21 Şubat 2010 Pazar

ATİNA'nın MAKEDONYA açılımı ya da DNA gümbürtüleri

Yapılan bir DNA araştırmasına göre Yunanistanlılar Etiyopya kökenli çıkmışlar! Bir başka DNA araştırmasına göre ise Yunanistanlılar ne kadar Grek iseler bir o kadar da Asyalı imiş!

Ne yapacak şimdi çok büyük idealler (Magalo İdea) peşinde koşan ATİNA? Yandı keten helva, denilen durumlardan biri de bu olsa gerek. İşte bu durumda komşuları ile sürekli olarak didişmekten çekinmeyen''pıtırak gibi yapışkan'' ve ''savaşçı''olduğu da söylenen Grekler (Yunan) son günlerde MAKEDONYA Elen(ik) mi değil mi, diye bir anket uygulamasına başlamış bulunuyorlar. (http://www.topix.com/forum/world/macedonia/TAAAAFN23PMGMJ147/p2)

Sanırım amaçları 1993'de kurulan ve bir türlü bağımsızlığını tanımadıkları ve bayraklarını bile değiştirttikleriMAKEDONYA'yı silah bile patlatmadan, kendi topraklarına katmaktır. Selanik ve çevresinin Güney Makedonya olduğunu, dolayısıyla Kuzey Makedonya'nın asla bağımsız olamayacağını ve kendilerine bağlanması gerektiğini öne sürmektedirler.

İşte bu çerçevede YUGOSLAVYA 1991'de dağıldıktan sonra binbir zorlukla kurulan MAKEDONYACUMHURİYETİ ne yazık ki bu adı yüzünden sıkıntılı yıllar yaşamıştır. Güney komşusu Yunanistan'ınBM'e bastırması sonunda tarihte bir kere kısa süreli bağımsız bir devlet kurmuş olan MAKEDONLAR'ın bu yeni devletleri için BM'ce Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (EYMC) adı uygun görülmüştür. Ancak TÜRKİYE ile ABD dahil; Fransa, Almanya, İngiltere, Danimarka, Belçika, İspanya dışındaki çoğu Avrupa ülkesi tarafından yine de MAKEDONYACUMHURİYETİ adı ile tanınmaktadır.

İnsanlar nice ibretlik iddialar içinde yaşıyorlar, desek bile geçmişin hesabı görülmeden de geleceğe bakılamıyor. Anlaşılan insanlığa rahatlık yok!

Hukuk dilindeki ''nesebi gayri sahih'' durumlar yanında arkeolojik ve suç delilleri için ''kromozomlar üzerindeki DNA'nın fragman uzunlukları''nın karşılaştırılmasına dayanan STR (short tendem repeat) adlı kimlik belirleyici ABD patentli bu teknik 1970'lerden beri yaygın olarak kullanılmaktadır.

Çok seyrek de olsa bizde de uygulanan bu teknik ile kinileri için sevindirici kimileri için de üzüntü verici sonuçlar ortaya çıktığını biliyoruz. Kısaca DNA testi bir mihenk taşı. Kesinliği de % 99 olarak öne sürülüyor. Bu yüzden de gerektiğinde başvurulan DNA testi sunuçlarının kesinliğinden kaçış yok! Eğer örnekler uygun şartlar içerisinde alınmış ise ulaşılan sonuçları eleştiremezsiniz.

Gerçeğe teslim olmak diye buna denir işte. Ayrıca genetik araştırmaları için en önemli dayanaklarından birisi olan DNA testi Darwin'in ortaya attığı ve pek çok tesadüflerin de peşin olarak kabulünü öngören Evrim Kuramı'nın papucunu dama atmış durumda. Çünkü burada varsayımlar, açıklama denemeleri, bin dereden su getirmek ve gelişi güzel yorumlamalar yapmak yok. Herşey alınan örnek içindeki enzimlerde gizli!

