21 Mayıs 2013 Salı

Barış süreci TRT'nin Sakarya Fırat dizisini de vurmuş

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

21 Mayıs '13 Güncel

Barış süreci TRT'nin Sakarya Fırat dizisini de vurmuş

En acı gerçeklerden biri de 'arkadan adam vurmak' demek olan 'terör' saldırılarıdır.
Dünyanın neresinde olur ise olsun mertlikten uzak terörün yol açtığı o acı gerçekler h i ç unutturulabilir mi?

Birbirine kenetlenmiş bir toplum olarak bizi yakan değişik içerikli nice acı gerçeklerimiz vardır.
O acı gerçekler terör saldırılarından intiharlara, trafik kazalarından talana, zenginle fakir arasındaki uçurumun derinleşmesinden işsizliğe kadar uzanmıyor mu?

Anlaşılan o ki iktidarlar ile sermaye odakları sürekli olarak (30) yıllık acıları birden bire unutuvermemizi istiyor!
Bu sorunlu gelişmeler için ‘suçu’ kimse üstüne almak istemiyor.
Oysa ‘s u ç’ ortada!
Ancak ‘f a i l’ yok!

Geçtiğimiz yıllarda, ‘yakın’, ‘vurun’,  ‘getirin’, ‘yakalayın’, ‘kandırın’, ‘patlatın’ emrini verenler bugün birer ‘barış’ güvercini!
Öyle ki bir de o acı çektirenler ya da 'terör estirenler' ile gizlice anlaştıkları ifşa olunduktan sonra bile 'yola devam' edildiğini görmek nasıl bir Hukuk Devleti sarmalı içerisinde bulunduğumuzu bir kaç kez daha göstermiştir.

Böylece ‘suçun failleri’ de ‘suçu yaratan bataklıklar’ da görmezden gelinsin isteniyor.
'Akan kan dursun' ve 'analar ağlamasın' gibi duygusal söylemler ile yürütülen siyaset dünyada nerede görülmüştür?

Osman Sınav, ‘Sakarya Fırat, bence bugünün Yemeni’

Osman Sınav’ın çok özgün dizisi de gitti bu uğurda!
Savaşan uluslar (!) arasında öyle ulu orta; kardeşlik, anlayış, sevgi, sabır, tatlı dil güler yüz olur mu hiç?

‘Tarihi siyasetçiler, köşe yazarları, generaller yapmıyor. Bu diziyle önce Doğu’daki çocuklarımıza bir selam göndereceğiz, şehitlerimize, kahramanlarımıza bir saygı duruşunda bulunacağız’ diyen Osman Sınav’ın 2009 Aralık ayından beri TRT’de yayınlanan Sakarya Fırat dizisi yayından kaldırılmış.

‘Askerler, evet 18-20 yaşında, gencecik, tertemiz çocuklar. Şehit cenazelerinde kalbimiz bu yüzden dağlanıyor zaten. Kahraman aslında en saf olandır. O masumiyet olmasa zaten gidip orada canını feda etmez’ açıklamaları kapsamında kadınlı erkekli yaşanılan nice acıların sergilenmesi devam etsin istenir mi hiç?
Belki birileri bu yolla da İmralı ve Kandil dayatmalı sözde ‘barış süreci’ için yeni bir ‘açılım’ yapmış oluyor.
Kaldı ki ‘Sen bildiğini oku ancak, nice çarpıklıklar ile çekilen acılar üzerinden sanat yapılmasına da karışma’ diyen yok.

Biliniyor ki eğer gerektiği gibi uygulanır ise ‘sanat’ ayrıştırmaz, birleştirir.
Bana göre Levent Semerci’nin Nefes adlı sinema filmi gibi Sakarya Fırat da bu ülkenin içinden parçalanması için ne gibi oyunların sergilendiğinin yöredeki çatışmaları irdeleyen birer belgesidir.
Ulaşılan sözde ‘barış’ uğruna bakalım yüzüncü bölümünü aşmış bulunan Şefkat Tepe ne zaman yayından kaldırılacak, değil mi?

Şimdi şu iki acı soruya geldim:
Eğer var ise o savaşı kim kazandı, kim kaybetti?
Oysa gelinen aşama, ‘barış’ değil, ‘silahların şimdilik ülke içinde susması’ gibi bir olaydır.
Yoksa yine, ‘bulanık suda balık avlamak’ isteyen gizli ve açık birileri mi, kazançlı çıkacak?

Terör Örgütü Batı’nın ‘Sevr’ dayatmasının kanlı bir oyunu mu?

Söz konusu Terör saldırılarının nedenleri ya da örgüte katılanların geldikleri çevrenin toplumsal ve ekonomik sorunları çözülmeden Terör Örgütü'nün dağılması ve silahlarını bırakması hiç mümkün mü?
Birden bire nasıl oldu da birleri, 'barış yapalım ve silahları da bırakalım' diyerek 'nâdim' oldu?
Uluslararası olduğu da söylenen Terör Örgütü için, ‘çekildi, çekiliyor’ diyerek gizli bir ordu propagandası yapılmadı mı?
Oysa bu tür yalanlara ancak ot obur devekuşları ile koyun sürüleri inanır!
İnandılar da!
İnandırdılar da!

Kaldı ki Türkiye’yi iyice gerdikten ve psikolojik kopuşlara yol açtıktan sonra Suriye'yi bölmek için yola devam etmedikleri ne malum?

Akil Adamların da katkıları ile sağlanmaya çalışılan Osmanlı için uygun görülen Sevr dayatması ile de apaçık bilinen Batı destekli 'yeni bir ulus yaratmak süreci' içerisinde yol alınmaya çalışıldığını bilmiyor muyuz?

Ayrıca bütün ‘dâhili ve harici bedbahtlar’ tarafından şiddetle istense bile, bugüne kadar birbirine düşmemiş olan Türk-Kürt kardeşliğini yok sayarak Türkiye Cumhuriyeti'nin temel değerlerinin usul usul değiştirilmesi gibi bir çabanın içerisine girilmesinin nasıl bir kargaşa yarattı görmedik mi?
Sürekli olarak 'gündem değiştirmek' yolu ile 'bulanık suda balık avlanmak' istendiğini görmüyor muyuz?

Belli ki birilerine göre İmralı ile Kandil kaynaklı olduğu iyice anlaşılan bazı 'tavizler' ile sözde bir 'yol haritası' dayatmaları nasıl unutturulabilir, bunun peşinde yoğun bir çaba harcanmaktadır.
Peki hangi savaşı kim kiminle yaptı da ‘barış süreci’ dayatması yaşanılıyor aylardır?

Geçtiğimiz yıllarda hangi topluluk ya da toplum birbirine karşı, ‘artık yeter’ diyerek çatışmalara girdi?

Hangi ordu hangi ordu ile nerelerde bitmeyen bir savaşa tutuştu da haberimiz olmadı?

Dayatılan sinsi ‘terör saldırılarını besleyen kaynaklar’ gerektiği gibi kurutulamayınca ‘suçlu’ kim olur?

Sinsice arkadan adam vurmaya dayalı saldırıları içeren silahlı ve bombalı eylemler için ‘terör örgütü ile uzantıları’ yıllardan beri ‘savaş’ kavramını dayattıkları için bugün ‘barış’ kavramı da geldi oturdu gündeme.

Çünkü hiçbir iktidar, ‘Bu bir savaş değildir. Terördür. Sinsi saldırılar yolu ile toplumu yıldırmaktır. Özellikle Kürt gençleri kandırılarak dağa götürülmektedir. Eşit hukuk kapsamında bütün uluslar ile nice etnik yapılar yan yana yaşarken Türk Kürt kardeşliği parçalamak istenmektedir. Batı’nın maşası bu örgütün çalışmalarına özellikle bazı Batılı devletlerce göz yumulmaktadır. Her şeye rağmen mahut örgüt dağıtılacak, katılımlar durdurulacak, silah, istihbarat ve para muslukları kesilecek, terör örgütü için kandırılanlar hukuk çerçevesinde evlerine döneceklerdir, anaların ağlaması da bitecektir’ açıklamaları yapılmadı.

Söz konusu 'örtülü savaş' hangi meydanlarda, hangi boğazlarda yaşanıldı bilen var mı?
Utanılmadan sürü yerine konulan nice kandırmaca araçları yolu ile kimi beyni yıkanmışlar gibi ben de salak mıyım?

Yoksa ben de ‘bakar kör’ müyüm kimileri gibi?

Gelinen aşama ne olursa olsun Terör Örgütü Batı’nın ‘Sevr’ dayatmasının kanlı bir oyunu olmasın?

Yorumlar:

Ömer Faruk bey, milletçe bilmeden daha neleri feda ediyoruz bu sözde barış sürecine kim bilir? Bir emeğin ürünü olan diziyi kim takar? (anılan dizi benim için çok saygıdeğerdir) Bizde en kolay harcanabilenler sanatçılardır maalesef. 15 Ocak 2013'de Paris'te öldürülen PKK'lı kadınlar üzerine yazdığım yazımı şöyle bitirmiştim: terörü bitirmek için kukla İmralı yanlış adres. Teröristin elindeki silahın, döşediği mayının, sıktığı merminin, ayağındaki botun, kullandığı telsizin, sırtını dayadığı kaçakçılığın kaynağını kurutamazsan ne kadar müzakere etsen boşuna, verdiklerinle kalırsın. Türkiye bu terör belasından kurtulmak istiyorsa acilen Washington’la, Paris’le, Moskova’yla, Roma’yla, Londra’yla ve Berlin’le müzakerelere başlamalı ve bunda kararlı olmalıdır. Anılan bölgede uzun süre kamu görevi yapmış biri olarak böyle düşünüyorum. Saygıyla
MEHMET ATAK 
 28.05.2013 16:07
Cevap :
Mehmet Bey sorunun kaynağı ne ise,sorunun dayanakları nerede ise onları ortadan kaldırmak gerekir, haklısınız. Ne ki oy avcısı iktidarlar başından beri, yapılanması gereğince toplumsal ve kültürel açılımlardan yoksun güvenlik güçlerinin yeteneğine bırakmışlardır. Sorun bir Feodalite sorunudur. İçerisinde topraksızlık, parasızlık, eğitimsizlik, mesleksizlik gibi açmazların da bulunduğu kabul edilmemiştir. Rusya'da 1910'larda başlayan halklara özgürlük başkaldırısı bize 1970’lerde gizli odaklarca başlatılan Öğrenci Olaylarının içinde de vardı. Batı tasarımları içerisinde bulunan Petrol Kaynaklarına egemen olmak emeli bazı Batılı devletlerce Kürt Aşiretlerine ‘yerel yönetim’ hakkı verilmesini Sevr’le dayatmışlardır. Kaldı ki 1878 Berlin Anlaşmasının ilgili hükümlerince Ermenilere Doğu’da bazı hakların verilmesini de Sultan Abdülhamid özellikle Kürt Aşiretleri ile anlaşarak engellemiştir. Osmanlı çökerken derneleşirler, silahlanırlar gizlice. İmralı(gate) ve Kandil(gate) ile olmaz.Bu işler sağlıklı irade ve hukukla çözülür.  29.05.2013 0:30

Başbakan Erdoğan’ın ABD çıkartması

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

18 Mayıs '13 Dünya Siyaset

Başbakan Erdoğan’ın ABD çıkartması
Türk ve ABD yetkilileri bir arada (Washington16.05.2013)


Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan’ın görüşmeleri çok verimli geçmişe benziyor.
Çok özel görüşmeler kapsamında ortaya çıkan görüntüler çok çarpıcı.
Sanırım ABD başka hiçbir başbakana bu tür bir yakınlık göstermemiştir.
‘Böyle bir samimiyet dünyada var mı hiç’ dedirtecek kadar anlamlı bu görüntüler.
O çağların çirkin işgal eylemleri yüzünden Osmanlı Hanedanı bu tür sahneleri yaşayamadı bir türlü.

Sonunda İnönü ile Menderes'in açtığı ve Özal'ın pekiştirdiği teslimiyette 'İçli dışlı olduk' gibi bir şey işte.
Ortadoğu kapsamında İsrail, İran ve Suriye konusundaki köklü uzlaşma geleceğe yayılacak.
Ortadoğu'da her şey ABD'nin istediği gibi yürüyecek artık.

Canlı yayında dinlediğimiz o Gazze vurguları da olacak az biraz, erenler.
Yoksa taban ne der değil mi?
Yine de Başbakan Erdoğan'ın Suriye ile Gazze ilgisi yüzünden Türkiye bakalım kendisini nerede bulacak yakında?

Bilindiği gibi Türkiye'nin taraf olduğu Kıbrıs Sorunu ile Karabağ Sorunu olduğu gibi duruyor.
Öte yandan en az üç ayda bir Irak'ın Türkmen kentlerinde sinsi terör bombaların patlatılması ile sonuçlanan yüzlerce ölüm de bizi ilgilendiren sorunlar arasındadır.

ABD siyasi tasarıları gibi ticari dayatmalarından da vaz geçmeyen bir devlet.
Her işini sabırla yoluna koyuyor.
Konusunun uzmanı her kişiyi dinliyor ABD.
Onun tarih, strateji, teknoloji, toplumsal bilimler ile ekonomi konusundaki üstünlüğü tartışma götürmez.

Bilgi toplama becerileri yanında o bilgilerin değerlendirilmesinde de üstüne yok bence.
Kararlılıklarını her türlü duruma karşı çok yönlü tasarımlar ve bilgiler ile uyguluyor.
Özellikle Türkiye ile ilgili çekinceleri başlı başına bir bilmece.
Ne de olsa bu toprağın çocukları eski birkaç imparatorluğun mirasçısı.
Bu yüzden olsa gerek II. Dünya Savaşı’ndan beri Türkiye hep yedekte tutulur.
Kore Savaşı, NATO, Kıbrıs Sorunu, Askeri Darbeler, Körfez Savaşı ve Terörle Mücadele konularında bunlar açıkça görülmüştür.

İki ülke arasındaki ekonomik yakınlaşma ya da ticaret dengesi yine ABD lehine sürecek gibi.
Oysa son on yılda elde edilen on iki milyar dolarlık ticari başarı pek de azımsanacak gibi değil.
Yine de Erdoğan’ın yanındaki iş adamları bağlamında ne gibi gelişmeler olabileceği belli değil.
Sanırım Amerika’yı yeniden keşfedecek değiller.
Kabaca, ‘Sen teknoloji üret bizim tüccarlar da nasiplensin’ türünden görüşmeler yapılmıştır sanırım.
Bu bağlamda eski yara Suriye sınırındaki mayınların da temizleneceği günlere de yaklaşıldı sanırım.

