başkalrının ekmeğine yağ sürmemek için'' kılı kırk yarmak gerek. Yoksa işimiz figândır. Kimileri Balkanları, Anadolu'yu, SSCB altındaki kardeşlerimizi ve Ortadoğu'yu ne çabuk unutuyorlar.Bence kurda kuşa yem olmamak durumundayız. Bence gerisi boş Kadri Bey.  01.07.2011 21:55
Uzlaştırıcı, birleştirici, kin ve şiddet içermeyen, bilgilendirici yazınız için çok teşekkürler. Sağlıcakla
Ayrıntıda gezinmek 
 30.06.2011 4:50
Cevap :
Adı güzel arkadaşım ''ayrıntılı, uzlaştırıcı, birleştirici'' olarak nitelediğiniz yazım elbette ''kin ve şiddet'' içeremez.Yaklaşık on yılımı Doğu ve Güneydoğu için harcadım.O yörelerden hiç bir yurttaşımızın; bile bile dağlara çıkacağına; karşısında duran birisine içi ürpermeden silah sıkabileceğine inanmadım, inanmıyorum.Bence yirmi yılı aşkın bir süredir, içinde nice ''klinik vakıaların hercümerç olduğu'' bir çalkantıyı; korkunç bir travmayı yaşıyor bazı yurttaşlarımız.Bence ''o gençler'' çok büyük bir baskı altında tutuluyor ve acımazsızca yönetiliyorlar.Bu konuların ayrıntılı olarak incelenmediğini düşünüyorum.Herşey kuramsaldır bizde!Ben kimilerinin gidip gezdiği bazı yerlere hiç mi gidip tatil yapmadım; denize girmedim.Ülkemizin içinde bulunduğu sorunları kendimce gözlemledim, biraz okudum; sonra da yazmaya başladım. İçinde yaşadığınız güzel Manavgat yanında bütün Türkiye için kafa yoran sizin gibi bir arkadaşımın;beni bazı saptamalarından dolayı ''uzlaştırıcı'' olarak niteleyer  01.07.2011 22:10

AİHM Kararları bizi ne kadar bağlar?

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ


10 Ocak '12 Hukuk Sosyolojisi

AİHM Kararları bizi ne kadar bağlar?
AİHM Toplantı Salonu - Strasbourg - Fransa

Son gelişmeler ışığında düşündüm ki Doç. Dr. Vahit BIÇAK'ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  Kararlarında İfade Özgürlüğü adlı kitap düşünce dünyamız için olduğu kadar yazılarımızda öne sürdüğümüz kimi düşüncelerin de hukuki temellerini belirlemesi bakımından çok önemli bir eserdir.
Bizi birbirimize karşı olduğu kadar siyasilere ve Devlete karşı da koruyacak pek çok içerik taşıyan bu kararlar özellikle siyasileri ve kitle iletişim alanında çalışanlarını bağlayıcı hukuk kurallarıdır.

Bu kapsamda yaklaşan yeni Anayasa yazılması süreci ile birlikte özellikle ayrılıkçı siyasi uçların, kimi çıkışlarının ifade özgürlüğü hukuku bakımından değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında özellikle 'şiddet' çağrısında bulunmak, 'terör örgütü ile özdeşleşmek', 'kin ve nefret arttırmaya yönelik' beyanatta bulunmak ve 'terör örgütünü destekleyen açıklama' yapılması dokunulmazlık sahibi olanlar dahil toplumdaki he bir kişi için tehlikeli sularda gezinmek demektir.
Bu tür konularda özellikle 1990'lardan bu yana kimi kişisel cezalandırmalar ile bazı partilerin kapatılması türünden adli olayların yaşanıldığı bilinmektedir. Kaldı ki aşağıdaki kararların kişileri bağlamında da görüleceği gibi bu konularda AİHM'ne yapılan başvurular, genellikle olumsuz bir bir kararla sonuçlandıırlmıştır.

Sayın BIÇAK'ın bu alandaki araştırmaları ve yorumları düşünce hayatımızın gelişmesine büyük katkılarda bulunmuştur. Özellikle Sayın BIÇAK'ın her bir karar için gerekli açıklamaları yapması ve yorumları ile ifade özgürlüğünün temel ilke ve kapsamı daha bir açıklık kazanmaktadır. Aşağıda okuyacağınız bu kararlar ışığında  21.yy'ın insan hakları açısından geniş topluma bir şeyler söylemek isteyen kişilerin artık daha hoşgörülü olabileceği öne sürülebilir. Bu önemli çalışmayı konu ile yakından ilgili olan yetkililer yanında kitle iletişim alanında çalışan arkadaşlarıma öneririm.

2004 yılında Başbakanlık İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı sırasında tanıştığım Sayın Bıçak 2008’den bu yana ‘profesör’ olarak çalışmaktadır. İnsan Hakları, İfade Özgürlüğü ve Ceza Muhakemesi Hukuku alanlarında ülkemizdeki en yetkin uzmanlar arasında yer alır. 1989 yılında hayata ‘avukat’ olarak atılan Prof. Dr. Vahit Bıçak, bugün Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi'nde Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. 1996 yılından beri Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesinde ‘Ceza Hukuku’,  ‘Ceza Muhakemesi Hukuku’ ve ‘İnsan Hakları’ dersleri, Güvenlik Bilimleri Enstitüsünde ise ‘Delil Hukuku’  dersi vermektedir.