Bu açılardan ATİNA Hükümetlerinin ve bazı baskı odaklarının KIBRIS'taki ve MAKEDONYA'daki halkların ELEN oldukları yolundaki çabalarının da önü kesilmiş bulunuyor. Bütün bunlara rağmen ne onlar yayılmacılık ne de ''ötekiler'' kendilerini korumak bakımından boş durmuyor sık sık DNA testleri yaptırmaya da başvuruyorlar. Bu yüzden BALKANLAR iyiden iyiye karışmış durumda, gördüğüm kadarı ile. Oysa on yıl önce halk arasında böyle bir durum yoktu. BEÇ YÜZ YIL içinde sizler ileİKİ BİN YILDAN beri de ötekiler ile kaynaşmış gidiyoruz işte deniliyor; demokrasinin nimetlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir deniyordu.

Ancak görebildiğim kadarı ile incelenen alanlardaki örneklerden kaynaklanan sayılara bağlı olarak ortaya çıkan istatistik verilerinin açıklanması ve yorumlanması işinde olduğu gibi DNA verilerinde de tartışmalar birbirini kovalıyor.

Gerçekte bizde de yapılmalı bazı taraflı ya da tarafsız DNA (deoksiribonükleik asit) araştırmaları. Çünkü AÇILIM için bu da belli başlı bir dayanak olabilir. Ancak sanal ortamda yaptığım; sözümona araştırmalara göre DNAtespiti için kullanılan ilaçlar ile yollar yöntemler de çıkabilecek olan sonuçları çok etkiliyormuş.

Bu yüzden de ''birbirini yalanlayan pek çok ilginç bilgiler'' çıkmış ortaya. Korkunç bir PROPAGANDA ÇARKI işliyor bence çevremizde. Sanırım için içinde ATİNA Hükümeti'nin MAKEDONYACOĞRAFYASI için göze aldığı yayılmacı politikalar var. Ne yazık ki ATİNA Hükümetleri OSMANLI DEVLETİMİZ'in SELÂNİK VİLÂYETİ KONAĞI olarak 1880'lerde yaptırdığı o büyük yapının son katındaki tadilat ile bu amacına da ulaşmayı tasarlamışlar yıllardan beri. 2001'de Selânik'e gittiğimde pek çok ucube uygulamalardan biri olarak o büyük konaktaki antik uyarlama çabalarını da gördüm.

Ne yazık ki bugün MAKEDONYA'nın başkenti olarak öne sürüdükleri SELANİK'teki o konağın tepesine yerleştirdikleri MAKEDONYA Kralı II. FİLİP'in oğlu İSKENDER'in yüzü, onun gerçek hayatını da bildiğimiz için öz be öz MAKEDON'dur!

Ayrıca arkeolojik verilere göre de MAKEDONLAR daha ATİNA ile SPARTA teşekkül etmeden çok daha önceleri M.Ö. 1600'lerde ''savaş arabaları ile birlikte'' akın akın İç Asya'dan DORLAR ile gelerek bütün yarımadaya yerleşmiş olan ve özellikle Atina'yı da yöneten Mikenler'in kuzeyde kalmış olan torunlarıdır.

Eğer tarihi gerçekler böyle olmasa idi ATİNA ile MAKEDONYA yıllarca neden çekişecekler ve sonundada yirmi yaşındaki İSKENDER (M.Ö.356 Pella-M.Ö.323 Babil) neden babasının yarım bıraktığı genişleme çabalarına bağlı olarak; aşağılara doğru inerek bütün ATİNA ve SPARTA topraklarını askerlerinin kanları ve canları pahasına kendi topraklarına katacaktı?

Bu konuda ABD tarafından Büyük İSKENDER adı ile iki kez (1956, 2004) çekilmiş olan sinema filmlerinde O'nun ATİNA'yı nasıl aldığı da gösterilir.