Saklanmaya çalışılsa bile Erbil güdümünde olduğundan kuşkulanılmayan PYD-PKK işbirliği de boş durmuyor olsa gerek.
Son yorumlara göre bu ortaklık geleceğe yatırım anlamında petrol işlerine ağırlık vermeye başlamış.
Ortadoğu’daki bütün gelişmeler gibi Suriye’deki gelişmelerden de etkileniyor Türkiye.
AKP’nin iyi niyetle başlattığı Komşularla Sıfır Sorun Siyasetinin işe yaramadı.
Uygulanan İnsan Hakları ile Basın Özgürlüğü ve yargılamalar konusunda Türkiye yıllardır geçerli alkışı alamıyor bir türlü.

Son gelişmelere göre:

İsrail Mavi Marmara’daki ‘orantısız güç denemesi’ ile (9) kişinin ölümündeki sorumluluğu üstlendi.
Beşar Esad’ın kimyasal silah kullandığı kuşkusu güçleniyor.
Rusya ile Çin’in ağırlığı yüzünden Suriye’deki İç Savaş için uluslararası bir görüşme ağırlık kazanıyor.
Çünkü Suriye bağlamında Erbil’in Akdeniz’e açılması uluslararası dengeler açısından da sorunlu.
Sanırım Türkiye’ye göre K. Irak gibi K. Suriye’de de bir bölgesel Kürt yönetimi açılması gerekiyor.
Petrol ve su kaynakları ile madenler konusundan çok müteahhitlik işleri ilgi alanında Türkiye’nin.

Özünde ne olduğu bilinmese de Türkiye Suriye Sorununun çözümü için ABD ile anlaştı.
Bu konudaki ayrıntılar elbette saklı!
Öyle anlaşılıyor ki Başbakan Erdoğan’a ‘itidal’ önerisinde bulunulmuştur.
Çünkü ABD hedeflerini vurmakta ‘ivedi’ davranacak kadar tez canlı değil.

Bugün öğrendiğime göre Rusya federasyonu ile Birleşik Krallık da Suriye konusunda anlaşmış.
Görülen o ki Başbakan Erdoğan çok yüklü bir ev ödevi ile dönüyor Ankara’ya.
Bu ödevler Yeni Anayasa’dan Gazze’ye, terör içerikli Kürt siyasi dayatmalarından Suriye’nin parçalanmasına kadar uzanabilir.

Ödevlerin ticari boyutu ise yine ‘eski tas eski hamam’ olarak gitse ne olur, değil mi?
Ne de olsa iki devlet de eski birer Stratejik Ortak.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik uygulamaları bakalım yeni sorunları nasıl çözebilecek.
.

Sultan Vahdettin, ‘Hükümete güçlük çıkartan sadece Mustafa Kemal Paşa’ydı’

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

21 Mayıs '13 Tarih Özgün Senaryo

Sultan Vahdettin, ‘Hükümete güçlük çıkartan sadece Mustafa Kemal Paşa’ydı’
Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan Vahdettin ile görüştüğü sıradaki İstanbul’un işgali çizimi


İstanbul 1919 Mayıs ortası

Sultan VAHDETTİN:
Durumumuz işte bu haldeydi: Bir tarafta, Anadolu'da bütün vatanseverlerin hürmet beslediği, meşru savunma hakkını kullanan bir güç vardı; öbür tarafta kendi isteğimiz ve kendi ellerimizle kurduğumuz bu gücün başına göreviyle geçmiş, Mustafa Kemal Paşa.
Erzurum'a ya da İzmir'e karşı askeri bir harekâta geçmeyi düşünen tek bir kişi bile yoktu. İstanbul Hükümeti'ne güçlük çıkartan sadece Mustafa Kemal Paşa'ydı.
Mustafa Kemal Paşa'nın kafasının içinde ne fikirler olduğunu anlayabilmek imkânsızdı ve bütün her şey büyük bir belirsizlik içindeydi.

Durum bizim için her geçen gün daha da ciddi bir hal alırken, müttefikler ve özellikle Lloyd Georges'la Clemenceau mağlupları ağır bir şekilde cezalandırmayı düşünüyorlardı.
Her ikisi de savaşın galibi ama ateşkesin mağlubu olan bu devlet adamlarının isteği, Sevr Antlaşması'nı kabul ettirmekti. O Sevr Antlaşması ki, elime ilk aldığımda keskin bir acı ve korkulu bir ürperti hissettim.

Sevr Antlaşması bana göre ne bir antlaşmaydı ne de bir pakttı; kötülüğün baştan aşağı ta kendisiydi.
Sevr Antlaşması'nı kabul etmememi söylemek için delege gönderen Hindistan Hilafet Komitesi'ne de bildirdim. Hadiselerin gelişmesini beklemeyi tercih etmiştim. Eğer işler kötü gider ve oyalamakta başarılı olamazsam, antlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmeye kararlıydım.
Zavallı Ferit Paşa, dünyaya İngilizlerin gözlüğüyle bakıyordu. Allah taksiratını affetsin.
İngiliz Kralına bir mektup yollayarak adil ve eşit bir barış teklifinde bulundum. Kral, bu konuyla Lloyd Georges'un resmen ilgileneceği cevabını gönderdi. (Murat Bardakçı: Şahbaba Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmet Vahideddin`in Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları)

Mustafa KEMAL:
Vahdettin kabinelerinde benim için iki zıt görüş vardı: Biri beni kazanmaya çalışanlar, diğeri hiçbir biçimde itimat edilmemek gerektiğini öne sürenler! Aylarca tartışmalardan sonra hangi görüş hak kazanmış, bilir misiniz? Mustafa Kemal'e güvenilemez! Mustafa Kemal İstanbul'da bir takım olumsuz terkinler, belki hazırlıklar yapıyor. Bu adamı İstanbul'dan uzaklaştırmak gerekir. Mustafa Kemal'i Anadolu dağlarına atmalı ve orada çürütmeli! Sonunda bu karar üzerinde anlaşmışlar. Bunu işiten yakın arkadaşlarım beni kutladılar.
Beni İstanbul'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını sananlar, uygun bir neden aramakla meşgul idiler. Sonunda bu neden, işgal kuvvetleri subaylarının raporları ile dolu bir dosya olarak ellerine geldi.

Claude FARRERE (Fransız denizci ve yazar. Türklerin Manevi Gücü 1918):
Büyük Türklerin karşısında titremiş olan Avrupa ise, On sekizinci yüzyılla birlikte öcünü almaya başladı ve Türkleri her fırsatta küçük düşürmekten geri durmadı. Küçük düşmek sivri bir bıçaktır ki, ulusların içine kadar işler. Türkler, zamanla Avrupalıların haksızlıklarına kızmaya başladılar. Ve sonunda, artık dünyanın en güçlü hükümdarı olamayan padişahlarından nefret ettiler.

General Charles SHERILL (ABD Büyükelçisi 1932-1933):
Mustafa Kemal'i ne yapalım? Bitmez bir üzüntü kaynağı olan bu sorun, İstanbul'da saray adamlarının karşısına yine dikilmişti. Bu aşırı ateşli vatanperverlik, aşırı Türklük kudretini bitirip tüketmek üzere, başka bir yere, siyasi etki merkezinden uzaklara göndermek lazımdı... Siyasi etki merkezi İstanbul'dan uzak olsun da neresi olursa olsundu...

Bu kez acaba nereye gönderilmeli? Onu, niçin memleketin doğu bölgelerine göndermemeli? Orada dağlık illerde kendi kendine didinip dursun... Bu uzak köşelerde, Türk askeri birliklerinden arta kalmış sefil ve perişan döküntüleri yeniden düzenlemek ve güçlendirmek için bütün enerjisini ve kudretini dilediği gibi harcasın... Yeter ki, güven verecek kadar uzakta olsun... Enver, böyle bir görevin ne kadar ümitsiz olduğunu herkesten çok bilirdi.

İstanbul 1919 Mayıs
İsmet İNÖNÜ (Televizyona Anlattıkları, Nazmi Kal) :
Atatürk İstanbul'da iken, daima temas ederdik. Sürekli olarak ülkenin içinde bulunduğu durumu, olabilecekleri, bunların hepsini değerlendiriyorduk. Ülke düşünülemeyecek kadar bir karışıklık ve ilgisizlik içinde idi. Bununla beraber herkes diplomat ve herkes çare bulur bir ukala durumundaydı.. Düşmandan kurtuluşun savaş ile çözülebileceği hiç kimsenin zihninde yoktu. Bu bir politika sorunu olmuştu ve herkes politikada yeteneğini gösterecekti. Atatürk, İstanbul'dan ayrılırken, bütün bu temaslarının sonunda İstanbul'da bıraktığı eski ve yeni devlet adamlarının hiçbirisinde, sorunu bütün yönleriyle sonuna kadar görebilmiş, kavramış bir insan bulamayarak hareket etmiştir. Bundan dolayı gerçekten üzgün ve ümitsiz bir durumdaydı. Hareket etmeden önce görev almış olarak bana geldi. Anadolu'ya ordu müfettişi olarak gidecekti.

Hasan Cemil ÇAMBEL (Kur. Alb. Berlin Askeri Ataşesi; Makaleler, Hatıralar):
1919'da İngiliz savaş gemileri boğaz içinde dolaşıyorlar, İngiliz silahlı birlikleri İstanbul'u işgal altında tutuyorlar; İtalya, Fransa, Yunanistan arta kalan Türk topraklarının en iyisini gizlice bölüşüyorlardı.

İstanbul 15 Mayıs 1919
Mustafa KEMAL (Atatürk'ün Bana Anlattıkları. F. R. Atay):
Yıldız Sarayı'nın ufak bir salonunda Vahdettin'le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun boğaz içine doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlılar! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı'na doğrulmuş! Vahdettin hiç unutamayacağım şu sözlere konuşmaya başladı : "Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir." O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum. Vahdettin, ‘Bunları unuttum, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir. Paşa devleti kurtarabilirsin.’

Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki yabancı hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temasa geçerek devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka konulara girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim:
Mustafa KEMAL: "Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime güveniniz."

Söylerken, kafamdaki düşünceyi de halletmeye çalışıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini sahtekârlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak gerekir, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl hemen hüküm veririm: Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanağımız İstanbul'a egemen olanların siyasetine uymaktır. Benim görevim, onların şikâyet ettikleri sorunları çözmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsen ve bu siyasete karşı gelen Türklere sindirirsem, Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.
Mustafa KEMAL: Merak buyurmayın efendimiz, demek istediklerinizi anladım. Emriniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı biran unutmayacağım.
Sultan VAHDETTİN: Başarılı ol!
Sözlerinden sonra, huzurundan çıktım. Naci Paşa, Padişahın yaveri fakat benim hocam, hemen benimle buluştu. Elinden ufak kutu içinde bir şey tutuyordu.
Naci Paşa: Zat-ı Şahanenin ufak bir hatırası, dedi. Kapağının üzerine Vahdettin'in insiyalleri işlenmiş bir saatti.
Mustafa Kemal: Peki teşekkür ederim.
Sonra, sanki Yıldız Sarayından çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir dikkatle, ayaklarımızın sesini işittirmekten korkarak saraydan uzaklaştık.

Sultan VAHDETTİN:
Kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir canlı kula verilmemiş genişlikteydi. Kendisi teftiş bölgesindeki askeri birliklerden başka, komşu kolordulara ve bütün Anadolu illerinde emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak ya da atayacaktır.

Ahmet Avni Paşa (Sultan Vahdettin döneminde Bahriye Nazırlığı ve Sultan’ın Başyaveri):
‘Sadrazam Paşa, Yaver Paşa padişahın iki tarafında birer adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa askeri duruşuna dini bir edâ dahi vererek ilerledi ve sağ elini Kuran-ı Kerim’in üzerine koyarak şu yemini eyledi. ‘Heyet-i Vükelaca tanzim olunup Padişah Hazretlerinin iradesine sunulan yirmi bir maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda padişah hazretlerimizin Anadolu vilayetlerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerindeki teftiş ve tedkikat görevimi, padişah hazretlerinin müsaadeleri doğrultusunda iftiharla ve sahip olduğum yetkiler doğrultusunda tüm sadakatimle yapmaya gayret edeceğime vallâh billâhi.’ (Vahdettin’in Sırdaşı Ahmet Avni Paşa Anlatıyor: Milli Mücadele ve Sürgün Yılları. Osman Öndeş 2012)

İstanbul 16 Mayıs 1919
Yahya Kemal BEYATLI (Eğil Dağlar. Mustafa Kemal Paşa):
Kuzu gibi Anadolu'nun birdenbire aslan kesilişini en sivri akıllılar bile bir türlü gözlerinde canlandıramıyorlar. O Anadolu ki Hazret-i İsa gibi yumuşak huylu, bir yanağına bir sille indirene öteki yanağını gösteriyordu. O Anadolu ki nice siyasilerin deyişine göre vergi vere vere, zulüm göre göre, askere gide gide, Osmanlı yönetiminden bezmişti. Kendi milliyeti Türklükten usanmıştı. Bağımsızlıktan vazgeçmişti, illallah diyordu, herhangi bir yabancının yönetimini seve seve kabul etmeye candan, yürekten hazırdı. O Anadolu ki Yunanistan bile onun için şirin sözler söylüyordu, Yunan boyunduruğuna uslu uslu boynunu bırakır zannediyordu. İşte bu bağımsızlık coşkusu Anadolu'dan çıktı. Yalnız Anadolu o ana kadar bir adam bekliyordu.

Yunanlılar İzmir'e çıktıkları gün çok kötü sarhoştular. O gün, o feci gün İstanbul'dan Samsun'a bir adamın gittiğini fark edemediler. Her şeyin bittiğini düşündükleri o gün her şey başlıyordu: O adamın neden sonra adını öğrendiler. Şimdi de rüyalarına giriyor. Yunanlılar, bu adı ve bu adamı, sonsuza dek hatırlayacaklardır. Mustafa Kemal Paşa'nın asıl ileri görüşlülüğü, Samsun'a çıktığı günle birlikte Türk ulusunun bağımsızlık savında olduğunu sezişindedir.