Bilindiği gibi demokrasi ile yönetilen bir toplumda ifade özgürlüğü, yöneticilerin veya kamu makamlarının hoşuna gidecek şeyleri söyleme hakkı değil, her türlü düşünceyi serbestçe açıklama özgürlüğüdür. Bu bakımdan ‘totaliter’ toplum düzenlerinden çok Avrupa demokrasisi yolunda ilerlemeye çalışan toplumlarda ifade özgürlüğü en önemli çalışma alanlarında biridir, diyebiliriz. Çünkü her insan davranışında olduğu gibi konuşan ve gerektiğinde yazan insanın ifadelerini açıklamak bakımından bazı kurallar ile sınırlandırılması gerekmektedir. Böylece toplum düzeni kadar siyasetçilerin çoğu durumları hariç, diğer kişilerin özlük hakları da korunmak istenmiştir.

AİHM Kararlarından birine göre Hükümetler de siyasetçiler de daha fazla eleştirilebilir. Kaldı ki ‘İfade özgürlüğünü sağlamak konusunda devletin pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır.’ Ayrıca ‘fikirler düşmanca bir üslupla’ yazılabilse  ve ‘terör örgütü söylemiyle özdeşleşmeyen sosyolojik açıklamalar’ yapılabilse bile 'terör örgütünü destekleyen açıklama' yapılamaz. Aşağıdaki alıntılarda bu konulardaki kararları, olaylara konu olan kişileri ve ülke adlarını bir arada  bulacaksınız.
Kitaptan öğrendiğime göre 1954'ten bu yana Türkiye’nin de taraf olduğu  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi ifade özgürlüğünü şu şekilde düzenlemektedir:

'1- Herkes, görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon veya sinema işletmelerini bir izin sistemine bağlı tutmalarına engel değildir.

2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.'(Kabul tarihi: 04 Kasım 1950)

Eserin yazarı Sayın Bıçak’a göre: '... Coğrafi olarak Türkiye'nin dışında olmasına rağmen Türk yargı sisteminin önemli bir parçasını oluşturan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ve Mahkemenin içtihatlarının Türk kamuoyunca yakından tanınması ihtiyacı ortadadır.' (s.2-3)

Eserden öğrendiğimize göre: 'Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2001 yılı içinde toplam (888) adet karar vermiştir. Bu kararlardan (229) tanesi Türkiye hakkında verilmiştir. (169) kararda Türkiye'nin Sözleşmenin en az bir maddesini ihlal ettiği, iki kararda Sözleşmenin ihlal edilmediği tespiti yapılmıştır. (58) kararda ise dostane çözüm yoluyla davalar sonuçlanmıştır.'

Kullanılması ödev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler; demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, ülke bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı organının otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı usullere, şartlara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kuruluşundan günümüze ifade özgürlüğü ile ilgili seksen sekiz adet karar vermiştir. Bu kararlardan altmış beş tanesinde ifade özgürlüğünün ihlal edildiği, on sekiz adedinde ifade özgürlüğünün ihlal edilmediği ve beş tanesi için ise başvurunun işlemden kaldırılması kararı verilmiştir. İçinde bulunduğumuz siyasi ortam ve kimi gerginlikler bakımından gerekebilir düşüncesi ile bu kararların kısa bir dökümünü sizler için aşağıya aldım:

Yargı mensupları da eleştirilebilir.
De Haes ve Gijsels / Belçika Davası (24 Şubat 1997), Perna / İtalya Davası (25 Temmuz 2001).
Yargı organlarınca ele alınan olaylara basın yer verebilir.
Sunday Times / İngiltere Davası (26 Nisan 1979).
Soruşturmanın gizliliğini basın ihlal edebilir.
Weber / İsviçre Davası (22 Mayıs 1990).
Sanığın resminin yayınlanması yasaklanamaz.
News Verlags Gmbh ve CoKG / Avusturya (11 Ocak 2001).
İstihbarat servisinin faaliyetleri yayınlanabilir.
Vereniging Weekblad Bluf / Hollanda Davası (9 Şubat 1995).
İzinsiz sahip olunan devlet dokümanları yayınlanabilir.
Fressoz ve Roire / Fransa Davası (21 Ocak 1999).
Gizli resmi rapor yayınlanabilir.
Bladet Troms ve Stensaas / Norveç Davası (20 Mayıs 1999).
Gazeteci haber kaynağını açıklamak zorunda bırakılamaz.
Goodwin / İngiltere Davası (27 Mart 1996).
Yetkilerini kötüye kullanan kamu görevlilerinin isimleri yayınlanabilir.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999)
Meslek mensupları kamuya açıklama yapabilir.
Barthold / Almanya Davası (25 Mart 1985).
Kamu görevlisi kişisel fikirlerini basına açıklayabilir.
Akkoç / Türkiye Davası (10 Ekim 2000).
Düşüncelerinden dolayı kamu görevlisinin yükselmesi engellenemez.
Willi / Linkeyştayn Davası (28 Ekim 1999).
Kamu görevlisi komünist partiye üye olabilir.
Vogt / Almanya Davası (26 Eylül 1995).
Politikacılar daha fazla eleştirilebilir.
Lingens / Avusturya Davası (8 Temmuz 1986), Oberschlick / Avusturya Davası (23 Mayıs 1991).
Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir.
Hükümet daha fazla eleştirilebilir.
Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir.
Castels / İspanya Davası (23 Nisan 1992), Aksoy / Türkiye Davası (10 Ekim 2000).
Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir.
Sürek ve Özdemir / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Halihazırda ulaşılabilir bir kitabın yayınlanması engellenemez.
The Observer and Guardian Newspapers Ltd / İngiltere Davası (26 Kasım 1991).
Bilgi alma hakkı sınırlandırılamaz.
Herczegfalvy / Avusturya Davası (24 Eylül 1992).
Open Door Counselling Ltd ve Dublin Well Woman / İrlanda Davası (29 Ekim l992).
Kürtajı serbest bırakma kampanyası engellenemez.
Bowman / İngiltere Davası (19 Şubat 1998).
Irkçı beyanların yayılmasına aracılık edilebilir.
Jersild / Danimarka Davası (23 Eylül 1994).
Askeri bir kışlada askeri bir gazetenin dağıtımı engellenemez.
Vereinigung Demokratischer Soldaten Österreichs ve Gubi / Avusturya Davası (19 Aralık 1994).
Subaya hakaret orduya hakaret sayılamaz.
Grigoriades / Yunanistan Davası (25 Kasım 1997).
Şiddet içermeyen direniş çağrısı yapılabilir.
İncal / Türkiye Davası (9 Haziran 1998).
Görüşlerin tekrarlanması yasaklanamaz.
Hertel / İsviçre Davası (25 Ağustos 1998).
Tarihi gerçekler taraflı olarak dile getirilebilir.
Arslan / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Taraflı düşünce açıklanabilir.
Okçuoğlu / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999), Erdoğdu / Türkiye (15 Haziran 2000).
Şiddet çağrısı içermeyen akademik çalışma engellenemez.
Başkaya ve Okçuoğlu / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Sert bir üslupla düşünceler açıklanabilir.
Ceylan / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Saldırgan ifadeler kullanılabilir.
Şener / Türkiye Davası (18 Temmuz 2000).
Fikirler düşmanca bir üslupla kaleme alınabilir.
Polat / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Haber abartılı ve provoke edici olabilir.
Thoma / Lüksenburg Davası (29 Mart 2001).
Terör örgütü söylemiyle özdeşleşmeyen sosyolojik açıklama yapılabilir.
Erdoğdu ve İnce / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Beyanın nasıl bir topluma yapıldığı önemlidir.
Gerger / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
İfadenin nasıl açıklandığı önemlidir.
Karataş / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Belgesel biyografi nitelikli kitap yayınlanabilir.
Öztürk / Türkiye Davası (28 Eylül 1999).
Olayları farklı perspektiften öğrenme hakkı vardır.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Kamuya mal olmuş kişiler hakkında yayın yapılabilir.
Dalban / Romanya Davası (28 Eylül 1999)
Feldek / Slovakya Davası (12 Temmuz 2001).
Dernekler de eleştirilebilir.
Jerusalem / Avusturya Davası (27 Şubat 2001).
Kişi çalıştığı kurumu eleştirebilir.
Fuentes Bobo / İspanya Davası (29 Şubat 2000).
İfade özgürlüğünü sağlamak konusunda devletin pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır.
Özgür Gündem / Türkiye Davası (16 Mart 2000).
İyi niyetle talepler dile getirilebilir.
Maronek / Slovakya Davası (1 Nisan 2001) Akin Derneği / Fransa (17 Temmuz 2000).
Askeri disiplin zayıflatılamaz.
Engel ve diğerleri / Hollanda Davası (8 Haziran 1976).
Kutsal değerlere ve ahlaki değerlere saldırıya izin verilemez.
Handyside Davası / İngiltere (7 Aralık 1976).
Müller ve diğerleri / İsviçre Davası (24 Mayıs 1988)
Otto-Preminger Institut / Avusturya Davası (20 eylül1994)
Wingrove / İngiltere Davası (25 Kasım 1996).
Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü getirilebilir.
Glasenapp ve Kosiek / Almanya Davası (28 ağustos 1986).
Gizli servis kayıtlarına ulaşım engellenebilir.
Leander / İsveç Davası (26 mart 1987).
Önemsiz de olsa gizli bilgiler açıklanamaz.
Hadjianastassiou / Yunanistan Davası (16 aralık 1992).
Askeri içtimada poster açılamaz, broşür dağıtılamaz.
Chorherr / Avusturya Davası ("5 Ağustos 1993).
Avukatlar için reklam yasağı konabilir.
Casede Coca / İspanya Davası (24 Şubat 1994).
Hakimlere hakaret edilemez.
Prager ve Oberschlick / Avusturya Davası (26 Nisan 1995).
Ceza mahkemesinin yanlış yönlendirilmesine izin verilemez.
Worm / Avusturya Davası (29 Ağustos 1997)
Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz.
Zana / Türkiye Davası (25 Kasım 1997).
Avukatın basın toplantısı yapması kısıtlanabilir.
Schöpfer / İsviçre Davası (20 Mayıs 1998).
Emniyet mensuplarına siyaset yasağı konabilir.
Rekvenyi / Macaristan Davası (20 Mayıs 1999).
Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Yazar kendisini terör örgütü ile özdeşleştiremez.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Soru sorulurken seçilen kelimeler önemlidir.
Tommer / Estonya Davası (6 Şubat 2001).

Kaynak: AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARINDA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ. Derleyen ve Yorumlayan: Vahit BIÇAK, Liberal Düşünce Topluluğu, (530 sayfa) - Ankara, Temmuz 2002.
Yayın evi için:  www.liberal-dt.org.tr

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ulaşmak için : www. echr.coe.int




Adalet yolculuğumuzda devlet zor durumda. Çünkü AİHM var artık.

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ


27 Haziran '10 Sosyoloji Hukuk Sosyolojisi

Adalet yolculuğumuzda devlet zor durumda. Çünkü AİHM var artık.
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ(AİHM) simgesi

ADALET kavramı en sorunlu kavramlardan biri olsa gerek. Tutarlı bir tanımını da bulamadım. Tutarlı bir ugulamasını da görmedim bu yaşıma kadar. Herkes şikâyetçi adalet'ten! Gözlemlerime ve duyumlarıma göre ''ADALET mağduru'' onbinlerce değil yüzbinlerce yurttaşımızın var olduğunu öne sürebilirim. Kısaca: Adalet yerini bulmuyor, bu ülkede.