Ortaya çıkan bu çekişmeler doğrultusunda düşünecek olursak: ATİNA'lı aydınların anketler düzenleyerek DNA peşinde koşarak bütün MAKEDONYA'yı ELEN yayılma alanları içersinde görmesi yerine (çünkü ATİNAşehir devleti hiç de MAKEDONYA'yı fethedebilmiş değildir) MAKEDON AYDINLARI'nın Büyük İSKENDER'in bütün GREK topraklarını almış olmasından dolayı toprak talep etmeleri gerekir.

Bu açıdan MOSKOVA'daki yüzü aşkın kişinin aratırmalarına bakacak olursak; bu gibi araştırmaların etnolojik ve antrıpolojik yönleri de olmalıdır. Bu durumda onlara göre bugünkü GREKLER % 99 Eski Grekler'in torunlarıdır. Oysa bu yaklaşım % 99 yanlış bana göre! Çünkü göz göre göre arkeolojik bulgular ile dil ve kültürün diğer alanları unutturularak bu gibi araştırmalar ile hiçbir yere varılamayacağı açık.

Bu gibi yollar ile ancak bazı GENÇ BEYİNLER kandırılabilir. Kimileri de onların oyu ile bir kaç koltuk işgal edebilirler; o kadar. Bu da gelecek için çok kötü bir yatırım demektir. Propagandanın ulaşacağı çirkin amaç da bu olsa gerek.

Kaldı ki pek çok göçler ve akınlar ile o topraklara gelen: AKALAR, HUNLAR, PERSLER, EGE ADALILAR, FENİKELİLER, AVARLAR, PEÇENEKLER, UZLAR, GİRİTLİLER, İONYALILAR, TROYALILAR, PERSLER, LATİNLER, SIRPLAR, BULGARLAR ile yaklaşık 500 yıl o yörelerde egemenlik kuran OSMANLILAR nereye gitti? Hiç mi ırklar arası evlenme olmadı? Onlar sevgi denilen bilmeceyi hiç mi bilmezlerdi?

Bu anlamda sanal ortamda dolaşmaya başlayan ve değişik ilimlerin desteğini de alan aşağıdaki bazı derlemeleri; pek çok sakatlıklarına rağmen bilgimiz olsun diye seyretmekte fayda vardır. Yoksa bu gibi iddialar ile tıpkı bizdeki mesnetsiz son moda AÇILIM dayatmalarında da olduğu gibi İNSANLIK için hiç bir çözüme varılamaz.

Bu açıdan pek çok eksiler olsa da DEMOKRASİ adı verilen kan dökülmesini engellemesi ve kişileri yeteneklerine ve taşımakta oldukları cana göre kursal gören yönetim biçiminin gereklerini yerine getirmemizde büyük faydalar vardır.

Şimdi ibret-i alem için aşağıdaki ''son moda uçuk kaçık bilimsel kırıntılı'' görüntüleri seyredelim:

Birilerinin araştırtmasına göre:
http://www.youtube.com/watch?v=FY-yJTDcOmc&feature=related

MOSKOVA araştırmalarına göre:
http://www.youtube.com/watch?v=FY-yJTDcOmc&feature=related

Bu da ortadan bir araştırma:
http://www.youtube.com/watch?v=25cWGsNkrIY&feature=related


Ayten DİRİER
MİLLİYET BLOG Yazarı
http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=1512565

Kifayetsiz muhterisler kazdığı çukura düşer hep! Onlar Makedonya'yı, İstanbul'u, Ege'yi Megalo İdea sınırları içinde görürken, bağlı Girirtliler bile kendilerini Yunan saymaz! DNA'larının Asya'lı çıkması, karmaşayı açıklamaya yeter. Sonra bu Megalo İdea sınırlarına erişmeleri çok zor. Ardlarında artık savaş alanına itekleyen Avrupalı yok, onları eyalete dönüştürmeyi düşünen AB var! Paylaşım için teşekkür eder, esenlikler dilerim. 16.02.2010 19:37:28

Ömer F. YILMAZ

AYTEN Hocam haklısınız. AB işi çok sıkıya alıyor artık. Onlara karşı sürekli direnen MACARLAR ile BULGALAR boyun eğdi onlara. Sırada şımarık GREKLER ile çok dirençli ve kalabalık TÜRKLER var.Yoğun propaganda ile terör de yedeklerinde olduğu halde bizden pek birşeyler koparılamadığı açık.Günden güne ne idüğü belirsizleşen AÇILIM sarmalı ise Batı'nın da sözüm ona arkeolojiden, tarihten, dilbilim ile anlam bilimden nasibini alamamış olan DEMOKRATİKLİK ile TERÖRE ÖVGÜCÜLÜK arasında silik zikzaklar çizenlerin de pek işine gelmedi.