Bu dramatik belgesel çalışmanın gelecek konusu: Mustafa Kemal Paşa, ‘ Biz Anadolu’ya ideali ve imanı götürüyoruz’

 Yorumlar:
 Emeğinize sağlık. M.Kemal'in Anadolu'ya geçiş bilgisini yeteri kadar ayrıntılı ve geniş okuyabildim.
Muharrem Soyek 
 24.05.2013 18:20
Cevap :
Muharrem Bey olayın başka ayrıntıları da var ki Gazi Paşa'nın gerçekten diğer kuzu paşalar ile çoğu yazarlara göre bir çıbanbaşı olarak görüldüğünü doğruluyor. Peki her türlü teslimiyet içerisinde kalmak gerekiyor muydu gerekmiyor muydu?İşte bütün sorun bu bu soruların cevabını bularak harekete geçmeyi gerektiriyordu.Gazi Paşa'nın İstanbul'dan uzaklaştırılmasına Sultan Vahdettin'in rıza göstermesi 1917 sonunda yirmi gün kadar ikisinin birlikte Berlin'de bulunmuş olmaları ve Almanların askeri tatbikatlardaki dökülmüşlüklerinden sofralarındaki noksanlıklara kadar içine düşülen savaşın kaybedilmesinin mukadder olduğunu ve Osmanlı Saltanatı ile İstanbul'u korumak için yeni bir ordu kurulması gibi önerileri o sırda Yaveri durumunda olan Gazi Paşa Sultan'a söylemiştir.Sohbetlerinde Enver Paşa'nın Başkomutan olmasının da yanlış olduğunu söyleyen Gazi Paşa'dır. İşte Mondros Ateşkesi (ki savaş her an yeniden başlayabilir demektir) karşısında Sultan zorunlu olarak O'na güvenerek onay verir...  24.05.2013 23:18

Mustafa Kemal, ‘Anne başarılı olamazsam...’

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

21 Mayıs '13 Güncel

Mustafa Kemal, ‘Anne başarılı olamazsam...’
Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya geçmeden önce Şili'de kaldığı ev

 
İstanbul 1919 Mayıs başı

Meziyet NOYAN:
Mütarekenin bir kâbus gibi yurdun üstüne çöktüğü günlerde idi. Tepebaşı'nda Öjenidis'in evine oturan Prenses Şivekara, teyzemi görmek için sık sık gider, haftalarca misafir kalırdım. Prenses, ekseri akşamları özel davetler yapardı ve bu davetlerde Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey gibi tanınmış kişiler eksik olmazdı.

Bir sabah saat on bire doğru salonda Prensesle oturuyordum. Teşrifatçı Mustafa Kemal Paşa'nın geldiğini haber verdi. On beş yaşında bir genç kızın duyacağı ürkek bir mahcubiyetle Paşa daha salona girmeden piyanonun bulunduğu köşeye çekildim. Paşa içeriye girerken beni görmemişti. Görmesine de imkân yoktu. Bu vaziyette bulunduğum yerden bir çocuk ilgisi ile onları gözetliyordum. Piyanonun biraz ilerisinde koltuklara Prenses ile karşılıklı oturdular. Paşanın bu gelişinde her zamanki ziyaretlerinde olduğundan daha başka bir hal var gibi geldi bana. Sağ elini dizine dayayarak biraz eğildi. Gözlerinde adeta alev haline gelmiş yeşilimtrak çelik parıltılarla Prensese baktı ve işitilmekten çekinen yavaş bir sesle, Mustafa Kemal, 'Size Allahaısmarladık demeye geldim. Anadolu'ya gitmem uygun görüldü. Hemen gitmek için emir aldım. Fakat ben bildiğiniz gibi, onların benden umdukları iş için değil, kesinlikle vicdanımdan aldığım emirle, yurdun bağrından doğacak o büyük kurtuluş ateşini tutuşturmak için gidiyorum' dedi.
İki gün sonra 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya geçtiğini duyduk.

İstanbul 14 Mayıs 1919
Mustafa KEMAL:
Hemen o gece Bahriye Nazırı Avni Paşa beni Şişli'deki evimde gördü. Ayaküzeri dedi ki,
AVNİ PAŞA: Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey sizinle yakından tanışmak istiyor. Buraya gelmek istiyor. Getireyim mi?
Mustafa KEMAL: Derhal. Beraber teşrif buyurunuz.
Avni Paşa gitti. Biraz sonra Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Beyle beraber geldi. Her ikisini çalışma odamda kabul ettim. Görüşmenin konusu şu idi:
Mehmet ALİ BEY: Kemal Bey, sen İttihatçı mısın?
Mustafa KEMAL: Evet, ben İttihatçıyım.
Mehmet ALİ BEY: O halde sizinle anlaşmamızın ihtimali yoktur.
Mustafa KEMAL: Yok, yanlış anlıyorsunuz. Ben İttihatçıyım demekle bütün Türk milletinin birliğini ve onun tek ülküye taptığını söylemek istiyorum.
Bu noktada kendisi ile anlaşmaya vardık… Dahiliye Nazırının bu sözlerden sonra bana söylediği şu oldu:
Mehmet ALİ BEY: Arkadaşlarıma bilgi vereceğim. Siz bizim için korkunç olmaktan ziyade yararlanması gerekli bir şahsiyetsiniz.

İstanbul 1919 Mayıs
Makbule ATADAN (İstanbul Şişli'deki Ev):
Şişli'deki evde şimdi müze haline getirmiş olduğumuz üçüncü kattan aşağıya hiç inmezdim. Ağabeyime gelen misafirleri adamlarımız ağırlardı.
Bundan başka Atatürk çok sıkı ağızlıydı. Çocukluğundan beri ciddi ve düşünceli olan tavrı yaşı ilerledikçe daha çok artmıştı. Evin içinde çok konuşmaz, şakalaşıp gülüşmezdi. Düşüncelerinden, plan ve projelerinden bize bahsetmezdi.

Bununla beraber, o günlerde, kendisinin her zamankinden daha büyük bir heyecan içinde olduğu seziliyordu. Ben bu heyecanı birçok kimselerin Malta'ya sürülmüş olmasına yoruyordum. Ağabeyimi de bir gün buradan alıp Malta'ya götürebilirlerdi. Bundan mı çekiniyordu? Yoksa, başka bir düşüncesi mi vardı, o zaman bunu kestirmek mümkün değildi. Hükümet ermeni çocuğu aramak bahanesiyle evimizi birkaç defa batırmıştı. Ve bir gün, bana bir tabanca veren ağabeyim, Mustafa Kemal: Bunu al... Ev saldırıya uğrarsa, ilk içeri gireceklere ateş edersin sonra da kendini öldürürsün, diye bir öğütte bulunmuştu. Yine bu günlerde bir akşam kendisiyle kısaca konuştuğumuz sırada, Mustafa Kemal: Bana yeni bir görev öneriyorlar. Fakat almakta tereddüt ediyorum.
Bütün bu olaylar arasında, akşam toplantıları devam etmekte idi. 
  
İzmir 15 Mayıs 1919
Sabah saat sekizden başlayarak 12.000 mevcutlu Yunan kuvveti İzmir'e çıkmaya başladı. Kadifekale'ye Yunan topları yerleştirildi. İzmir Başpapazı Hrisostomos, Yunan askerlerini kutsadı. Ellerinde Yunan bayraklarıyla rıhtıma birikmiş Rumlar, coşkun gösteriler yaptılar. Yunan erleri de rıhtımda Venizelos'un tablosu önünde oyunlar oynadılar, İstanbul'a girme özlemleri dile getirildi.
Yunan İşgal Kuvvetleri Komutanı Zafiriu, ‘İzmir ve dolaylarının işgaline başlıyorum. Amaç, mevcut kanunların korunması ve desteklenmesiyle bütün halkın refahını sağlamaktır. Memurlar işlerine devam etsinler. Şikâyetler için kumandanlığın kapısı daima açıktır...’

Yunan işgal kuvvetlerine karşı ilk kurşun... Hukuku Beşer gazetesi sahibi Hasan Tahsin, şehirde törenle ilerleyen Yunan İşgal Kuvvetleri'nin bayraktarını tabancayla vurdu. Ortalık birden karıştı. Hasan Tahsin öldürüldü. Bazı kaynaklara göre, Yunan kuvvetleri her yandan tüfek ateşine tutuldu. Hasan Tahsin, bir süreden beri İzmir'in Türklerden alınacağı söylentileri karşısında halkı direnmeye çağıran ateşli yazılar yazıyordu. Maşatlık'ta gece yapılan mitingde de konuşmuştu.

Yunan işgal kuvvetleri ve onlara katılan yerli Rumlar, İzmir'de katliama ve yağmaya başladılar. Yunan askerleri, 2000 kadar Türk subay ve erinin toplanmış olduğu kışlaya gittiler. Subaylardan 14'ü öldürüldü. Kışla kasaları soyuldu. Subayların evleri de arandı ve ne bulunursa alındı.

İstanbul 15 Mayıs 1919
Makbule ATADAN (İstanbul Şişli'deki Ev):
Artık ilkbaharın ilk günlerini bulmuştuk. Annem uzun süreden beri kalbinden hasta idi ve yatağında çıkamıyordu. Bu sırada bir gün öğleden sonra yukarıya çıkan ağabeyim bana, 'Makbuş, bu akşam eve kimse gelmeyecek. Ben annemin odasında yemek yemek istiyorum. Onun karyolasının karşısına bana bir yer sofrası hazırlattır' dedi.

Atatürk geldi, annemizin elini öptü, benim hatırımı sordu ve mindere bağdaş kurup oturdu. Yemeğe isteksiz olduğu halinden belli idi. Zorla çiğnediği lokmaların arkasını kesti, elinden çatalını bıraktı. Gözleri alev alev yanıyor, çok heyecanlı olduğu halinden belli oluyordu.

Birden bire söze başladı, Mustafa Kemal, 'Anne, ben yarın Anadolu'ya gidiyorum. Buraların ne olacağı belli değil. Selanik nasıl elden gittiyse buralar da öyle olabilir. Ben, kurtarmağa çalışacağım. Ne elimden gelirse onu yapacağım. Fakat bu işte tehlike çoktur. Hesapta ölmek, gidip gelmemek vardır. Bana hakkını helal et. Sen de bunları iyi dinle Makbuş, işler fenaya dönerse,   sakın buradan ayrılmayın. Bütün paranızı harcayın, paranız biterse, halılarınızı, kıymetli eşyanızı satarsınız. Bir kere daha söylüyorum. Ne olursa olsun yola çıkmaya kalkmayacaksınız. Başarılı olamazsam zaten sizi öldürürler, o zaman elbet, ben de ölmüş olurum' dedi.

Bu bizim için hiç beklenmedik bir darbe idi. Onun sözlerini anne kız bir bardak zehir gibi yutmuştuk. Benim boğazım kurumuş, ciğerlerim sanki birbirine kenetlenmişti. Annem çok sevdiği Mustafa'sının bu sözlerinden derin bir üzüntüye düşmüş ve hemen şiddetli bir kalp krizi ile sarsılmaya başlamıştı. Bu şiddetli kriz bize her şeyi unutturdu.

Zavallı anacığıma nefes aldırmak için pencereleri açtık, kucağımızda onu sofaya çıkardık. Atatürk heyecan içinde söylediği sözlerin yaptığı etkiyi silmek istermiş gibi annemi Mustafa Kemal: Anne, merak etme, bu kadar üzülme... Ben size en kötü durumu anlattım, başarılı olmam olasılığı da kuvvetlidir. Tekrar buraya dönerim. Sizi yanıma aldırırım, üzülme, diye teselli etmeğe çalışıyordu.
Doktor Rasim Ferit vaktinde yetişmemiş olsaydı, o akşam annem ölebilirdi. Sabaha kadar onunla uğraştık, şafak sökerken biraz rahatlar gibi oldu ve o zaman da zaten ayrılık vakti geldi. Mustafa Kemal, 'Bana niçin öyle bakıyorsun Makbuş' diye sordu.

'Nasıl bakayım? Bu ne gidiş, ağabey? Savaşa değil, göreve değil, terfi ederek değil... ' dedim. Cevap vermedi. Dudakları kısılmıştı. Yalnız başını sağa sola salladı ve her zamanki gibi merdivenlerden indi.
İşte Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gidişi budur. Annemin hayır duaları, benim hıçkırıklarım ve merdivenlerden koşarcasına inen onun ayak sesleri.

Bu dramatik belgesel çalışmanın gelecek konusu: Sultan VAHDETTİN, ‘Hükümete güçlük çıkartan sadece Mustafa Kemal Paşa’ydı’

Mustafa Kemal Paşa, ‘Muvaffak olacağız’

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

20 Mayıs '13 Tarih Özgün Senaryo

Mustafa Kemal Paşa, ‘muvaffak olacağız’
Atatürk Evi Müzesi (Şişli, açılış günü 14 Kasım 1925)

 
İstanbul 10 Mart 1919
İstanbul polis baskısı altında. İttihatçı avı devam ediyor. Dünkü tutuklananlara on bir (11) kişi daha eklendi.

İstanbul 12 Mart 1919
(Bahriye Nazırı Avni Paşa'nın Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey ile beraber M. Kemal'i Şişli'deki evinde ziyareti):
Dahiliye Nazırı Mehmet ALİ BEY: "Paşa Hazretleri, bizimle işbirliği yapar mısınız?"
Mustafa KEMAL: "Niçin yapmayayım; eğer siz ülkeyi bugün içine düşmüş olduğu sorunlardan kurtarmaya kararlı insanlar iseniz..."

Mustafa KEMAL(14 Mart 1919 Hukuku Beşer Gazetesinde Ordu Kumandanlarını suçlayan bir yazı nedeniyle Harbiye Nezaretine):
Vatan ve millet için temiz ve masum duygularla her türlü yokluk ve güçlük içinde namus görevini hakkıyla yapan Osmanlı Ordularını haydut ve aynı yokluk ve güçlüklere maruz ve tek dayanağı namus ve haysiyetinden ibaret olan adı geçen ordular komutanlarını sefil ve haydut başlıkla nitelemek ve teşhir etmek ne büyük ahlaksızlık ve sefil vicdansızlıktır. Osmanlı Ordularını, onun namuslu komutanlarını bu biçimde teşhir edebilmek yeteneği, ancak vatan ve milletin çöküşünü ve yok olmasını arzu eden bir alçakta bulunabilir. (Ata ve İstanbul, Sadi Borak, s. 123-124)

Londra 23 Mart 1919
Lloyd GEORGE (İngiltere Başbakanı):
Almanya ezilmelidir. Fransa'ya Suriye verilmelidir. Amerika, İstanbul ve Suriye'yi işgal etmelidir. İtalya Kafkasya'yı, İngiliz İmparatorluğu Alman sömürgelerini, Irak'ı ve ele geçirilmiş olan Pasifik adalarını almalıdır.