Mağara, yol kesme, orman kanunlarından sonra ortaya çıkan Hammurabi Kanunları ile Solon Kanunları da insanlığa pek birşeyler veremediği için, insanlık her yerde ADALET arıyor. Emek sömürüsü yanında paylaşımdaki adaletsizlik günden güne yaygınlaşıyor. ''Şeriat'ın Kestiği parmak acımaz'' hükmünün ise ne kadar bulandırıldığı ortada.

Zembilli Ali Efendi ile Ebussud Efendi artık çok eskilerde kaldı. Onlar ne geri gelebilirler ne de onların boşluğunu doldurabilecek bir kaç yiğit gelebilir bu ülkeye artık. Bilindiği gibi geriye kala kala içi bir türlü doldurulamayan: Adalet mülkün temelidir, sözü kaldı. Buradaki ''adalet'' de ne yazık ki ya Devlet'in ya da zenginin haklılığını sağlıyor, anlamında çok yaygın bir düşünce doğurmuş bulunuyor. Biliyoruz ki ''geciken adalet'' o beklemekte olduğumuz İLÂHÎ ADALET değil. Bu gidişle sonsuza kadar beklenileceği çok açık!

Adalet'in tesisi için gerekli olan soruşturma, kovuşturma ile hak arama konularındaki her iş paraya ve çevreye dayalı kılınmış olduğu (!) için; sade vatandaşın Hak Arama yolculuğu ya kursağında kalmakta ya da ''itle köpekle boğuşarak'', karşı tarafı tuttuğundan kuşkumuz olmayan ''adaletin pençesine'' düşmektedir. ''Bir (kaç) çiçek ile bahar gelmez'' denildiğini de bildiğimizden, kimi örnekler de yürekleri soğutmamaktadır. Bu yüzden İç Hukuk adı verilen Türkiye İçi Hukuku ne yazık ki toplumun beklentileri ile değer yargılarından olduğu kadar, ortadaki örnekleri bakımından da pek iç açıcı değildir. Yine de kapıldık gidiyoruz ADALET'in peşine : Hiç yoktan iyidir, diyerek.

Oysa her ne hikmet ise içinde bizden de kimi yargıçların görev almakta olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bizdeki anlı şanlı İç Hukuk'a rağmen çok çarpıcı kararlar verebilmektedir. Bu da uygulanagelen nice yanlışların Kanun Koyucu için çok utanç verici olduğu anlamına gelse de mer'i kanunlar, değiştirilmiyor.Verilen kimi kararlara göre anlaşılıyor ki Devlet görevlileri, her türlü işi de belgeyi de kendilerini korumak adına düzenliyorlar. Yer yer de eğitimsizlik yüzünden yaşanan nice savrukluklar yüzünden en olmadık biçimde can ve mal kayıpları almış başını gidiyor. Dayanılan kaynak ise içinde bin bir zorluklar ile çelişkiler barındıran nice kanunlar ile tüzüklerdir, bence. Uygulamada ise doğruluk, dürüstlük, vicdan, merhamet gibi kavramlar unutulmuş.

Kuruluş kanunu bile ancak 1984'te çıkartılabilen Adalet Bakanlığı da ''ismi ile müsemma'' olmadığı için ''adalet dağıtmak'' yerine, Türkiye çapında noterlik, avukatlık ve adli sicil tutulması gibi bürokratik işler ile kimi atamalar yanında Adalet Sarayları ve tutukevleri türünden bazı bina ihaleleri ile uğraşmaktadır, kısaca. Bize ''adalet dağıtmak mevkiinde bulunan savcılar ile yargıçlar'' da bilindiği gibi Adalet Bakanlığı'nın atama işlemlerinden sonra, göreve başlayan ve başvurularımızı kimi kara kaplı kitaplara göre inceleyerek karar veren kişilerdir.

''Sen (eğer ömrün yeter ise) İç hukuk yollarını tüket önce. Sonra da nereden bir başka karar getirirsen getir, '' deniliyor hepimize. Çünkü bir yönü ile Devlet demek olan ADALET değişmemekte direniyor. Onun bu direnişi işleri zorlaştırmak bir yana, her işin başı ''paradır'' diyerek, hak aramak konusunda yola çıkmak zorunda kalan yurttaşlarımız için ''adaleti tevzi edebilmek'' anlamında ne yazık ki gerektiği gibi kadar kolaylıklar sunulmuyor. Kaldı ki tapu kadastro konuları ile bazı bakanlıkların da benzeri güçlük çıkartmak gibi direnişleri çıkıyor karşımıza. Biz de usul usul değişsek bile atı alanlar değil Üsküdar'ı geçmek Balkanları da geçerek İsviçre Bankaları'nda alıveriyorlar (mış!) soluğu.

Biliniyor ki nice hak yeme ve sömürü çarkı var bizde. Çünkü ''kanunlardaki boşluklar'' ile ''ince ayarlar'' çerçevesinde dönüyor düzen. Anlaşılan kanunlar da kimi fason mallar gibi kaliteli çıkmıyor (muş), ne yazık ki! Belki de bile bile tavşan kaç, tazı tut, demek istiyor Devlet kimilerine iş kapısı açılsın diye! Bu yüzden içinde nice sorunları taşıyan Adalet Yolculuklarımız; kanunların boşluklarından yararlanmasını bilenlerin direnmeleri durumunda onalrın çıkarına hizmet edildiğini görerek, hüsrana kapılmamıza yol açmaktadır.

Oysa AİHM kılı kırk yararak ve bin dereden su getirterek çoğu Avrupalı Devletler ile T.C. Devleti'ne de kök söktürmekte; kısaca kimi düşüncelerimiz yanında terör dahil canlarımız ile mallarımızın da güvencesi olmaktadır. AİHM Kararları'nı okuduğumda, peşinde koşmaktan yorulamamız gereken ADALET'in zaman zaman da olsa tecelli etmekte olduğuna inanmaya başlıyorum. Çünkü anlıyorum ki AİHM Yargıçları, kabaca daha çok maddi delillere ağırlık veren Roma Hukuku'nun peşinde geliştirmeye başladıkları yeni yeni yaklaşımlar ile çoğu zaman yüreklere su serpebiliyorlar.