Açıkça diyorlar ki ESLİHA (silahlı) DAĞ KADROLARI muzaffer çıktı; bırakın biz bir DEVLETÇİK kuruverelim! Açıkçası 25 yıllık alçak ve sinsi TERÖR SALDIRILARI'nın semeresi olarak günden güne siyasallaşan ve ULUSLARARASI TERÖR ÖRGÜTÜ'nü de yedeğinde tutan KÜRTÇÜLÜK hiç bir arkeolojik, dil bilimsel ve tarihi belgeye dayanmadan bir KÜRT DEVLETİ OLUŞUMU peşindedir.

Ne yazık ki uluslararası güçlerin oyuncağı olduğu bilinen bu silahlı terör örgütünün peşinden giden sözüm ona ''demokratik'' düşünceleri savunduğunu söyleyen bazı siyasiler de var bu ülkede. Oysa demokrasi ne silahlı mücadeleyi ne de siyasi ayrımcılığı ön görür. Çok ilginçtir o kişilere; kendilerince savunmaya çalıştıkları bazı ''doğru''ları ''demokrasinin beşiği sayılan'' AB ülkelerinde ya da ABD'de savunabilirler mi, diye soran bile yok bu ülkede. Eski bir niteleme de olsa UYDU BİR DEVLET olsun da nasıl olursa olsun; yeter ki bizim olsun hevesindeki bu kişiler öncelikler sayıları RESMEN 35.000.-(otuzbeşbini) aştığı söylenen; çoğu da FAİLİ MECHUL olarak kayıtlı olduğunu sandığım yurttaşlarımızın kan bedellerini nasıl ödeyecek, önce bunun konuşulması gerek miyor mu?

Olan oldu; kimi kimden soracaksın, anlayışı ile ne DEVLET ne VİCDAN ne de ADALET yürümez! ÖRGÜT elemanlarının Batı'daki işçilerimiziden ve yurt içindeki bazı kişilerden para topladıkları ve UYUŞTURUCU kaçakçılığı ve ticareti yaptıkları bilinen bu oluşum,bence pek düşkün oldukları DEMOKRATİK süreç içerisinde öncelikle İYİ BİRER YURTTAŞ OLMAK için çalışmaya başlamalıdır. TERÖRE KARŞI savşamakta olan bazı devletlerin ortaya koydukları hiç bir çözüm içerisinde TERÖRÜ DURDURMAK İÇİN onların silahlı ve saldırgan bağlıları için BİR DEVLET BAĞIŞLAMAK gibi bir çıkar yol buldukları ne görülmüş ne de duyulmuştur. Bulanık suda balık avlarken bir de bakıyorlar ki kendilerine BİR DEVLETÇİK bahşedilmiş! Vay be!

Unutmayalı ki CELALİ İSYANLARI'nda bile OSMANLI haklı olarak direnmiştir. BALKANLAR'daki gelişmeler ise bu gibi gelişmelerin ötesinde nice değişik süreçlere ve dinamiklerer dayanıyordu, bildiğim kadarı ile. Son gelişmelere göre ortalık yumuşasın, terör daha da konrkunç bir hal almasın diyen HÜKÜMET de sanırım; ardı arkası bitmeyen ve hiç de demokratik olmayan istekler manzumesi karşısında; kucağına itelenen AÇILIM adlı ATEŞ TOPU'nu KANDİL DAĞI'nın bir yerelerinde patlatarak huzura erecektir. HÜKÜMET'in son çıkışlarından bu konulardaki direncinin giderek yükseldiğini görmemek mümkün değil. Bakalım ne olacak. İlginize teşekkür ederim. 18.02.2010