İstanbul 1919 Mart sonu
Cevat Abbas GÜRER:
Atatürk İstanbul'da bulunduğu ayların sonlarına doğru İtalya Temsilcisi Kont Sforza ve İngiliz Papaz, Mister Frew ile de ayrı ayrı görüşmüştü. Aldığı izlenim acı idi ağırdı. (Yeni Sabah Gazetesi 22.05.1941)

Muzaffer KILIÇ (Ata'dan Hatıralar):
1919 yılı Nisan ayının son günleri idi. Galata Köprüsünden geçerken Atatürk'ü öteki kaldırımda karşıdan gelirken gördüm. Koşarak o tarafa geçtim. Yüzü çelik gibi gergin ve gözleri tunç gibi parlak yürüyordu. Karılaşınca durakladı. Paşam, sizi fazla rahatsız etmemek için evinize sık uğrayamıyorum. Bir emriniz olur mu,  dedim. Durdu, gözümün içine canımı alacak gibi baktı, baktı sonra, Birkaç gün sonra Anadolu'ya gidiyorum, dedi. Bakışlarıyla benim eğilimimi öğrenmek istiyordu. Paşam, ben sizinle olmayacak mıyım, dedim.

Elini omzuma koyup gözlerini gözlerime dikerek:
Mustafa Kemal: Tehlikeli bir yolculuk yapacağız belki hiç dönmemek üzere çocuk.
Muzaffer KILIÇ: Olsun Paşam. Sizinle ben ölüme bile giderim.
Şöyle bir durdu,
Mustafa Kemal: Öyleyse, kimseye bir şey söyleme. Senide heyete alıyorum... Ailenle helalleşecek, bana uğrayacaksın, deyip, yürüyüp gitti.

İstanbul 01 Mayıs 1919
            İstanbul'da Yüksek Komiserler, Padişah'ı şımartmamak için, selamlık törenlerine hiçbir Müttefik subayının katılmamasını kararlaştırdılar.

İstanbul 01 Mayıs 1919
Kazım DİRİK:
Mustafa KEMAL: Kazım, memleketin acıklı durumu belli. Ben Anadolu'ya Ordu Müfettişi olarak çıkıyorum. Seni Kurmay Başkanı olarak almak isterim, gelir misin?
Kazım DİRİK:  Büyük iltifattır, minnetle gelirim.
Mustafa KEMAL: Fakat bu işin ağırlığı çok büyüktür. Yarın olaylar karşısında hükümet, Halife ve Padişah ile ve hatta bütün İtilaf Devletleri'yle karşı karşıya kıyasıya dövüşeceğiz, olaylar bizim üstümüze yüklenecektir. Bütün bunları düşünerek mi söylüyorsunuz? Müfettişi olarak çıkıyorum. Seni Kurmay Başkanı olarak almak isterim, gelir misin?
Kazım DİRİK: Evet büyük kumandanım. Bütün bunları düşünerek ve inanarak söylüyorum. Çünkü Türk'ün başka bir ümidi kalmamıştır.
Mustafa KEMAL: O halde tamamdır. Yarın saat onda Genel Kurmay Başkanlığında buluşalım.

İstanbul 09 Mayıs 1919
Mustafa KEMAL(Süleymaniye'de İsmet İnönü'nün evinde) :
            Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı zaman yanıma geleceksin!

İstanbul 12 Mayıs 1919
            İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe, Paris'ten aldığı emir üzerine Yunan işgalini yönetmek için İstanbul'dan İzmir'e hareket etti.

Atina – Paris 13 Mayıs 1919
            İzmir'i işgal edecek Birinci Yunan Tümeni, 18 gemiyle Selanik'ten yola çıkarıldı. Paris toplantıları devam ediyor. İngiliz başbakanı, bütün Türkiye'yi İtilaf Devletleri arasında bölüşmeyi önerdi. Başkan Wilson da 12 Ada ve İzmir'den başka Aydın'ın da Yunanistan'a verilmesini önerdi. Türkiye'nin Avrupa'dan ve Ermenistan'dan yoksun bırakılması, Yunanistan'a Ayvalık'ta manda kurma hakkı, Marmaris'ten başlayıp Mersin ve Konya'yı içine alan bölgenin İtalya'ya bırakılması kararlaştırıldı.

Mustafa KEMAL (F. Rıfkı Atay Atatürk'ün Bana Anlattıkları) :
Yunanlılar İzmir'e asker çıkamazdan biraz önce, galiba Mayıs'ın 14'üncü günü, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine akşam yemeğine davetli idim. Uygun bir saatte gittim. Benden başka henüz kimse yoktu. Kısa birkaç kelimeden sonra uzunca bir durgunluk devam etti: Kendisinde Savunma Bakanı ile beraber gördüğüm zamanki samimiyetten eser yoktu. Benimle yalnız kalmaktan sıkılıyor gibi idi. Biraz sonra Cevat Paşa salona girdi. Hemen üçümüz beraber yemek salonuna geçtik. Sofrada çatal ve tabak tıkırtılarından başka ses yok.  Üçümüz de susuyoruz. Cevat Paşa'ya ve bana bakarak: "Yemekten sonra biraz görüşelim, emir buyurursunuz!"

Ortasında genişçe bir masa bulunan çok dar, fakat hoş bir salon, daha ayakta iken, Sadrazam: Bir harita getirsek de Müfettiş Paşa onun üzerinde açıklama yapsa...
Kipert'in atlası geldi, Anadolu paftasını bulduk. Sadrazam Paşa'ya baktım: Ne bakımlardan bir açıklama istersiniz?
Sadrazam: Mesela, Samsun ve çevresinde ne yapacaksınız? kelimeler adeta ağzımdan dökülmeye başladı:
Mustafa Kemal: Efendim, İngiliz raporlarına göre Samsun ve çevresinde bazı karışıklıklar varmış... Biraz abartılıdır, zannediyorum. Ne de olsa bunlar basit şeyler. Yerinde yapacağımız inceleme ile çözeriz. Şimdiden isabetli bir şey söyleyememekten korkarım.
Cevat Paşa'ya döndü Sadrazam:  Siz ne dersiniz?
Cevat Paşa çok doğal bir tavırla: Öyledir efendim, bu gibi işler yerinde çözümlenir.
Kanaat getirmemiş görünen Sadrazamın kafasında daha büyük bir endişe, soru şekli arıyordu. Derken biraz heyecanlı bir sesle sordu, Sadrazam: Pekala, siz bana harita üzerinde nerelere kadar kumanda edeceksiniz, gösterir misiniz?

Mustafa Kemal: Efendim henüz ben de pek iyi bilmiyorum, belki... Yaklaşık... (Kipert'in küçük haritasına elimi koyarak) belki şu kadar ufak bir parça" diye bazı illeri gösterdim ve anlamlı bir biçimde Cevat Paşa'nın yüzüne baktım. Ben haritadan elimi kaldırırken, o da ekledi: Cevat Paşa: "Efendim, Paşa tabii o bölgedeki kuvvete kumanda edecek... Zaten nerede kuvvet kaldı ki...
Sözünü tamamlarken, durumun hiç de önemli olmadığını anlatmak istermiş gibi oldu. İçimden Cevat Paşa'ya teşekkür ediyordum. Her birimiz birer koltuğa çekildik ve kahvelerimizi içmeye başladık.
Damat Paşa ferahlamış gibi idi: Ne zaman hareket edeceksiniz?

Mustafa Kemal: Ne zaman emir buyurulursa... Ben hazırım, arzu ederseniz yarın ya da öbür gün.
Damat Paşa: Zat-ı şahaneyi ziyaret ettiniz mi?
Mustafa Kemal: Hayır efendim.
Damat Paşa: Ziyaret etmeden mi gideceksiniz?
Mustafa Kemal: İrade buyurulmadı.
Damat Paşa: Ben irade-i seniyeyi bildiriyorum.
Mustafa Kemal: Peki efendim!

Sadrazamın konağından çıktıktan sonra, Cevat Paşa ile kol kola karanlıkta, Nişantaşı Caddesinden Teşvikiye'ye doğru sık adımlarla ilerliyorduk. Cevat Paşa içten bir dile bana sordu: Bir şey mi yapacaksın Kemal?
Mustafa Kemal: Evet Paşam, bir şey yapacağım.
Cevat Paşa: Allah muvaffak etsin!
Mustafa Kemal: Kesinlikle muvaffak olacağız!

Bu dramatik belgesel çalışmanın gelecek konusu: Mustafa Kemal, ‘Anne başarılı olamazsam...’

Mustafa Kemal Paşa Samsun'a gitmeden önce İstanbul’da neler yaşandı?

 

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

20 Mayıs '13 Tarih Özgün Senaryo


Mustafa Kemal Paşa Samsun'a gitmeden önce İstanbul’da neler yaşandı?
Osmanlı Devletimizin 1453'ten beri başkenti için Batı'nın İstanbul'un işgal planı (Kasım 1918)

Giriş

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıkışının doksan dördüncü yıl dönümü her yıl olduğu gibi büyük bir coşku ile kutlandı.

Mustafa Kemal Atatürk bir konuşmasında o günü değerlendirirken,  '’Ben 1919 senesi Mayıs'ı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk Milletine güvenerek işe başladım’ diyor.

Bilindiği gibi 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince İstanbul 13 Kasım 1918 günü tarihimize İtilaf (anlaşma) Devletleri olarak geçen Birleşik Krallık - Fransa - İtalya Krallığı İtalya Krallığı - Yunanistan Krallığı tarafından işgal edilir. Buna göre Osmanlı Devleti bütün askeri yönetimi, iletişim ve ulaşım yönlerinden kendi egemenlik alanlarında tutsak durumda bulunuyordu. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını korumak için Osmanlı devletince kurulmuş bulunan bütün düzenlemeler İtilaf Devletleri tarafından işgal edilir.  Ayrıca, ‘Osmanlı Hükümeti, merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecek’ ve ‘Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.’

İşte 1915'teki Çanakkale Kara Savaşları'ndaki başarılarından dolayı Çanakkale Kahramanı olarak ünlenmiş olan ve Sultan Vahdettin’in şehzadeliği sırasında 1917 yılının Aralık ayındaki Almanya gezisi için dönemin Osmanlı Orduları Başkomutanı Enver Paşa tarafından Fahrî Yaver-i Hazreti Şehriyarî (Yüce Padişahın Fahri Yaveri) sıfatı ile onun yaverliğine atanır.

İşte bütün Osmanlı egemenliği Batılı işgal güçlerince denetim altına alındığından özellikle Karadeniz ve Doğu Anadolu’daki azınlıklar ile Müslüman Türkler arasında doğabilecek kargaşanın önlenebilmesi için güvenilir bir komutan olarak o zaman Mirliva (tümgeneral) rütbesinde olan Mustafa Kemal Paşa’nın gönderilmesi kararlaştırılır.

Bu amaçla Mustafa Kemal 30 Nisan 1919 günü 9. Ordu Müfettişi olarak yeni görevine atanır. Mustafa Kemal Paşa ile yanındaki arkadaşları gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra İstanbul’dan deniz yola ile yola çıkarak öncelikle Samsun’a gitmek zorunda idiler. Gerçekte, ‘Samsun işgal kuvvetleri için önemli noktalardan biriydi. Stratejik bakımdan büyük öneme sahipti ve Karadeniz’den Orta Anadolu’ya açılan en rahat ve güvenilir bir kapıydı. İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a askerî birlik çıkarmışlardı. Buna tepki olarak Türk Makinalı Tüfek birliğinden Hamdi adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması dikkatleri bu bölgeye çeker.’ Olayların büyümemesi ve ülke çapında yaygınlık kazanmaması için, ‘Bunun üzerine Arthur Calthorpe'ın imzasıyla İtilaf Devletleri, Osmanlı hükûmetine bir nota vermiş ve bölgedeki karışıklıkların giderilmesini istemiş aksi halde Mondros Ateşkes Anlaşması'nın 7. maddesinin gerekçe gösterilerek bölgenin işgal edileceğini beyan etmiştir. Bu nedenle ‘bölgeye güvenilir bir kumandanın olağanüstü yetkilerle gönderilmesine’ (alıntıdır)karar verilir.

Damat Ferit Paşa, Sadrazam olduktan sonra sorunun çözümü için yollar aramaya başlamış ve ilgililerce 30 Nisan 1919 günü 9. Ordu Müfettişliğine atanması uygun bulunan Mirliva Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşları Samsun'a, görev bölgesindeki iç huzuru sağlamak, silah ve cephaneleri toplamak, vatandaşlara silah dağıtılmasını engellemek ve bunu yapan kuruluşları ortadan kaldırmak üzere gönderilir.
Mirliva Mustafa Kemal Paşa’ya verilen, ‘Müfettişlik görev ve yetkilerinin yer aldığı fermanın görevleri içeren maddeleri kısaca:
   1- Bölgede düzenin kurulması, yerleştirilmesi ve olayların sebebinin araştırılması.
   2- Bölgede varlığı söz edilen silah ve cephanelerin toplanarak Osmanlı depolarına yerleştirilerek korunması.
   3- Bölgede yer aldığı iddia edilen Türk direniş topluluklarının dağıtılması’ (alıntıdır) konularını içermektedir.
Kendimce erişebildiğim bazı belgelerin ışığında şimdi o eski günlere gidelim…

İstanbul 15 Kasım 1918
Önceki gün Adana'dan İstanbul'a gelen Mustafa Kemal, Padişah ile görüştü, Hükümet''e yer alması konusunda onu aydınlatmaya çalıştı. Padişah ise ona Hükümet'te yer vermek istemiyor. Padişah, ordunun kendisine bağlı kalıp kalmayacağı konusunda Mustafa Kemal'in ağzını yokladı. Mustafa Kemal, İstanbul'da kalacağı 6 aylık süre içinde Padişah'la birkaç görüşme daha yapacaktır. Sovyet devrimini ezmek için İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden meydana gelen bir filo, İstanbul'dan Karadeniz'e açıldı. Müttefikler, Rusya'da Çarlığı geri getirmek isteyen Denikin, Kolçak, Yudeniç kuvvetlerine yardım ediyor.

İstanbul 16 Kasım 1918
Fransızların 4.000 kişilik bir kuvveti Bakırköy'e kadar gelip yerleşti. Fransızlar, Üsküdar Vapur İskelesi'nden Saray Kapısı'na kadar bütün rıhtımın antrepo ve binalarının iki gün içinde kendilerine teslim edilmesini istediler. Dışişleri Bakanı Reşit Paşa Amiral Calthorpe'a bu işgallerin Ateşkes Anlaşması'nda olmadığını söyledi. 9. Ordu birlikleri Azerbaycan'ı Bakü kentini terk etti.