Özellikle kendinden menkul Kanun Koyucu'nun günden güne kendince biçimlendirmeye çalıştığı Devlet'in ''kanun'' adı altında dayatmakta olduğu nice yazılı buyruklarının, gerçekte içinde nice hukuksuzluklar ve hatta zorbalıklar taşımakta olduğunu öğreniyoruz bazan.

Unutmayalım ki ülkemizde ADALET ''kara kaplı kitaplar'' ile Yargıçlar Heyeti'nin kafa kafaya vererek ulaşacakları kararlar yerine, ne yazık ki kimilerine göre ''Vicdan ile Cüzdan arasındaki uzlaşmaya göre'' (!) çözülegelmektedir! İşte bu çerçevede Düşünce Özgürlüğü yanında ''mal canın yongasıdır'' sözümüze de bağlı olarak AİHM'nin atalarımızdan kalan nice tarlalarımızı: Orman alanları açmak bahanesi ile elimizden alan Devlet'in yine haksızlık etmekte olduğunu öğrendim az önce.
Kısaca: Tapu belgelerinin ormanlık alan içerisinde kaldığı gerekçesi ile iptal edilmesi, bizdeki meş'um astığı astık, kestiği kestik İç Hukuk'a rağmen AİHM kararlarına göre aykırı imiş!
Benden duyurması!
Bu ve benzeri sorunlarınız için, aşağıdaki alanı tıklayınız.
http://www.aihm.info/

Yorumlar:

Ülkemizde hukuk, " karar vericinin yani hakimin cüzdanı ile vicdanı arasında kaldığı ayrıca davalı-davacıdan hangisinin cüzdanı bonkörce saçtığına göre neticelenen absürt bir durumdan " öteye değildir. Zamanında haksızlığa uğradığımız bir durum sebebiyle verilen kararı, talep edilen afaki bir meblağı ilgili yerlere saçamadığımız için aleyhimize karar kesinleşti, haksız durumumuz bir kere daha haksız olarak tescil edilmiş oldu. Yaşantımızdaki olayları uç boyutlara taşımadan, hukuka bulaşmadan, ince bir çizgide dengelemeye gayret etmekten başka yapılacak herhangi bir şey yok, selamlarımla...
Yurdagul Alkan 
 30.06.2010 13:40
Cevap :
İşte bizdeki Hukuk Guguk bu! Nice acıklı olay var yaşanmş olan. Tarafgir olarak hazırlandıklarını düşündüğün kanunların uygulayıcıları olmaları bakımından az da olsa vicdanlarının sesine teslim olmaları gereken savcılara da yargıçlara da güvenim kalmadı giderek. ALLAH (C.C.) düşürmesin ellerine. ADLET'leriiii kendilerinin olsun. Ülkemizdeki her türlü olumsuzluğun; trafikten teröre, ders kurs parasından işsizliğe hepsinin kaynağı HUKUK bence...Katkınız için teşekkürü bir borç bilirim GÜL Hanım. var olunuz efendim.  30.06.2010 17:21

Sizin bu yazınızdan hareketle HUKUKSUZ KANUNLAR blogunu yazdım, ilginize...
Kadri KANPAK 
 29.06.2010 10:03
Cevap :
Kadri Bey karşılıklı etkileşim bu olsa gerek. Sorunlar hepimizin bu açık. Özellikle HUKUK olmadan yaşamak ne mümkün. Bir de ''avukutlara bağlı'', 'zenginden ve güçlüden yana'' var olduğunu gördüğümüz HUKUK değişmeli artık. TEK DEVRİM konumuz var bence: O da HUKUK!  29.06.2010 12:35

Özelikle hak ve hukukun tarafsızlık olması gerektiğini kanununda tek yanlı dayatma olduğunu vurgulayan cümlenizi çok sevdim. Ve özellikle kanunla düzenlenmiş olan verginin baştan aşağıya haksızlık olduğunu vurgulamak istedim. Emek vererek hazırladığınız öğreten yazılarınıziçin teşekkür ediyorum..
Kadri KANPAK 
 27.06.2010 10:11
Cevap :
Kadri Bey siz de bu konularda çok yazdınız.Ben de sizden çok şey öğrendim,inanın. Maliye Bakanlığı ne yazık ki ''hak hukuk ve tarafsızlık''yanında''vergilemelerde ve geicikmelerdeki Unakıtan'ın katlanarak arttırılan''gecikme faizleri''dayatması olacak gibi değildir.ADALETadlı ''deve''de''hasbel kader'' binbir kurnazlık ile çıkartılmış olan ''yazılı kaynaklara dayanmak zorunda'' olduğundan, ilk hukuk derslerinde öğrendiğimiz:Kanunu bilmemek,suçu da cezayı da hafifletmez dayatmasını,her alanda uygulamak gibi bir ''aymazlık'' içine düşmüştür. Mala ve cana karşı bu hüküm doğrudur; kişi aklını da kullanarak, kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır, kısaca.Vergi bildirimlerindeki gecikmeler çerçevesinde, muhasebecileri de içine katmayan; kazanca göre orantısızvefaiz ağırlıklı ''gecikme cezaları'' küçük işletmeleri yıkmaktadır.ADALET de buna göre hüküm veriyorsa ne olacak bu sorunlar? Kısaca bir türlü kavuşamadığımız sevgili ''hak hukuk,tarafsızlık,adil ve dengeli vergiler''yanınd  28.06.2010 1:39