Kadri KANPAK
MİLLİYET BLOG Yazarı
http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=1111231

Selamlar

Onlar Makedonyayı yutmaya kalkarken sanırım AB nin bir vilayeti olma aşamasındalar çünkü BORÇ gırtlağı geçmiş batmışlar, haberleri yok. Bütçesini yönetemeyen insanlara vasi atanır, onlarda AB nin vesayetine girmek üzereler. İnatçı yaşlı ölüm döşeğinde "benim dediğim olacak" diye tutturunca kara mizah çocuğu sormuş "baba biraz sonra ne olacak" diye babada bir o kadar mizahi cevap vermiş "o zaman ben olmayacağım" diye. Bilmem uydurabildim mi? Saygılar. 15.02.2010 05:40:59.

Ömer F. YILMAZ :

Çok yerinde bir açıklama bu. Bir de OSMANLI'dan koparıldıktan sonra atanan YUNAN KRALLARI da Batı'nın soyluları değil miydi? Çünkü gerçek Eski Yunanlı TİRANLARIN SOYU Bizans'ta ve OSNMANLI'da eriyip gitmişti. Dün olduğu gibi bugün de BATI'NIN ŞIMARIK ÇOCUĞU olarak bildiğimiz ATİNA'yı AB ile ABD kurtaracaktır.

Bizim Hasta Adamımızı öldürmek için ''ordularının dördü beşi'' ile yüklenenler bizden de alarak hiç bir ülkeyi TEĞET GEÇEMEYEN o azim KÜRESEL KRİZ'den ATİNA'yı kurtaracaklardır. ''Sen ağlama ben ağlayım bülbül'' dercesine sorunun çözümü için işe dört elle sarılmış AB baronları anlaşılan. AVRUPA'daki işçilerimizin maddi manevi nice sorunlarını çözdüremeyenler anlasınlar AB canı kadar çok sevdiği, kendinden saydığı, hesabına kitabına güvendiği sorunlu ülkelere nasıl yaklaşıyor. Doğrusu da bu! Bizdeki AB severlere duyurulur: Nasılsınız? Var olunuz Kadri Bey...

YEŞİL SOĞAN

MİLLİYET BLOG Yazarı

http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=539520

Yunanistanın işi zor:-)
Mekadonyanın şimdiki adı Tatova eski adı Kalkandelen olan bölgesindendir köklerimin bir uzantısı. Binbaş İsmail dedem, Karakalpaklı, Kemalin askerlerindendir. Kalkandelende azımsanmayacak bir Türk nufusu hala var ve hepsi de Türkçe konuşmaya devam ediyorlar. İyi insanlar:-) Selamlarımla...16.02.2010 12:02:30

Ömer F. YILMAZ

Aziz Kardeş var ol. 2000 yılında gezdim MAKEDONYA'yı baştan sona. Dağlara çıktım, Vardar kıyılarında dolaştım,çok konuksever kardeşlerimiz ile konuştuk, Kocacık'a çıktım, eski Bektaşi tekkelerinden birinde iki saat kadar dolaştım. Tekkedeki ak keçe külahlı bekçi ya da imam beni hiç sevmedi; duruşundan ve soğuk kısa cümlelerinden anladım. Ne ki anladığım kadarı ile OSMANLI'nın o sıcaklığı uçup gitmiş;araya silah sokmuş çirkin adamlar.