İstanbul 17 Kasım 1918
Mustafa KEMAL(Minber Gazetesi):
Ben en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok kuvvetli olmakta bulunduğunu kabul ederim. En çok kuvvetli olmak sözünden amacım, yalnız silahlı kuvveti olduğunu zannetmeyiniz. Aksine, asker olmamam rağmen bu bence, kuvvet bileşkesini oluşturan kuvvetlerin sonuncusudur. Benim belirtmek istediğim moral, bilim, ahlak ve teknoloji bakımlarından kuvvetli olmaktır. Bu saydığım niteliklerden yoksun olan bir milletin bütün fertlerinin en son silahlarla donatıldığını farz etsek ile kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz.
Ateşkes anlaşması çiğneniyor. Hükümet ise seyirci kalıyor. 150 yıldır, milli çıkarlardan  çok, dışa şirin görünme hastalığı var.

Mustafa KEMAL (Meclis-i Mebusan'ın kapatılacağı söylentileri ile ilgili olarak Vakit gazetesi'ne):
Herhalde millet ve memleketimizin pek ziyade muhtaç olduğu barışı gerçekleştirecek hükümetin bugünkü Meclis-i Mebusan'ımıza dayanması bir zorunluluk olmaktadır.

Galip K. SÖYLEMEZOĞLU (Eski Moskova BE. Başımıza Gelenler 1918-1922):
Antlaşmadan sonra itilaf devletleri İstanbul'da, görünürde kendi askeri ve politik çıkarlarına karşı bir şey yazılmaması, gerçekte ise Beyoğlu'nda Türkçe'den başka dillerde çıkan gazeteleri istedikleri gibi aleyhimizde yazılar yazmakta serbest bıraktılar. Öte yandan, Türkçe gazeteleri sansür altına almak amacıyla, pek çok büro açmışlardı. Buna karşılık, İtilaf sansür heyeti arasında, işleri güçleri müzevirlikten ibaret ahlaksız vatan haini bir takım Rum ve Ermeni gençleri vardı.
Karadan ve denizden seyahat edecek Türkler mutlaka İtilaf kontrol heyetinden vize alır, hele Avrupa'ya yolculuk etmek büyük bahşişler (rüşvet) sayesinde mümkün olurdu.

Cevat Abbas GÜRER (Mustafa Kemal Paşa’nın Başyaveri):
Aynı günde Mustafa Kemal ömründe bir defa olsun ayak basmadığı Meclisi Mebusan’ın kapısından içeri giriyordu. Orada bulunan bütün dikkatli dinleyicilere şu sözleri söylüyordu:
Mustafa KEMAL:
Arkadaşlar; siz memleketin seçkin insanlarısınız; fakat dünyada olan olaylarla ilginiz ne derecededir, bunu bilmem. Ben cepheden gelmiş bir kumandanım. İşittiğime göre, Padişah kabineyi değiştirip; yerine Tevfik Paşanın başkanlığında yeni bir kabine getirmek istiyormuş. Bu doğru değildir. Böyle bir değişiklik, yalnız genel savaşın askeri yenilgisi ile kalmaz. Fazla olarak galip devletlerin emirlerine körü kürüne boyun eğişimiz de gösterir ki, bu devletin kökünden silinmesine razı olmak demek olur.
Sizden isteğim; buna uymayınız. Kabine değişikliği ya sizin oy vermenizle ya da oylarınızın çalınması ile mümkün olabilir. Bu konudaki cesaretinizle ulusun gücünü ortaya koymuş olursunuz. Size bir şey yapamazlar; Zatı şahane de hemen size katılır..
Cevat Abbas GÜRER:
Mustafa Kemal'in sözleri; salonu çınlatan alkışlarla ve "Evet, böyle yapacağız!" sesleri ile karşılandı.
Oturum açıldı. Görüşmeler başlamadan Tevfik Paşa cebinden çıkardığı bir kağıdı Dahiliye Nazırına uzattı. Bu kişi kürsüye çıkarak kağıdı okudu. Bu kağıt Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nın kapatıldığına ilişkin padişah emri idi.
Yarım saat önce Mustafa Kemal'e heyecanlar ve alkışlarla söz vermiş olan mebuslar; tek bir söz bile söylemeden salondan çıktılar! Gidiyorlardı. Nereye?!. Bunu o günleri izleyen zaman ve olaylar göstermiştir.
Artık Mustafa Kemal için bir kabine sorunu ve bu kabinede etkili olmak düşüncesi kalmamıştı.
Şişli'deki evine çekilerek bir gün gerçekleşecek olan derin görüşlerinin planlarının düşüncesiyle uğraşıyordu.

İstanbul 1918 Kasım sonu
Mustafa KEMAL (Gazeteci Aka Gündüz'e ) :
"Bütün milletin bilmesi gerekir ki, memleketin uğradığı bu kaza ancak ana yurdun ortasında çalışmakla tamir edilir. Bir Mondros Mütarekesi, bu şekilde bir işgal ve bu şekilde iç politika gürültüleri mevcut oldukça İstanbul'da hiç bir şey yapılamaz. Milletin ruhu zindedir; cevheri bozulmamıştır. Onu gene kendi içinden harekete geçirmek lazımdır. Bunu böyle yapacağım! "( A.G. 15.5.1933)

Mustafa KEMAL:
Eski arkadaşım Fethi Bey'le günlerce dertleştim. Benim evimde ya da onun apartmanında konuşuyor ve birbirimize aynı şeyi soruyorduk: Ne yapılabilir? Görüştüklerim arasında eski İttihatçılardan, işgal kuvvetleri ile beraber çalışanlardan bir çok kimseler vardı. Her biri ile büsbütün başka türlü konuşuyordum. Bunlar dışında pek samimi ve gizli bir temasımda İsmet Bey ile olmuştur. Arkadaşlarımın içlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik duygusunun coşkunluğundan başka ne fikir ne de tedbir yeteneği vardı. Bir kısmının hâlâ hasis politikacılık çıkarlarından başka düşündükleri yoktu. Kendi kendime şu kararı verdim: Uygun bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir süre isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!
İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i davet ettim.   Şişlideki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey gene ne var dedi. Soruyu sorarken gözlerinin içi, yüksek zekâsı ve güven veren derin neşesi ile gülüyordu.
Mustafa KEMAL: Ne haber, dedim.
İsmet İNÖNÜ: Tahmin edeceğin gibi  
Mustafa KEMAL: Şuradan bana bir Türkiye Haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım. ( İsmet Bey haritayı bulup açtı. Fazla olarak cebinde taşıdığı pergeli de çıkardı. Latife ettim.)
Henüz pergellik bir şey yok.   Biraz pergelsiz görüşelim.
İsmet İNÖNÜ: Ne yapacaksın diye sordu.
Mustafa KEMAL: Hiçbir sıfat ve yetki olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulmak çarelerini aramak için en uygun yer ve beni o yere götürecek en kolay yol hangisi olabilir? Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli güldü.
İsmet İNÖNÜ: Karar verdin mi?
Mustafa KEMAL: Şimdilik bundan söz etmeyelim. Bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, durumu yakından gören tehlikeden kuşkusu olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!
İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek.
İsmet İNÖNÜ:  Yollar çok, mıntıkalar çok!

Paris 18 Ocak 1919
Paris Barış Konferansı, Versay Sarayı'nda çalışmalarına başladı... Konferans İtilaf Devletleri'nin savaş sonrası dünyaya verecekleri yeni düzeni ve Avrupa'nın geleceğini kararlaştıracak. 500 kadar gazeteci, Konferansı izlemek için Paris'te toplanmış bulunuyor. Konferansı en çok meşgul eden konular Osmanlı Devleti'nin ve Almanya'nın alacağı yeni biçim olacaktır.

Antep 23 Ocak 1919
Halkın 15 Ocak'ta işgali protesto etmesi üzerine, İngilizler Antep'te hükümet konağını bastılar. İngilizler, Ermenilere zulüm yapmakla suçladıkları kişileri tutuklayarak Mısır'a götürüyor.

İstanbul 30 Ocak 1919
İstanbul'da İttihatçıların evleri abluka altına alınarak tutuklanmalarına başlandı. Hüseyin Cahit, Hüseyin Canbolat, Kara Kemal, Hüseyin Kadri, Tevfik Rüştü, Hamallar Kâhyası Ferit, Ziya Gökalp, Mithat Şükrü başta olmak üzere 27 İttihatçı Bekirağa Bölüğü'ne kapatıldı. Tutuklamalar, İngiliz Yüksek Komiseri'ne göre: "Çok iyi bir başlangıç".

İstanbul 02 Şubat 1919
Sir Adam BLOCK (İngiliz Maliye Uzmanı):
Aman Allah'ım! Burada ne kadar karışık işler var!

İstanbul 07 Şubat 1919
Tevfik BIYIKLIOĞLU:
Trakya Paşaeli Derneği temsilcileri, Mustafa Kemal'i ziyaret ederek; "Başımıza geçer misiniz" derler, bunun üzerine M. Kemal: "Böyle parça parça çalışacağımıza bütün memleket mukadderatını idare edecek, el ele çalışacak bir teşekkül meydana getirip beraber çalışsak nasıl olur?" karşılığını verir.

İstanbul 15 Şubat 1919
Mustafa KEMAL(Şişli'deki evinde Albay Refet Bele'ye):
Eğer atına binip Anadolu içlerine girmek istiyorsan, ben bir gün senin bu arzunu yerine getiririm.
Mustafa KEMAL (H. Nazırlığının 24.02.1919 tarihli yazısına cevabı, 03 Mart 1919):
Herhalde ordu komutanlığından istifa etmedim, adı geçen komutanlıktan uzaklaştırılmadım ya da emekli edilmedim. Yaver Paşa Hazretlerinin bana emsal göstermek istediği kişilerin hiçbiri emsalim değildir. Kanun ve kazanılmış hakım göz önüne alınarak gereken işlemin yapılmasın arz ederim.

Bu dramatik belgesel çalışmanın gelecek konusu:
Mustafa Kemal Paşa, ‘Muvaffak olacağız’

Reyhanlı terörü suçlusu ya da kendim ettim kendim buldum!

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

17 Mayıs '13 Güncel Siyaset Sosyolojisi

Reyhanlı terörü suçlusu ya da kendim ettim kendim buldum!

1980’lerde IMF dayatmalarına da bağlı olarak pek çok ‘ileri görüşlü’ yeni siyasetçi vardı.
Gelecekle ilgili öngörüleri kısır o kişiler ne kapitalizmin açabileceği yaraları ne de terörün azgınlaşacağını bilemediler.
O yıllarda alınması gereken yaygın ve adil hukuki ve mali tedbirlerin noksanlığı bugün daha iyi anlaşılıyor.

Bütün açmazları da içeren terör aldı başını gidiyor!
Onu önleyici çok yönlü tedbirler ise yerinde sayıyor olsa gerek.
Yoksa terör örgütü sözüm ona bir teröristler ordusu kurabilir miydi?
Yoksa Beşar Esad ya da bir başka kuşkulu terör odağı bir anda (52) kişiyi öldürebilir miydi?

Az önce öğrendiğime göre, ‘Hatay Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin, saldırılarda kullanılan iki minibüsü satın aldığı öne sürülen Mehmet G.’ Hatay'da gözaltına alınmış.
Peki o kişi araba alırken, 'Bu parayı nerden buldun!? Belgelerini getir bakalım!?' diyebilecek bir Devlet yok mu bu ülkede!?

Unutmayalım ki 2011’in Eylül'ünde Ankara Kumrular Sokakta uzaktan kumandalı araçlı bomba patlatılması için de sinsi terörist bir binek arabası satın alarak o iğrenç saldırıyı gerçekleştirmişti.
'Kimin eli kimin cebinde ve eski tas eski hamam' içre günü gün edenlerin düzeninde bunlar az bile!
Böyle olmasa birileri Kandil çevresinde Terörist Ordusu kurabilir miydi IRA'ya öykünerek!?
Kaldı ki sözde bir ‘barış’ için teröristlerin kimi siyasi uzantıları ya da karanlık yetkililer ile görüşülüyor olması, inanın AKP’nin bugünkü gücü ile örtüşemeyecek bir yaklaşımdır bana göre.
Unutmayalım ki ABD son olarak bir ay önce Boston’da iki kişinin öldürülmesi ile sonuçlanan bombalı saldırı için ‘bu bir terördür’ açıklaması yapmıştı.

Oysa Reyhanlı’da yedi gün önce meydana gelen kitlelere yönelik örgütlü bomba patlatma saldırısı için kimi yetkililer bugün bile bu alçak saldırı için gerekli şiddetli kınamada bulunamıyor.
‘Bu ve benzeri terör saldırılarının kökünü kazıyacağız’ denilemiyor.

Suriye İç Savaşı yüzünden zorunlu olarak ülkemize göçenler, bana göre sınırdan en az (150-200) km. uzaklarda sıkı bir güvenlik çemberi içerisinde tutulması gerekiyordu.

Ne yazık ki çözüm ararken 'işin kolayına kaçmak' yanında, 'Dediğim dediktir' ya da 'Ben yaptım oldu' yaklaşımları ile değil akl-ı selim ile çok yönlü tedbir almak gerekir. Sonra ortaya çıkarak; ağlamak sızlamak ve dahi siyaset yapmak gelecek ve güvenlik kaygısı yaşayan yurttaşlarımız için hiç bir katkı sağlamaz.
Bir de terörü önleyebilmenin sadece ‘teknik bir olay’ gibi görülmesi yanlışlığı da 1980’lerden beri egemenliğini koruyor.
Sorunun 'teknik yönden izlenerek' faile ya da faillere ulaşılması, saldırıdan önceki ve sonraki aşamalardan yalnızca iki konudur.
Sorunun içinde bulunan kişilik sorunları yanında o kişilerin geçim durumları, eğitimleri, toplumsal ve kültürel çevreleri neden göz önüne alınmıyor?