Seçimler yaklaşırken ifade özgürlüğü sınırlarında bir gezinti (AİHM Kararları)

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

22 Aralık '08 Siyaset Hukuk Sosyolojisi

Seçimler yaklaşırken ifade  özgürlüğü sınırlarında bir gezinti
                          Bir seçmenimiz


Bir seçim dönemine daha giriliyor. Herkes, her kesim, her parti kendi geleceği için daha iyi, daha doğru, daha dürüsttür diye düşünülen birilerine oy verecek. Gönül isterdi ki seçimlerde partilere değil de o makama aday kişiler doğrudan doğruya oy verilebilese! Kişilerin partileri, o partilerin de belirli programları olacak elbette. Fakat hangi parti olur ise olsun belirli kişilerin ilk sıralara konulması değil önemli olan. Bence önemli olan bir partiye gönülden bağlanmış olan bir kişinin: Bu yarışta ben de varım dediği an önünü ne delegeler ne il ne ilçe yetkilileri ne de genel merkez kesebilmeli!

Aynı partiye gönül veren adayların üyelik işlemlerinden sonra seçimlere katılabilmeleri ne kadar güzel olur diye düşünenlerdenim ben. Parti içerisindeki rekabet de ancak böyle sağlanabilir diye düşünüyorum. Yürürlükteki uygulamalara göre kapalı kapılar ardındaki ''kulis faaliyetleri ile'' bu işlerin ne kadar sağlıklı olup olmadığını bugün bile sık sık tartışıyoruz. Sözkonusu kişinin ''o makam için layık olup olmadığına'' bırakalım da halk karar versin.

Doğrusu milletvekilliği seçimi için olduğu kadar yerel seçimler için de doğrudan doğruya seçmenin değerlendirmesi yansımalı oylara. Yoksa: Şu kişileri seçiniz ey benim partililerim, demek artık giderek bıkkınlıklara yol açmış bulunmaktadır. Bu bakımdan pek çok küskün; küskün olduğu kadar da parti değiştiren kişiler var.

Bu aday belirleme kargaşası sanıyorum merkeze yakın olup olmamak ve uysallık gibi bazı ölçüleri de içinde barındırıyor. Bilinen bazı özellikler yanında akrabalıkların da ne kadar önemli olduğunu geçmiş dönemlerdeki uygulamalardan dolayı çok iyi biliyoruz.

Önümüzdeki yerel seçimler de milletvekilliği seçimleri de yine alışılageldiği gibi (!) yapılacak görülüyor. ''Seçim Kanunu işlevini kaybetti. Artık değişsin. Özellikle şu, şu konularda değişikliklere gidilmesi gerekir'' gibi bir serzeniş de yok ortalıkta. Oysa demokratik katılımdaki olması gerekenleri gözardı etmek tutkumuz bana göre topluma hizmet için çırpınan nice adayların heveslerini kursaklarında bırakmaktadır.

Olayın bir başka yönü de sözkonusu seçimler sırasında aday adayları ile çevresindekilerin ve basın mensuplarının gelişmeler karşısındaki tutumlarının zaman zaman ''ifade özgürlüğü sınırlarını zorladıkları'' biliniyor. Bu yüzden milletvekilliği seçimlerinde ''dokunulmazlık'' kazanamayan bazı adayların mahkemelerde ne kadar zorlandıklarını hepimiz duyuyor biliyoruz.

Özellikle yaklaşan yerel seçimler için adayların halkın karşısında konuşurken nelere dikkat edecekleri büyük bir önem taşıyor. Bu konularda zaman zaman adaylarla görüşmeler yapacak ve makaleler yazacak olan basın mensupları için de ''ifade özgürlüğü'' kapsamında nelerin yapılıp yapılamayacağının bilinmesi de önemli.

Aşağıdaki kitap incelemesini ve AİHM'nin ifade özgürlüğü konusundaki bazı karalarını bu nedenlere bağlı olarak sizlere sunmak istedim. Unutmayalım ki yıllardan beri bazı yayınlardaki tartışmlar hep bu tür yasalara ve kurallara bağlı olarak yapılmaktadır ki ''cevap hakkı'' da bunlardan biridir.
Bilindiği gibi 1980'lerden bu yana bazı vatandaşlarımız, TBMM tarafından onaylandığı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)'ne başvurarak haklarını aramaya başladılar. İç hukuk kuralları yoklandıktan, içeride izlenmesi gereken yollar bir bir aşıldıktan sonra, eğer verilen kararı haklı bulmaz ise her Türk vatandaşı üç ay içerisinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuruda bulunabilir.

Bu konu ile ilgili olarak ülkemizde "s o m u t veriler'' bulmak çok zor. Her şey bir sır gibi saklı bu konuda. "Başa gelen çekilir" deyişinde olduğu gibi her birimiz kendi yolumuzu bulmak zorundayız. Oysa bilgi sahibi olmak bizim de hakkımız.

Bu açıdan ülkemizde son yıllarda yapılan düzenlemeler, değişiklikler insan haklarının ve hak arama bilincinin, günden güne toplumun her kesimine yaygınlaşmasını sağlıyor. Bu bakımdan Sayın Doç. Dr. Vahit BIÇAK tarafından derlenen ve yorumlanan "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ" kitabı önemli bir boşluğu dolduruyor.

1989 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitiren Vahit BIÇAK, hukuk stajını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde yapmış. Bu alanda pek çok araştırma yapan ve makale yazan Vahit BIÇAK, verimli geçen meslek çalışmalarına da bağlı olarak geçen yıl Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı görevine getirilmiş.(2006 yılında da kendi isteği ile ayrılmış bu görevden).