Türkler, Pomaklar, Romanlar, Torbeşler ile Makedonlar'da değil de Arnavutlar'da korkunç bir TÜRK ve İSLAM düşmanlığı var. ÜSKÜP Halk Tiyatrosu'ndaki sanatçılarımızla birlikte eski dostlarım Lütfü SEYFULLAH ile Kemal LİLA ile yeniden buluştuk. MAKEDONYA'daki 500 yıllık birlikteliğin sanatta, mimaride, müzikte ve sevinçteki güzelliklerini az da olsa teneffüs etmeye çalıştım. Zaman herşeyi değiştiriyor; önüne geçemeyiz. Ne ki en ağırıma giden bir kaç olay SELANİK'te olduğu gibi MANSTIR'da (şimdi BİTOLA diyorlar Makedonca adı ile) da karşıma çıktı: Eserlerimiz ya yeni kaplamalar ile örtülmüş yada tepelerine birer HAÇ dikilmişti. Yine de o topraklardaki OSMANLI DAMGALARI ölmeyecek. Anılarınızı yazmalısınız bence. Söz uçar yazı kalır. Konu uzun yer dar! 16.02.2010


CDENİZKENT

MİLLİYET BLOG Yazarı
http://blog.milliyet.com.tr/cdenizkent/Blogger/?UyeNo=1116138

Megola İdea nedir, sınırları nereye kadar uzanır.
Merhaba...Size hiçbir yerde bulamayacağınız bir bilgi vererek bloğunuza katkıdabulunayım...Ege Denizi'nde bulunan 3000 adanın en ortasında(çoğrafi olarak-isterseniz hariyata bakın) Skiroz(okunduğu gibi yazdım) adlı küçük bir ada vardır. Yunanlılar, bir pergelin iğneli kolunu bu adanın, kalemli kolunu da İstanbul'un üstüne koymuşlardır. Ve bir daire çizmişlerdir.(isterseniz siz de çizin ve görün) Bu dairenin içinde kalan Türkiye toprakları, Yunanistan'ın "Megola İdeası"nın çoğrafi sınırları ya da Türkiye'den almayı düşündükleri topraklardır...Aynen bizim "Misak-ı Milli"miz gibi...Bizim insanlarımızın pek çoğu Misak-ı Milli'yi bilmez ama, Yunanlı çocuklar bu "ideal" ile büyürler... Selamlar. 15.02.2010 18:15:14

Ömer F. YILMAZ :

Çok haklısınız Sayın DENİZKENT. Herkes hesap kitap ve gerektiğinde cetvel, gönye, pergel kullanarak çalışıyor. Çünkü ilerlemek, yeni zenginlikler elde etmek çalışmak, tefekkür etmek, matematik, geometri, coğrafya ve kendi silahını kendisi yapabilen askeri güç ile mümkün. Biz de BARBAROS HAYRETTİN PAŞA, PİRİ REİS, SEYDİ ALİ REİS ile ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI çağlarında öyle titiz çalışmış idik. BİZ demek dil alışkanlığı olmuş; doğrusu, kendilerinden bize çok az kırıntılar kalmış olan ATALARIMIZ demek gerekiyor.

Sonra az da olsa ileledik; tavizler vere vere; cephelerde Rusları da yanlarına alan Düvel-i Muazzama türlü siyasi, askeri ve diplomatik oyunlar ile tozumuzu attırdı! Hasta Adam oldurulduktan sonra da Batılılaşma akımının içinde yer alan Keçecizade FUAT PAŞA'nın söylemiş olduğu gibi kimi maşalarca içeriden kimi devletlerce de dışarıdan parçalandık. Son OTUZ YILDAN bu yana da böyle bir sürece girildiğini düşünüyorum. Konuya ilginizden dolayı teşekkürü bir borç bilirim. Marmara Bölgesi depremi sırasında sık sık duyduğumuz gibi sorayım: Hey ORADA KİMSE VAR MI?

Selçuklu'nun Konyası bunları da mı görecektin?


Ömer Faruk Yılmaz
Yönetmen Gazeteci

Bugün 17:00 sularında sanal ortama düşen bir habere göre:

KONYA' da özel bir yayıncı kuruluş tarafından hazırlanan ve ilköğretim öğrencilerinin kullanımına sunduğu ‘İlköğretim 4’üncü Sınıf Tema-Test’ adlı soru kitapcığında Türkiye’nin Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesi'nin Kürdistan olarak'' gösterildiğini öğrendik (milliyet.com.tr).