Bir yorum:

Konuyu çok güzel irdelemişsiniz Ömer Bey. Elinize ve emeğinize sağlık. Selam ve saygılarımla...
Dr Atanur Yıldız  18.05.2013 19:24
Cevap :
Ne yapalım kardeş. Başa gelen çekiliyor. İktidarlar gerektiği gibi çalışmıyorlar, alınmaca yok. Şanlıurfa'da tanıştığım bir Toprak Ağası bu sorun üç-beş ayda çözülür demişti 1991'de.'Çünkü dağa kim gitti, neden gitti biliyoruz! 'Nasıl!?İşte sorunu buradan çözmeye başlasalardı üç beş ayda değilse bile üç beş yılda bir terör örgüt çökertilirdi. Ne yazık ki polisiye oyunlara daldılar. OHAL tazminatı, özel görevler, harcırah, ihale, adama iş aldı başını gidiyor. Ben sorunlara siyasi yönden değil toplum yapısı, değerler, işleyişler ve bazı çözüm yolları bakımından yaklaşıyorum. Mesleğim bu. Yıllarca bu konuda kelimelerden aşiret yapılarına, berdelden ayrılıkçılığa kadar bir şeyler yazmaya çalıştım. Bir de başımıza Suriye Sorunu çıktı ki sorunlar daha bir katmerleşti. Kısaca sözüm şu ki: Dost a c ı söyler! Doğru söyleyeni de dokuz köyden kovarlar!İşte bu kapsamda diyorum ki içimizde de dışımızda da o kadar çok hain var ki başta trafik terörü olmak üzere bu can alıcı sorun da çözülemedi. Şaşırıp kalmamak elde değil!  18.05.2013 21:01

Reyhanlı terörü için 'sansürsüz' bir kaç söz

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

15 Mayıs '13 Güncel Siyaset Sosyolojisi




Dün akşamüzeri güneş batarken 'ne olacak bu memleketin durumu' diye düşündüm bir kez daha.
Reyhanlı’da sinsice patlatılan iki terör bombası ile (51) yurttaşımız öldürülüverdi.

Bir anda şehit düşen yurttaşlarımızın en çoğu bu sinsi saldırıda uçup gitti.
Terör Saldırılarından acıma, sevgi saygı, mertlik beklemek imkânsız.
Terör eylemleri kökeni ne olursa olsun toplumsal olduğu kadar kişilik sorunudur da.
İzlerini kaybettirip kaçarlar, kaçabildikleri kadar uzaklara.
Teröristlerin kişilik anlayışı da başarıları da bu tür 'vur kaç' içerikli bir 'eylemcilik' davranışı idi.

Kaynakları kurutularak her türlü terörü yenmek gerek
Bir tek ABD haklarından geliyor kendi teröristlerinin.
'Terör muamması' yıllardan beri en büyük sorunlardan biri bizde de.
Maddi ve manevi yönlerden çözülemedi gitti.
Reyhanlı'daki korkunç saldırı için her kafadan bir ses çıkmaya başladı.
Atalarımızın dediği gibi, 'Ateş düştüğü yeri yakar!'
Nice söylenti karşısında iktidar yetkilileri ne yapacak, diye de düşündüm.
Umulur ki Cilvegözü Saldırısındakiler gibi bu saldırının kirli elleri de tez elden bulunacaktır.

Reyhanlı saldırısı için neden ‘ulusal yas’ ilan edilmedi?
En büyük Terör Saldırısı ile elliyi aşkın yurttaşımız şehit oldu, yüzlerce yaralı ve sakat var.
Sorunun büyüklüğünden dolayı Ulusal Yas ilan edilebilir diye geçti içimden bir an.
Bu yazıyı tasarlarken bazı yazarları da okuyordum.
Umulmadık bir biçimde ortaya çıkan bu saldırısı karşısında iktidar basını uyarmış olmalı ki yazarların büyük bir çoğunluğu yorumlamada bulunmamış.

Olabilir, neden olmasın, dedim.
Bunu bir ‘sansür’ değil, karanlık güçlerin uyanmaması için bir girişim olarak yordum.
Çünkü acı büyüktü.
Ortadoğu yeni yeni gelişmeler yaşıyor Suriye İç Savaşı yanı başımızda gelişiyordu.
Ülkemiz değişik biçimlerde terör saldırıları ile sınanıyor, önü tıkanıyordu.
Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesi konusunda bazı gizli çabalar olduğu açık.

Yabancı basın bizi bizden iyi mi bilecek?
Bugün akşama kadar beklemiş olsam da iktidar da hiç bir siyasetçi de ‘yas’ konusuna değinmedi.
Oysa bu terör saldırısının zamanlaması da büyüklüğü de sorgulanması gereken bir konu.
Sorunun didiklenmesi gerekiyorsa bunu da iktidar yetkilileri düşünür, dedim.
Yabancı basında çıkan ancak dilimize çevrilmeyen bazı ayrıntılar var mı diye bakayım demeye kalmadı önüme Türkçe bir kaç haber çevirisi düştü!
Gerçekten doğru ya da yanlış bazı ölü ve yaralı sayıları veriyordu yabancı basın.
Kimsenin ağzı torba değil ki büzesin!

Onlarda yöredeki muhabirlerinden ya da kendilerine yakın bazı kaynaklardan alıyorlardı bunları.
Belli ki iç ve dış güvenlik için bazı bilgiler gizlenmek isteniyordu.
Kaldı ki bir iktidar bilgi kaynakları ve karşı görüş açıklamak bakımından birkaç kişiye göre daha güçlü değil midir?

Can Dündar neden ‘neye sansür’ diye sorgulamak istedi?
İşte bu saldırı ile bu kadar can gitmiş ise bu gibi haberlere 'sansür gelir!' dedim içimden dün gece.
Sanırım o sıralarda nice yazar gibi duygusal Can Dündar da kan gölüne dönen Reyhanlı için ilk olarak bir şeyler yazmayı tasarlıyordu.
Çünkü Can’a göre Ege'deki köylü isyanı'ndan Akilleri de kapsayan Tahterevalli teorisi'nden başka bir şeyler yoktu ki koskoca Türkiye'de.

Gerçi son 'barış süreci' kapsamında bile olsa, Can Dündar da çoğumuz gibi, 'Türkiye’de de giderek otoriterleşen siyasi iktidara meydan okuyan, kıstırılmış medyadan yakınıp durmak yerine sosyal medyayı kullanan, yeni yöntemler ve söylemlerle, yeni politikalar üreten, genç bir muhalefetin vakti gelmedi mi' diye de sormak gerekiyordu. Çünkü var olan muhalefet partileri yaşlanmış, başındakiler de altmışlarını geçmişlerdi.

Teröre lânet okumadan da olsa silahlı eylemlerden medet uman sözüm ona bazı yeni yetme siyasetçiler de yetişmeye başlamıştı.
Onların AB üzerinde ne kadar etkili olduklarını son olarak AKPM'deki 'terör' ve 'terörist' kavramları konusundaki değişiklik önerilerinin geri çevrilmemesinden anlamaya başlamıştık.
Böylece kavramların içi boşaltılmaya başlanılmış, çirkinlikler örtülerek 'kan üzerinden' siyaset yapılması daha şirin bir 'eylemcilik' olup çıkmaya başlamıştı.
Artık ne eski terör saldırıları ne de Reyhanlı'daki korkunç kıyım için 'terör saldırısı', demek yerine 'aktivistlerin bir eylemi' demek daha bir olağan durum olabilecekti.

Can Dündar belki dün akşam, hangi konuyu yazayım diye ‘akla karayı’ seçmeye çalışıyordu.
Belki de 'pilav üstü döner nasıl yenilir' başlıklı bir yazı tasarlıyordu.
Ancak yine onu da şeytan dürtmüş, kalkmış gece yarısı 'sansür' konusunu şöyle bir deşelemek istemiş.

Sonunda bugün yayınlanan Neye sansür yazısı ile suya sabuna dokunmayan bir yazı döşenmiş.
İşin içerisine ne bir sayı ne dehşet görüntüleri ne kin dolu sözler ne de bir alıntı yerleştirmiş.
Ancak yine de Can Dündar, gelişmeler karşısında etkilendiğinden olsa gerek;
“Bizden ne gizliyorlar” kuşkusu yayılır.
Tevatür, kulaktan kulağa büyür.
Yalan ürer. Muamma ürkütür' diyerek tumturaklı bir kaç cümle eklemekten de alamamış kendisini.

Mızrak çuvalda gizlenir mi hiç?
Belli ki Can Dündar da bazı yorumcular gibi kılı kırk yararak da olsa sorunun öneminin altını çizmiş.
Onun bu yargısına ,‘Bence de‘ diyenler parmak kaldırsın, denilse yeridir.

Yok, parmak bile kaldıramıyorsanız:
Ya oturduğunuz yerden oturup kalacak,
Ya da kendi kendinize konuşmaya devam edeceksiniz!
Bu durumda 'yürüyüş, ayaklanma, tepki, iktidar, ulusal yas ' demek yerine dilerseniz kafanızı kaşıyabilirsiniz sinirinizden arada bir.
Oysa bütün dünyanın ülkemize çevrildiği bir süreçte hangi gerçeği ne kadar saklayabiliriz ki?

Dilerseniz kafanızı taştan taşa vurmaktansa bıyığınızı yolabilir ya da kafayı usturaya vurdurabilirsiniz.
Bence, ‘Bir anda şehit düşenler için bir Fatiha okuyup’ gelişmeleri sabırla izlemek gerekiyor.

İki yorum:

Ellerimiz yanmasın diye nasıl maşa kullanıyorsak kızgın kömürü tutamıyor isek halk da maşa durumunda ... Ölenler kimin umurundaki herkes kendi canını biliyor. Canı zaten koruma altında olanlar dünya yansa umurunda olmayanlar yaşıyor halk karnını doyurma peşinde birer birer vuruluyor ve ben unutma diyenleri unutmuyorum... Vurulduk ey halkım unutma... Güneş balçıkla sıvanmıyor 3-5 çapulcuya sınırsız haklar tanırsan geride olanlar da hak ister eee hakları ...Halk ölmeye devam vatan sağolsun derler ya... Tly Ekr  16.05.2013 9:06
Cevap: 
Sorunun özüne yönelik vurgularınız için teşekkürlerimiz sunarım Tülay Hanım. Sonuçları çok ürpertici bir karanlık gidiş içindeyiz. AK Parti bana göre ne bu toplumu ne Türk tarihine ne de Ortadoğu'daki gelişmeler anlamında gümümüzün gerektirdiği bir siyaset izliyor. Ben bu siyasete özellikle ABD güdümündeki uygulamalar için 'teslimiyet' nitelemesini kullanmak istiyorum. Ne yazık ki bazı sorunlar (gaileler) karşısında Osmanlı Devleti de bazen İngiltere ile Fransa'ya bazen de Almanya'ya sarılmak zorunda kalmıştır. O süreçte Mısır, Kıbrıs, Girit, Yemen, Libya, Balkanlar, Ege Adaları ve 1. Dünya Savaşı ile de bütün Ortadoğu elden çıkartılmamış mıdır?  Bu zillet teslimiyetçi uygulamalar bakımından bugün de devam etmiyor mu?
Maalesef haklısınız Ömer bey. Maalesef diyorum çünkü ülkem adına keşke haklı olmasanız. Reyhanlı'ya gitmeye bile yüzü olmayanlar koşarak ABD'ye gidiyorlar. Yazık ki ne yazık. Saygıyla... MEHMET ATAK  16.05.2013 0:08
Cevap :
Aziz kardeş var olunuz! Bence de, 'keşke' nice haksızlıklar karşısında olduğu gibi, iktidarların gerekli çok yönlü tedbirleri alamamış olmalarından kaynaklandığı için, çoğu içimizden çıkan hainler yüzünden bu tür terör saldırıları konusundaki bazı eleştirilerimizden dolayı hiç haklı olmasak! Yazdığınız gibi, 'Yazık ki ne yazık' Cennet ülkemizdeki maddi ve manevi binlerce açmaz için! Oysa 'önce can sonra canan' demek gerekmez miydi? Peki Reyhanlı Terörü için şöyle ya da böyle 'sansür' konuldu. Neden? Ölü ya da yaralı sayısının abartılması mı sorun? Gerekli güvenlik önlemlerinin alınamaması mı yoksa? Kaldı ki bu ülkenin yaklaşık (150) yıllık sansürlü ve sansürsüz aşamaları da yaşamış olan Basın Yayın Araçları aptal mı ki yaşanılan acıları saptıracak, kan üzerinden abartılı yayın yapacak? Oysa Batı basını yapmış işte! Onlara da bir Yargı kararı yollayın bakalım! Eğer sorun 'sinsice patlatılan bir bombadan dolayı yanmış bir Türk Bayrağı ile gösteri ile olası diğer gösteriler ise!' artık pes! İşte Yargı o ilk kararını kaldırdı. Ne oldu? Elbette iktidar için de kolay değildir bu acı. Bunu da anlıyorum. Bir de şu var söz konusu Göçmen Kampları en az (150-200) km. ötelere konuşlandırılmış olsa idi böyle mi olurdu? Sanırım iktidarı birileri yanlış yönlendiriyor. Yazık!  16.05.2013 14:25
 


Reyhanlı'da barış mı yoksa siyaset mi vuruldu?

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

Güncel Siyaset Sosyolojisi 12 Mayıs 013

Reyhanlı'da barış mı yoksa siyaset mi vuruldu?
Reyhanlı'daki terör saldırısını anlatan bu görsel sanal ortamdan alınmıştır.



Barış, adalet, kalkınma, kardeşlik, komşuluk, adil paylaşım kaygısından hiç kurtulamadık gitti.
Bu çok önemli kavramlar için, 'karnımız tok' diyemiyoruz.
Çünkü onların uygulanışındaki çetrefillikler ile iktidarların her şeyi kendilerine yontmalarından bıktık usandık, desem yeridir.

Öyle ki, ‘Her şey yolunda gidiyor gibi’ diyecekken birden bire bir yanımızdan vuruluyoruz.
Yıllardır karakol, otobüs, kaçakçı, köy, kent baskınları derken bir terör saldırısı da Reyhanlı şehitleri ile dün vurdu hepimizi.

Bir yurttaşımızın, ‘Cesetleri kendi ellerimizle çıkardık, ölü sayısı çok daha fazla! Onu bile yazmazsınız!’ sözünü nasıl açıklayabiliriz, bilemem.
Kaynağı ne olursa olsun her türlü can alıcı eylem gibi terör saldırıları da kökünden temizlenmelidir.
Suriye’deki totaliter düzen ‘demokrasi açılımı’ yapmaya hiç yanaşmadı.
Bir ülkenin düzenini değiştirmesi için iç savaşa sürüklenerek baskı altında tutulması doğacak olan ‘devlet terörünü’ de beslemek değil midir?

Bazı Arap ülkeleri de kendilerine özgü sultalarını uyguluyor diye düşman mı olacağız?
Toplumların iç devinimlerini ‘kardeşkanı’ dökülmesine doğru evirmeye çalışmak nasıl bir anlayıştır? 

Akıl da vicdan da hukuk da bunu gerektirmiyor mu?
Reyhanlı'yı kan gölüne çeviren terörün arkasından Beşar Esad değil de gizli örgütler çıkarsa ne yapılacak?

Ortadoğu’yu silah tüccarlarının açık pazarına çeviren görünmez elleri kim nasıl temizleyecek?
Bunca çekilenler yetmezmiş gibi birileri:
‘Çözüm Süreci yara aldı’ derken
Bir diğeri:
‘Reyhanlı’da barış süreci vuruldu’ diyor.