Ankara'da bulunan Liberal Düşünce Topluluğu tarafından Temmuz 2002'de yayınlanan 530 sayfalık kitaptan yararlı olabileceğine inandığım bazı açıklamaları ve kararları sizlere iletmek istiyorum:

"Hem yeni Mahkeme hem de eski Divan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan devlet sayısı kadar hakimden oluşmaktadır. 2002 yılı itibariyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine kırk üç devlet taraftır. Her devletten bir hakim olmak üzere Mahkemede şu anda kırk üç hakim görev yapmaktadır."
"Divanda kuruluşundan bu yana dört Türk hakim görev yapmıştır. Bunlar sırasıyla 1959-1965 yılları arasında Kemal Fikret Arık, 1966-1972 yılları arasında Suat Bilge, 1973-1977 yılları arasında Ali Bozer ve 1977-1998 yılları arasında Feyyaz Gölcüklü'dür. Halihazırda Mahkemede görev yapan Türk hakim ise Rıza Türmen'dir." (s.7)

"Düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, demokratik süreçte önemli bir yer tutmaktadır. Yeni ve daha iyi fikirlerin ortaya çıkmasının zeminini ifade özgürlüğü oluşturmaktadır. Birbirinden farklı çeşitli fikirlerin olması ve bunların tartışılması bireylere farklı düşünceler arasında seçim yapma olanağı sunmaktadır. İfade özgürlüğünün varlığı halinde ancak kişiler, kendi düşüncelerinin doğru veya yanlış olduğunu test edebilirler. (Ş.Ünal 1995, s.220)

Demokratik bir toplumda, ifade özgürlüğü, yöneticilerin veya kamu makamlarının hoşuna gidecek şeyleri söyleme hakkı değil, her türlü düşünceyi serbestçe açıklama özgürlüğüdür. Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi ifade özgürlüğünü şu şekilde düzenlemektedir:
''Herkes, görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon veya sinema işletmelerini bir izin sistemine bağlı tutmalarına engel değildir.

Kullanılması ödev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler; demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, ülke bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı organının otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı usullere, şartlara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi 10 Aralık 1948 tarihinde benimsenen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 19. maddesinden kaynaklanmaktadır. 16 Aralık 1966 tarihli Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 19. maddesinde de benzer bir hüküm bulunmaktadır (s.19-20).
'' Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2001 yılı içinde toplam 888 adet karar vermiştir. Bu kararlardan 229 tanesi Türkiye hakkında verilmiştir. 169 kararda Türkiye'nin Sözleşmenin en az bir maddesini ihlal ettiği, iki kararda Sözleşmenin ihlal edilmediği tespiti yapılmıştır. 58 kararda ise dostane çözüm yoluyla davalar sonuçlanmıştır.''
'' ...Coğrafi olarak Türkiye'nin dışında olmasına rağmen Türk yargı sisteminin önemli bir parçasını oluşturan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ve Mahkemenin içtihatlarının Türk kamuoyunca yakından tanınması ihtiyacı ortadadır.'' (s.2-3)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kuruluşundan günümüze ifade özgürlüğü ile ilgili seksen sekiz adet karar vermiştir. Bu kararlardan altmış beş tanesinde ifade özgürlüğünün ihlal edildiği, on sekiz adedinde ifade özgürlüğünün ihlal edilmediği ve beş tanesi için ise başvurunun işlemden kaldırılması kararı verilmiştir:

Yargı mensupları da eleştirilebilir.
De Haes ve Gijsels / Belçika Davası (24 Şubat 1997), Perna / İtalya Davası (25 Temmuz 2001).
Yargı organlarınca ele alınan olaylara basın yer verebilir.
Sunday Times / İngiltere Davası (26 Nisan 1979).
Soruşturmanın gizliliğini basın ihlal edebilir.
Weber / İsviçre Davası (22 Mayıs 1990).
Sanığın resminin yayınlanması yasaklanamaz.
News Verlags Gmbh ve CoKG / Avusturya (11 Ocak 2001).
İstihbarat servisinin faaliyetleri yayınlanabilir.
Vereniging Weekblad Bluf / Hollanda Davası (9 Şubat 1995).
İzinsiz sahip olunan devlet dokümanları yayınlanabilir.
Fressoz ve Roire / Fransa Davası (21 Ocak 1999).
Gizli resmi rapor yayınlanabilir.
Bladet Troms ve Stensaas / Norveç Davası (20 Mayıs 1999).
Gazeteci haber kaynağını açıklamak zorunda bırakılamaz.
Goodwin / İngiltere Davası (27 Mart 1996).
Yetkilerini kötüye kullanan kamu görevlilerinin isimleri yayınlanabilir.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999)
Meslek mensupları kamuya açıklama yapabilir.
Barthold / Almanya Davası (25 Mart 1985).
Kamu görevlisi kişisel fikirlerini basına açıklayabilir.
Akkoç / Türkiye Davası (10 Ekim 2000).
Düşüncelerinden dolayı kamu görevlisinin yükselmesi engellenemez.
Willi / Linkeyştayn Davası (28 Ekim 1999).
Kamu görevlisi komünist partiye üye olabilir.
Vogt / Almanya Davası (26 Eylül 1995).
Politikacılar daha fazla eleştirilebilir.
Lingens / Avusturya Davası (8 Temmuz 1986), Oberschlick / Avusturya Davası (23 Mayıs 1991).
Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir.
Hükümet daha fazla eleştirilebilir.
Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir.
Castels / İspanya Davası (23 Nisan 1992), Aksoy / Türkiye Davası (10 Ekim 2000).
Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir.
Sürek ve Özdemir / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Halihazırda ulaşılabilir bir kitabın yayınlanması engellenemez.
The Observer and Guardian Newspapers Ltd / İngiltere Davası (26 Kasım 1991).
Bilgi alma hakkı sınırlandırılamaz.
Herczegfalvy / Avusturya Davası (24 Eylül 1992).
Open Door Counselling Ltd ve Dublin Well Woman / İrlanda Davası (29 Ekim l992).
Kürtajı serbest bırakma kampanyası engellenemez.
Bowman / İngiltere Davası (19 Şubat 1998).
Irkçı beyanların yayılmasına aracılık edilebilir.
Jersild / Danimarka Davası (23 Eylül 1994).
Askeri bir kışlada askeri bir gazetenin dağıtımı engellenemez.
Vereinigung Demokratischer Soldaten Österreichs ve Gubi / Avusturya Davası (19 Aralık 1994).
Subaya hakaret orduya hakaret sayılamaz.
Grigoriades / Yunanistan Davası (25 Kasım 1997).
Şiddet içermeyen direniş çağrısı yapılabilir.
İncal / Türkiye Davası (9 Haziran 1998).
Görüşlerin tekrarlanması yasaklanamaz.
Hertel / İsviçre Davası (25 Ağustos 1998).
Tarihi gerçekler taraflı olarak dile getirilebilir.
Arslan / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Taraflı düşünce açıklanabilir.
Okçuoğlu / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999), Erdoğdu / Türkiye (15 Haziran 2000).
Şiddet çağrısı içermeyen akademik çalışma engellenemez.
Başkaya ve Okçuoğlu / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Sert bir üslupla düşünceler açıklanabilir.
Ceylan / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Saldırgan ifadeler kullanılabilir.
Şener / Türkiye Davası (18 Temmuz 2000).
Fikirler düşmanca bir üslupla kaleme alınabilir.
Polat / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Haber abartılı ve provoke edici olabilir.
Thoma / Lüksenburg Davası (29 Mart 2001).
Terör örgütü söylemiyle özdeşleşmeyen sosyolojik açıklama yapılabilir.
Erdoğdu ve İnce / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Beyanın nasıl bir topluma yapıldığı önemlidir.
Gerger / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
İfadenin nasıl açıklandığı önemlidir.
Karataş / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Belgesel biyografi nitelikli kitap yayınlanabilir.
Öztürk / Türkiye Davası (28 Eylül 1999).
Olayları farklı perspektiften öğrenme hakkı vardır.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Kamuya mal olmuş kişiler hakkında yayın yapılabilir.
Dalban / Romanya Davası (28 Eylül 1999)
Feldek / Slovakya Davası (12 Temmuz 2001).
Dernekler de eleştirilebilir.
Jerusalem / Avusturya Davası (27 Şubat 2001).
Kişi çalıştığı kurumu eleştirebilir.
Fuentes Bobo / İspanya Davası (29 Şubat 2000).
İfade özgürlüğünü sağlamak konusunda devletin pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır.
Özgür Gündem / Türkiye Davası (16 Mart 2000).
İyi niyetle talepler dile getirilebilir.
Maronek / Slovakya Davası (1 Nisan 2001) Akin Derneği / Fransa (17 Temmuz 2000).
Askeri disiplin zayıflatılamaz.
Engel ve diğerleri / Hollanda Davası (8 Haziran 1976).
Kutsal değerlere ve ahlaki değerlere saldırıya izin verilemez.
Handyside Davası / İngiltere (7 Aralık 1976).
Müller ve diğerleri / İsviçre Davası (24 Mayıs 1988)
Otto-Preminger Institut / Avusturya Davası (20 eylül1994)
Wingrove / İngiltere Davası (25 Kasım 1996).
Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü getirilebilir.
Glasenapp ve Kosiek / Almanya Davası (28 ağustos 1986).
Gizli servis kayıtlarına ulaşım engellenebilir.
Leander / İsveç Davası (26 mart 1987).
Önemsiz de olsa gizli bilgiler açıklanamaz.
Hadjianastassiou / Yunanistan Davası (16 aralık 1992).
Askeri içtimada poster açılamaz, broşür dağıtılamaz.
Chorherr / Avusturya Davası ("5 Ağustos 1993).
Avukatlar için reklam yasağı konabilir,
Casede Coca / İspanya Davası (24 Şubat 1994).
Hakimlere hakaret edilemez.
Prager ve Oberschlick / Avusturya Davası (26 Nisan 1995).
Ceza mahkemesinin yanlış yönlendirilmesine izin verilemez.
Worm / Avusturya Davası (29 Ağustos 1997).
Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz.
Zana / Türkiye Davası (25 Kasım 1997).
Avukatın basın toplantısı yapması kısıtlanabilir.
Schöpfer / İsviçre Davası (20 Mayıs 1998).
Emniyet mensuplarına siyaset yasağı konabilir.
Rekvenyi / Macaristan Davası (20 Mayıs 1999).
Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir,
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Yazar kendisini terör örgütü ile özdeşleştiremez.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Soru sorulurken seçilen kelimeler önemlidir.
Tommer / Estonya Davası (6 Şubat 2001).

Sayın Doç. Dr. Vahit BIÇAK'ın bu alandaki araştırmaları ve yorumları düşünce hayatımızın gelişmesinde büyük katkılarda bulunacaktır. Özellikle Sayın BIÇAK'ın açıklamaları ve yorumları ifade özgürlüğünün temel ilke ve kapsamını da belirlemektedir. Bu nedenle 21.yy'ın insan hakları açısından daha hoşgörülü olabileceği öne sürülebilir. Bu önemli çalışmayı konu ile yakından ilgili olan yetkililer yanında kitle iletişim alanında çalışanlara öneririm.

(Kaynak : AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARINDA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ, Derleyen ve Yorumlayan : Vahit BIÇAK, Liberal Düşünce Topluluğu, Ankara, Temmuz 2002. Yayınevi için : www.liberal-dt.org.tr)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ulaşmak için : www. echr.coe.int