Konunun öneminden dolayı pek çok gazetede de bu haber var. Yarınki gazetelerde ise daha ayrıntılı haber ve yorumların yer alacağından kuşkumuz yok.

Ayrıca bir kaç aydan beri de 1880'lerden beri dost ve müttefikimiz olduğu sık sık vurgulanan
ALMANYA'da münteşir Die WELT adlı gazetenin sanal ortamdaki uzantılarından WELT ONLINE'da ''Geheimplan zur Lösung der kurdischen Frage'' başlığı altında sıkı bir OYLAMA yapılmaktadır. SSCB'nin çözülmesinden dolayı DOĞUSU ile BATISI birleşerek büyültülmüş olan ALMANYA anlaşılan bütün gücü ile BİN YILLIK TÜRKİYE'nin bölünmesine, parçalanmasına sanal ortamda da olsa KATALİZÖRLÜK yapmak istiyor. Dileyen arkadaşlarımız söz konusu SANAL ANKET'e www.welt.de adlı yayın alanının arama bölümüne yukarıdaki anket başlığını yazarak ulaşabilirler. Bu sinsi girişime okur okumaz NEIN dediğimi de belirtmek isterim.

Gelelim şimdi
SELÇUKLU DEVLETİMİZ'in ebedî başkenti KONYA'dan yükselen propagandist harita oyununa.

1972'den beri yayıncılığın içindeyim. Tashih işleri yapmak yanında gazete ekleri hazırladım, dergi de çıkarttım. Bir yayın için ''BASILA'' verilmeden önce ne gibi aşamalardan geçtiğini çok iyi bilirim. Bu aşamalarda her yazı ve resim için gösterilmesi gereken titizlik başta gelir.

Birlikten, dirlikten yana olan milyonlar yanında Hz.MELÂNA ile YUNUS EMRE'nin de yetişmiş olduğu sanatta ve mimaride nice muhteşem eserler vermiş olan SELÇUKLU'muzun ebedi başkenti KONYA'da böyle bir olayın ortaya çıkması beni çok üzmüştür.
Adına ''yayıncı'' denilerek huzura çıkan bir zat yapılan işlerde hiç kusuru yokmuş gibi, bir de UTANMADAN yapılan sinsi PROPAGANDA'dan dolayı : '' ... firma olarak milletimizin örf, adet, birlik ve beraberliğini savunan kişi ve çalışanlarız'' diyor. Böyle yayıncılık olmaz. O yayıncılık ki (.), (,) ile (?)'nin bile hesabını verebilendir.
Soru kitapçılığında bir ''SEHVEN'' diye bir sığınma, pısırıklaşma olamaz. Kocaman HARİTA nasıl olur da gözden kaçar? Bir de ne idiğü belirsiz o soru kitapçığındaki bu sözde harita; ne yazık ki bilinçli bir alıntı olarak YABANCI bir ülke yayınından alınmış. Bir eğitimci bunu nasıl yapar? O konu ile uğraşan; belki adına da TARİH ÖĞRETMENİ sıfatı yapıştırılan o cüce propagandist yetkili; 1000 YILLIK TÜRKİYE topraklarındaki o iğrenç renk değişimi ile birlikte iri harflerle yazılı olarak önüne konulan(!) bu yanlışlığı da mi göremedi? Anlaşılan eğitim şirketi yalan dolan ile uğraşıyor.
Sanırım yarın(!) mahkemede birilerine yöneltilecek olan SUÇ; ondan ona, ondan da ötekine; sonunda da bilgisayar başındaki sözleşmesiz ve nelere alet edildiğinden habersiz bir yavrumuza yıkılacaktır.
Bence KÂR peşinde olduğu kadar ÜLKEMİZİN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLĞÜ için propagandalara alet olmakta olan o derslik (!) kapatılmalıdır. Bunu yapanlar da hesap vermelidir. Her alanda olduğu gibi bu konuda da ADALET arıyorum.
Başıboşluk, vurdum duymazlık, ehliyetsizlik, kişiliksizlik, para için herşeyi mübah gören anlayıştan dolayı önca ALLAH'a sonra da ADALET'e sığınmaktan başka çaremiz var mı? Bu gibi dayatmaları yapanlar ne Tarih Öğretmeni ne de ''yayıncı'' olarak milletin karşısına dikilemez.
SORUMLULUK MEVKİİ'nde olduğu halde yapılan BÖLÜCÜLÜK PROPAGANDASI'ndan dolayı bir de ''özür diliyorum''diyor, ilgili zat! Bir söz var ya: Özürü kabahatinden büyük. Bence içine düştüğümüz binlerce maddi ve manevi tahribattan birisi olmak bakımından bu konuda ADALET BAKANLIĞI ile MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI'nı göreve çağırıyorum.
Söz konusu PROPAGANDİST harita oyunu neden başka ülkelerde kıpırdamıyor da yalnızda TÜRKİYE'de sık sık gündeme geliyor? Unutulmasın ki bu gibi dokundurmalar ile olur olmaz durumlardaki bu gibi hayalcilikler özellikle GENÇLERİN RUHU'nda Devlet de Hükümete de millete de GÜVENSİZLİK aşılar. İçinde hiç bir bilgi kırıntısı, hiç bir arkeolojik, tarihi ve dil bilim belgesi barındıramayan bu gibi çıkışlar; umulur ki ilgili kişiler ve kurumlar tarafından gerektiği gibi cevaplandırılsın ve ADALET de gerekli yaptırımları uygulasın.
Eski bir ilkokul öğretmeni ve bir toplum bilimci olarak bu konuyu ayrıca TBMM Dilekçe Komisyonu ile SELÇUKLU VAKFI'na da götürmek istiyorum.
Bana göre söz konusu şirketin yaptığı iş yayıncılık değildir. Yapılan iş gerçekleri çarpıtmak bakımından; doğrudan doğruya tarihe de millete de yasalara da ihanettir!