Bir başkası ise şimdilik elliye yakın Reyhanlı şehitleri için o sinsi tuzak kurulmadan az önce:
Çok yeni bir buluşmuş gibi, ‘Herkes barıştan yana’ diye övünürken;
Şehit annesi, ‘Hakkımı helal etmiyorum’ diye tepki gösterirken
Şehit babası da, ‘Süreci desteklemiyorum’ diye haykırmaktan alamıyordu kendisini.
Sırça Kümesinde oturan bir diğer ise:
‘Çözüm süreci Türkiye’yi zayıflatıyor mu’ diye soruyordu.
Yok,  sayenizde sayeban olduk!

Çünkü yapılması gereken maddi ve manevi çıkışlar yerine günübirlik çözümler dayatılmıştır.
Çünkü sorunları kaynağında çözmek yerine ‘başını uzatanı vurmak’ yoluna gidilmiştir.
Çünkü toplumda adalet, hakkaniyet, adil paylaşım ve ortak değerlerin yüceltilmesi yerine ‘ayrılıkçılık’ tuzaklarına düşülmüştür.
Bütün terör saldırılarında olduğu gibi Reyhanlı’da da barış mı kardeşlik mi yoksa siyaset mi vurulmuştur, kararı siz veriniz.
Nasıl mı?

İşte yıllardan beri çektiğimiz maddi ve manevi yüklerimiz geliyor bir bir!

Varan bir:
İmralı-Ankara-Oslo-Kandil-Erbil Beşgeni PKK - KCK ile BDP birlikteliğini her yönden güçlendiriyor.
Batı destekli İmralı ile Kandil buyrukları, iç siyasete müdahil birer aktör durumuna gelmemişler midir?

Varan iki:
Küçük Asya uygarlıklar ve kültürler potasındaki kardeşçe etkileşim çok zor da olsa ayrışmaya başladı!
Bu konuda bulunan Açılım Süreci ile Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’nin nasıl bir ayrıştırma sağladığını ibretle seyretmekteyiz.
Bu bağlamda PKK-KCK-BDP işbirliği ile düzenlenen nice gövde gösterilerinin ne gibi ayrıştırmalara yol açtığını anlayabilmek için sanırım müneccim olmaya gerek yok.
Sayenizde üç kıtaya egemen Osmanlı’nın son yüzyılındaki gibi her yönden çatırdıyoruz!
İç İsyan adı da verilen arkadan adam vurmaya ayarlı sinsi ‘savaş’ pek yakında ‘Barış Masası’ ile taçlandırılacak!

Varan üç:
Batı'nın türlü desiseleri ve savaşları ile parçalanan Osmanlı'dan beri AB-AKPM de içişlerimize karışmaya başladı.
Böylece yıllarca 'terörist' diye bildiklerimiz, sayenizde birer 'activist' yani 'eylemci' oluvermedi mi?
Batı’nın petrol ve maden egemenliklerini de içeren yeni tasarımı ile kızışan Suriye İç Savaşı az kaldı Türkiye’yi de içine alacak.
Sayenizde ‘al gülüm, ver gülüm’ ticareti her alanı kapsadığı için ‘kimin eli kimin cebinde’ belli değil!

Varan dört:
İktidarın her dediğini değişik biçimde yoğuranların propagandaları zengin fakir ayrımını da etnik ayrımcılıkları körüklemeye devem ediyor.
Oysa bu topraklar on binlerce yıldan beri bir göç alanı.
Daha çok Doğu’dan gelenler ile Batı’dan gelenlerin çarpışarak kaynaştığı bu topraklardaki etkileşim bir ‘asimilasyon’ değil ‘kültürleşme’ içerikli ‘bir potada erime süreci’ olarak vardır, var olacaktır.
1071’den bu yana devletler ve beylikler kurmuş olan Türklerin çokluğu ve Türkçenin egemenliği türlü desiseler ile parçalanmak isteniyor.
Maddi ve manevi kaynaşmayı içeren bu etkileşim yolu Batı’nın Truva Atı ‘ayrılıkçı’ kesimlerce engellenmek ve ülke parçalara ayrılmaya doğru sürüklenmektedir.
Son otuz yıldır vur kaç saldırganı ‘terör örgütü’ kimi siyasi çıkarlara da uygun olarak durdurulamayınca
Sözde bir ‘barış’ dayatması yoluna gidilmiştir.
Bu süreç Barış Güvercinleri de diyebileceğimiz Akillerin atanması ile İslam Kardeşliği de ulusal değerlerin yozlaştırılması da katlanarak devam ediyor.

Varan beş:
Batı’nın içerideki işbirlikçileri yüzünden üç kıtaya egemen Osmanlı Devletimiz parçalandıktan sonra Batı'nın Truva Atları Fas'tan Yemen'e Sudan'dan Hazar Denizi çevresine kadar hükm-ü ferma etmektedirler.

Bu bağlamda Yunanistan ile İsrail genişledikçe genişlemiş, Lübnan'da istikrar kalmamış, Irak parçalanmış, Suriye İç Savaşı yaygınlaşmaya başlamıştır.
Suriye’deki totaliter düzen ‘demokrasi açılımı’ yapmaya hiç yanaşmadı. Suriye oldu bitti Hatay topraklarını kendi sınırlarına katmak emelinden de hiç vaz geçmedi.
Bu uğurda içimizdeki nice uzantıları ile resmi uygulamaları bilinmeyen gerçekler değildir. Şam'da bulunduğum için bu konudaki düşleri yanında Osmanlı-Türk düşmanlıklarını da yakından öğrendim.
Ayrıca bazı Arap ülkeleri de kendilerine özgü sultalarını uyguluyor diye düşman mı olacağız?
Toplumların iç devinimlerini ‘kardeşkanı’ dökülmesine doğru evirmeye çalışmak nasıl bir anlayıştır?  

Son aşamada Reyhanlı'daki terör saldırısı ile öldürülenler ve sakat kalanlar, bütün arkadan adam vurma saldırılarında olduğu gibi yüreğimizi dağlamaktadır.
Elliye yakın yurttaşımızın sinsice bomba patlatılarak şehit edilmesi hangi vicdana sığar?
Suriye kentlerinde olduğu kadar içimizdeki işbirlikçilerin bu terör saldırısı bağışlanamaz.

Varan altı:
Son gelişmeler Komşularla Sıfır Sorun Siyaseti'nin ne kadar yanlış kurgulandığını ve Batı’nın ipine tutunularak nerelere kadar gidilebileceğini bir kez daha ortaya koymuştur sanırım.
Unutmayalım ki Kıbrıs Barış Harekâtı adlı olaydan önceki gelişmelerden çok daha korkunç gelişmeler yaşanmıştır ve yaşanılması da muhtemeldir.

Türkiye bir tek terör saldırısı yüzünden ilk kez bu kadar çok can kaybı yaşamıştır.
Çok koşullu sözde 'Barış Süreci' gereğince ülke içindeki terör üyelerinin K. Irak'ta ya da K. Suriye'de konuşlandırılması ise gelecekte çevremizde ne gibi sinsi terör saldırılarının ortaya çıkabileceğinin ayrı bir çıbanbaşı sayılamaz mı?

Baba ocağından koparılmış ‘teröristlerin evlerine döndürülmeye çalışılması siyaseti’ ise bugüne kadar hiç bir iktidarca denenmediği için bu aşamada bile ne kadar dert yanılsa yeridir bence.
Reyhalı’ya yöneltilen şimdilik kaynağı belirsiz terör saldırısında olduğu gibi kendi teröristimizi bile ‘zapt-ü rapt’ altına alamamışken Ortadoğu batağındaki nice karanlık örgütlenmeler ile nasıl başa çıkılacaktır?

Güçlü Ordu Güçlü Türkiye çıkışı ile gelinen bu aşamada Türkiye yazılmakta olan siyaset tarihinde nasıl yer alacaktır şaşarım.

'Efsane Kaymakam' Ali Arguvanlı Osmaniye'de

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

Kentleşme 10 Mayıs '13

'Efsane Kaymakam' Ali Arguvanlı Osmaniye'de
Yazar İsmet İPEK, Osmaniye eski kaymakamı Ali ARGUVANLI ile Sigortacı Nuri İPEK (2009)



Ali ARGUVANLI’nın kırklı yaşlarında Osmaniye'de göstermiş olduğu alt yapı çalışmaları ile okullaşma çabaları bugün (205.000) kişilik Osmaniye'nin alt yapı ve eğitimin sorunlarına çözüm arayışının ilk başarılı girişimleridir. Ali Arguvanlı 1960 Temmuz ortasından 1963 Kasım ayı ortasına kadar Osmaniye Kaymakamlığı ile Osmaniye Belediye Başkanlığı görevini bir arada yerine getirmiştir. Osmaniye'mizin kentleşmesi ve çağdaşlaşması için hizmette bulunan bütün yetkililere ve iktidarlara teşekkürde bulunmak boynumuzun borcudur.

Yazı dizisinin diğer bölümlerinde de görüleceği gibi Malatyalı Ali Arguvanlı yine kendisi gibi Malatya kökenli Osmaniye Belediye Başkanı Dr. Ahmet Alkan'ın Osmaniye’nin kentleşmesi için başlatmış olduğu çabaları daha ileriye taşıyarak görevlerinin hakkını vermeye çalışmıştır. Kendisinin bir konuşmamızda değinmiş olduğu gibi Osmaniye’nin kavuştuğu imkânlara da bağlı olarak çevre illerden gelenler ile Osmaniye'nin nüfusu artmış, ticareti gelişmiş ve yeniden vilâyet olma yolu açılmıştır. Bu konudaki ayrıntılara geçmeden önce 1950’lerdeki Osmaniye’nin durumu bir çocuk gözü ile size anlatmak istiyorum.

Eski Osmaniye anılarım

Ali Arguvalı kaymakam olarak Osmaniye’ye gelmeden önce, 1955’ baharından ile 1956 sonuna kadar Diş Teknisyeni babamın Ceyhanlı Diş Hekimi Sacit Öner ile ortaklığından dolayı Osmaniye’de yaşadım. Osmaniye’de bulunmuş olduğum ve daha sonraki yıllarda da sık sık uğradığım için o eski yıllardaki Osmaniye’yi bir kaç cümle ile anlatmak isterim. O güne kadar Adana ile Kadirli’yi görmüş olsam ve bazı yaz aylarında Maraş ile Andırın’da kalmış olsam da yıllarda Düziçi’ne göre daha kalabalık olan ve yüksek evleri yanında faytonları ile Osmaniye’nin bende ayrı bir yeri vardır. Benden bir yaş küçük kardeşim Mustafa ile ilk olarak özel bayramlık elbiselerimizi Osmaniye’de bir terziye giderek ölçü vermiş ve bayramdan önce büyük bir sevinçle eve getirmiştik. Maraş’ta gidemediğimiz yazlık sinemaya ilk olarak Osmaniye’de gitmeye başlamıştık. İlk kumbaramızı yeni açılan İş Bankası’ndan almış ve para biriktirmenin güzelliğini beş on gün sonra anlamıştık.

Düziçi’deki birleştirilmiş sınıflı, üstü kiremit kaplı Hacılar İlkokulu‘nda birinci sınıfı bitirdikten sonra Osmaniye’ye göçtük. Alibeyli Mahallesi‘nde otururduk. Atatürk İlkokulu’nda ikinci sınıfı okudum. O yıllarda yollar kurak aylarda toz toprak yağışlı kış aylarında ise çamurdu. İki atla çekilen faytonlar toz kaldırarak gider gelirdi. O yüzden olsa gerek biz çocuklarda sürekli olarak göz çapaklanması vardı. Çoğunluğu taş ve kerpiç evler ile bir kaç düzine de konak türü ev vardı. Bazı yerlerde ya da bazı evlerin içinde bulunduğu bahçelerde irili ufaklı ‘hû’ evler vardı. Bu evler ne Düziçi ne de Maraş’ta bulunmadığı için hep ilgimi çekmiştir. İçlerinde ya bir aile ya bir yaşlı ya da evin köpeği yaşardı. Ormanlık dağlardan gelerek Osmaniye’nin içinden akan ark suyunun çevresinde iğde ve erik ağaçları vardı. Faytonlar belirli duraklardan başka bu arklar boyunca orada bekleşirdi.
Her yerde portakal, limon, dut ve erik bahçesi vardı.

Bugünkü Atatürk Parkı’nın olduğu yerde bir kaç çam ağacı olsa bile çevresinde iki sinema ile iki ya da üç çay bahçesi vardı. Özellikle zenginler ille orta kesim Osmaniyelilerin tek eğlencesi o sinemalar ile çay bahçeleri idi.  Sanırım elektrik de akşamdan gece yarısına kadar verilirdi. Ziraat Bankası vardı Atatürk Parkı’nın bitişiğinde. 1957 ortasında İş Bankası açıldı. O çevredeki terzi, ayakkabıcı, kırtasiyeci ve manifaturacı esnafı vardı. Her esnaf yazın sürekli olarak dükkânının önünü sulardı. Berber dükkânlarında karton ve gazete kâğıtlarından bir ‘yellik’ bulunurdu. İkinci kattaki ahşap evimizin tavanı yüksek olduğundan o yelliklerin bir benzerini yaparak bizim eve asmamızın zor olduğunu anlamıştık kardeşimle. Bizim gibi orta kesimlerin evinde buzdolabı yoktu. Bu yüzden özellikle yaz aylarında ipe asılı kesme buz kalıpları taşır dururduk eve. Evlerde büyük pilli, yeşil lambalı radyolar ile çalar saatler başköşede bulunurdu.

Ayrıca Osmaniye Tren İstasyonu ile Düziçi yönüne gidip gelen sığır sürüleri ile de karşılaşıyorduk arkadaşlar ile dolaşırken. Tek eğlencemiz faytonlarla yarışmak, onların peşinde koşmak, çelik çomak oynamak ve kesilmiş kavak dallarından yaptığımız çemberleri çevirmekti. Bir de turunçları birbirimize atarak yaptığımız kavgalarımız olurdu yol boyunca.

Şimdiki değerlendirmeme göre Osmaniye’de kanalizasyon yoktu. İçme suyu okulumuz ile bazı evlerin içinde olsa bile çoğu evin önündeki çeşmeden alınırdı. Sık sık su kesilmesi yaşandığını biliyorum. Ayrıca çocuklar olarak çeşme başında su ile oynamamız istenmezdi. İki doktor vardı. İki de küçük eczane vardı. Bizim aile doktorumuz babamın da arkadaşı iri yarı, esmer ve yeri geldiğinde çok konuşan Dr. Mahmut Kobaner idi.

Adına ‘çırçır fabrikası’ denilen büyük bir kaç bina da vardı. Pamuklu giyeceklerimizin ipinin oralarda yapıldığını öğrenmiştik. İçine giremediğimiz için giriş kapılarına ilgi ile bakar geçerdik yanlarından. Benim okuduğum Atatürk İlkokulundan başka adını hatırlayamadığım bir ilkokul daha vardı. Toplumda kırk kanaat bir geçim durumu olduğunu, zenginlerin topraklarından elde ettiklerini satarak zenginleştiğini duyardım. Pamuk, yer fıstığı ve buğday depoları pek çoktu. Ayrıca lise ve üniversite okumak için Osmaniye dışına gidildiğini biliyorum. Dini ve milli bayramlar büyük bir coşku ile kutlanırdı. Alış verişlerde ‘kese kâğıdı’ ile ‘file’ kullanırdık. Yaz aylarında bazı zenginlerin Zorkun Yaylası’na gittiği söylenirdi. Adana, Maraş yönüne uzun burunlu, üstleri eşya dolu ve pencereleri zor indirilip kaldırılan otobüsler çalışırdı. Günlük gazeteler sanırım bir iki gün geç gelirdi. Babam Akşam ve Milliyet gazeteleri ile Hayat Mecmuası alırdı müşteriler de okusun diye. İstanbul’dan gelen gazetelere göre daha özensiz olan Osmaniye’de çıkan ve adını Osmaniye’nin düşman işgalinden kurtuluş gününden alan Yedi Ocak adlı gazeteyi de okurdu babam.

O yıllardaki Osmaniye Ziraat Bankası’ndan Tren İstasyonu’na kadar uzanan çevresinde birkaç ev bulunan geniş ağaçlıklı bir yol ile Alibeyli’den bugünkü Belediye başkanlığı önünden Çardak yönüne doğru dükkânların ve buğday depolarının bulunduğu bir alandı. Ayrıca Çınarlı Kahve ile onun yanı başındaki Ulu Cami’nin karşısındaki ayakkabıcılardan bugünkü Çarşı Karakolu’na kadar uzanan alanda da pek çok dükkân, marangoz ve hızar vardı. Atatürk İlkokulu'ndan oldukça uzakta bir yerde bir fidanlık vardı. Osmaniye’deki son günlerimizde bir 'Hacı Leyleğin' yaralanmış olduğu için uçamadığından oradaki yetkililerce beslendiğini de görmüştüm. Ömrümde ilk olarak bir leyleği bu kadar yakından görmüş ve yakınlarımızda dolaşan o leylekle çok ilgilenmiştim.

Ali Arguvanlı’nın iyilik meleği

Kendisi ile tanıştıktan üç yıl sonra geçen yılın Kasım başında Ali Arguvanlı, ‘Osmaniye’nin kaderi ile benim kaderim çakışmaktadır’ diye söze başlamış, ‘Her ikisinin de ortak paydaları 1933 ekonomik darlığının kurbanı olmalarıdır. Biri doğduğu Karahöyük Köyündeki beş sınıflı ilkokulun, üç sınıfa indirilmesi ile beşinci sınıfta olduğu için ailesinin kendisini Arguvan’a yollayacak güçte olmamasından dolayı okuma imkânı elinden alınmıştır. Diğeri ise Osmaniye eski adı ile Cebel-i Bereket adı ile anılan bir vilayet iken Osmaniye adıyla bir ilçe durumuna düşürülmüştür’ diyerek ilginç bir tespitte bulunmuştu.

Ali Arguvanlı Osmaniye anılarına başlarken, ‘Her insanın bir koruyucu meleği vardır. Bu melek bazı insanlara ‘iyilik meleği’ olarak gön verir. Bazı insanlarda ise o melek ‘şeytanlaşır. Benim koruyucu meleğim ise daima benim iyiliğim yönünde beni yönlendirmiştir’ diyor. O’nun Osmaniye’ye gelişinde de kendisinin peşini bırakmayan o melek ile onun varlığını duyuran tanıdıkları ya da ‘Kaymakam evinin bahçesinde dua ederken’ gördüğü ‘Şeyh İbrahim Gül’ adlı bir ermiş vardır.
1960’da 19.000 kişinin yaşadığı Osmaniye’nin yeni okullara kavuşması yanında ‘Şehir Kütüphanesi ile yeni Hükümet Binası yaptırması’ ile kanalizasyon çalışmalarını başlatılması yanında Atatürk Lisesi, Rahime Hatun Kız Meslek Lisesi, Hal Binası, Yedi Ocak Stadyumu, Endüstri Meslek Lisesi, Ali Arguvan’ın ilk akla gelen hizmetleridir. Bugün bile Osmaniye’nin atardamarı durumundaki (3.500 m.) uzunluğunda ve otuz beş metre genişliğindeki ‘Malatya Bulvarı’nın kentin önde gelen bazılarının kamulaştırma işlerindeki karşı çıkışlarına rağmen Ali Arguvanlı’nın ‘azimli çalışması’ sonucu açılması büyük olay olur.

Osmaniye’nin yüz akı ve Ali Arguvanlı’nın 1963’te temelini attığı İmam Hatip Lisesi’nin ilk mezunlarından İsmet İpek’in araştırmalarından oluşan Osmaniyeli (2009) adlı önemli çalışmasında Ali Arguvanlı Osmaniye’nin kentleşmesi için çalışmış olan ilk iki kişiden biri olarak yer alır. 1927 ile 1955 yılları arasında Osmaniye Belediye Başkanlığında bulunan Malatya kökenli Dr. Ahmet Alkan’ın ilk çalışmaları ile şehir imar planı uygulamaya başlamasını çok daha ileri aşamalara taşıyan kişi Kaymakam ve Belediye Başkanı Ali Arguvanlı’dır.
Gelecek yazılarımızda Osmaniyelilerin de desteği ile O'nun bu alandaki çabalarını, belirgin içerikli çelişkileri ve Osmaniye'nin kentleşmesini irdelemeye çalışacağız.

Gelecek yazı: Malatya Bulvarı’nın bitmeyen öyküsü

TBMM Milletvekillerine hiç dokunulabilir mi?

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ

Güncel Siyaset 10 Mayıs '13

TBMM Milletvekillerine hiç dokunulabilir mi?
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, 'Düzenleme vekillere kıyak değil' (09.05.2013)

Hak hukuk var mı bu ülkede?
El cevap, ‘yoktur!’
Neden?
Çünkü, ‘aynası iştir kişinin, söze bakılmaz!’

‘Yasalar karşısında eşitlik’ var mıdır yok mudur Türkiye’de?
El cevap, ‘’yoktur!’’
Neden?
Çünkü, yasaları yazanlar eşitlik peşinde koştuğunu sananlardan daha güçlüdür!

 Milyonlarca seçmen de ‘bir gün yasal eşitlikler ağır basacak, hak yerini bulacaktır’ diyerek bekleşir durur.
Yaşamış olduklarım karşısında diyorum ki gelin geçelim bunları tek tek!
Çünkü ‘idealler’ ile yaşanılan dayatmalar karşısında apışıp kalmamak işten bile değil.
Artık ‘ben yaptım oldu’ egemenliği bir kez daha buyurmuştur ki vekillerin aylıkları daha da arttırılsın!

İşte sonunda TBMM’deki ‘kıyak yasalaştırmalar’ için son örnek de önümüzdedir.
Kaf Dağının ardındaki ‘hukuk devleti’ bakalım 'yasalar karşısında eşitlik' ilkesince bu ayrımcılık için ne buyuracak! Oysa biz ‘hukuk devleti’ nedir ne değildir çok iyi biliriz. Nice yanlışları göre göre bilinçlendik çok şükür.
 Öğrendik ki iktidarların dayattığı, ‘tavşan kaç, tazı tut’ ve ‘devletin malının deniz’ sayıldığı anlayış her yanımızı sarmıştır.

Bir kez daha anlayalım ki:
Yasalaştırma yolu ile egemenlik kurmanın adabı kalmamıştır.
Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu'nda, milletvekillerine yeni haklar öngören TBMM Üyeliği Kanunu Teklifi bugün (09 Mayıs 2013) kabul edilmiş.

Bilindiği gibi TBMM vekilleri özellikle AB Ülkeleri arasında en yüksek aylığı alıyor.
Buna ek olarak o ülkelerde olmayan (150.000) TL'lik ek bütçeleri var.
Sanırım en az dört 'danışman' alabiliyorlar.

En yüksek yurtdışı harcırah (220 ABD Doları) da onların.
Milletvekili aylığının milli gelire oranı bizdeki ortalama 10.000 Dolarlık gelire göre (% 56) olan başka ülke yok!

Aşağıdaki dört örnek sanırım TBMM’deki vekillerin aylıkları ile diğer kıyaklar açısından daha açıklayıcı olacaktır:
'NORVEÇ
Kişi başı milli geliri: 98.000 $.
Milletvekili maaşı: 7.500 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: 65'ten sonra.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.
İSVEÇ
Kişi başı milli geliri: 65.000 $..
Milletvekili maaşı: 4.200 $.
Yan ödeme: Yok.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 6.4.
BELÇİKA
Kişi başı milli geliri: 47.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.064 $.
Yan ödeme: 1.423 $.
Emeklilik: Yok.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.6.
İNGİLTERE
Milli geliri: 46.500 $.
Milletvekili maaşı: 6.200 $.
Yan ödeme: Londra kenti 9 gidiş-geliş bileti.
Emeklilik: Memur gibi.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.3.' (Bu döküm alıntıdır)

Son değişiklikler ‘örtülü ödenek’ değil de nedir?

Yeni yasa önerisi ile onlar için akan trafikte 'geçiş üstünlüğü', var olan 'tedavi hakkı' kapsamının anne babalar ile diğer kişilere kadar genişletilmesi, önceden var olan (!) 'her türlü gider' yerine 'giderler' kavramının getirilmesi ile vekillere yeni bir 'örtülü ödenek' kapısı açılmış olmuyor mu?

Kaldı ki bir vekil önceki işinden dolayı almakta olduğu ‘müktesep’ hakkı olan emekli aylığını da başka iş yapıyor olsa bile o aylığını alırken bu durum bütün emekliler için yasaktır. Yasalara göre bir kişi iki kaynaktan aylık alamaz. Birinden birini tercih etmek zorundadır. Oysa bu durum ne çalışan vekiller ne de emekli olan vekiller için söz konusu değildir. Bu anlamda ülkemizde bir çalışan emekli olur olmaz daha önceki müktesebi olan aylığının yarısını almak durumunda bırakılırken bir milletvekili önceki emekli aylığını da yeni yüksek aylığını da alabiliyor.

Kendilerine sağlanan bunca yan ödemeler ve aylık artışları karşısında bir günden bir güne hiçbir vekil çalışanların ‘müktesep’ hakları olan son aylıklarının emeklilik durumunda bile alınabilmesi için bir yasa önerisinde bulunmamıştır. Bulunamaz da! Çünkü mali düzen böyle kurulmuş. Bir yandan, ‘Eski tas eski hamam’ devam ederken, bir yandan da, vekillerin de emekli vekillerin de aylıklarının arttırılması için her türlü yasal çıkışlar sağlanabilmektedir.

Öyle ki bu teklif karşısında TBMM Başkanı hukukçu Cemil Çiçek, 'Yeni bir şey yapmıyoruz’ diyebiliyor. Ayrıca, ‘Düzenleme vekillere kıyak değil’ diyen Başkan Çiçek’in olası bazı eleştiriler karşısında, ‘Milletvekilinin bir statüye ihtiyacı var. Bir ‘ayrıcalık’ edebiyatıdır tutturuldu gidiyor. Beni koruyan polisin bir statüsü var, benim statüm yok’ açıklaması karşısında sizin de küçük dilinizi yutmak üzere olacağınızdan korkarım!

Karşı çıkış gelmez ise Timsah Gözyaşları hiç kimseyi bağışlatmaz

Komisyonda AK Partililerin yanı sıra, CHP ve MHP milletvekilleri de, ‘Milletvekilliği bir itibar mesleğidir’ diyerek teklifi savunmuşlar. CHP İzmir Milletvekili Musa Çam ise, ‘Seçim bölgemde vatandaş ‘Ben 30 yıl SSK’ya pirim ödüyorum, bin 200 lira emekli aylığı alıyorum, siz 2 yıl milletvekilliğiyle 6 bin lira maaş alıyorsunuz’ diyor. Ben buna katılıyorum. 12 bin lira maaş, 6 bin lira da emekli aylığı alıyorum. Vatandaşın gözüne batan budur. Bu hakikaten çok rahatsız edici bir şey’ açıklaması ise Timsah Gözyaşlarından başka ne olabilir ki? Bana göre AK Parti Milletvekillerinden hiç biri de bu ek ödemeler ve imkanlar için, birkaç karşılaştırma yaparak, ‘bu kadarı da fazla!’ diyemez.

 Tek sığınağımız Kamu Vicdanıdır

Yarın hangi CHP’li ya da MHP’li vekilin söz konusu kıyaklar karşısında tavır koyarak bırakınız ‘Bu Hazine talanıdır almam, alamam!’ çıkışını TBMM kürsüsünden üç beş söz bile söyleyemeyeceklerdir.

Özallı yıllarda vekiller için başlayan Kıyak Emeklilik yetmemiş ki yenileri onu izledi.
Yasalaştırma ile kendi çıkarlarını koruyan vekillere karşı ne yapılabilir, değil mi?
Bence bu konuda ne Yargıtay ne bir Savcı ne de AYM’den bir yargıç karşı bir tepki koyabilir.
Gerçek tepki için KAMU VİCDANI adlı geniş bir çoğunluk dışında başka hiç bir kurum yok bu ülkede. Bence kamuoyu bu tür Hazine talanına da 'yasalar karşısındaki eşitlik ilkesine' de ters düşen bu yasa teklifine tepki koymalıdır.

Kendi adıma bu yasa teklifinin arkasında duran bütün iktidar ve muhalefet vekillerini kınıyorum.
Ne yazık ki bu yasalaştırma girişimi bazı yayınlarda yer almıyor.
Bana göre artık ne maddi ne de manevi yönlerden emekli olanları dahil hiç bir vekile dokunulamaz.
Anlaşıldığına göre TBMM vekilleri Hazineden de yasal manevi haklarından da bütün alacaklarını almıştır. Eğer bazı noksanları kalmış ise onlar da sanırım İmralı ile Kandil dayatmaları içerikli Yeni Anayasa'da yer alabilecektir.

Hukuk Devleti olmak yolunda kör topal ilerlemek isteyen Türkiye adına çok yazık.