Rıza ÜSKÜDAR :
MİLLİYET BLOG Yazarı

Ankara gördüğüne göre…
Ömer Bey, Cumhuriyet’in Ankarası, bugünleri gördüğüne göre
Selçuklunun Konyası neden görmesin… Sorun, ne Selçukluda ne Cumhuriyet’te, ne de Konya ile Ankara’da… Sorun, üçlü çatışmada, ama bir türlü itiraf etmiyorlar bu gerçeği… Çünkü küresel sis kapatmıştır, gözlerini… Allah yardımcımız olsun! Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar. 13.02.2010 15:10:28


Ömer F. YILMAZ :

İşte bütün sorun da burada RIZA Bey. OZAL'ın Büyük Eğilimler cilasından sonra şimdilerde de DEMOKRATİK KÜRESEL sisler altında; bulanık suda balık avlama süreci yaşanıyor. İçinde nice kirli oyunların döndürülmeye çalışıldığı bu gibi gelişmeler ne İSTANBUL ne ANKARA ne de KONYA için umarım MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASI gibi yeni bir İŞGAL SÜRECİ başlatmaz.O günleri unutturmak için her şey yapılmaya çalışılsa da bu gibi çirkin sinsi, terör maşaları bana göre emellerine ulaşamayacaktır.

Çünkü YİRMİLİ YAŞLARINDAKİ YİĞİTLER gözlerini bile kırpmadan HİTİTLER, İONLAR dahil bütün ATALARI ve bu KUTSAL TOPRAKLAR İÇİN canlarını vermekten çekinmiyorlar. Ne yazık ki TEK güvencemiz onlardır; onların ANA BABALARI ile yakın akrabalarıdır. Çoğu şiirinde bize bu yüce ruhları anlatan Mehmet AKİF de nur içinde yatsın. Anlaşılan o ki yetkililer gerektiği gibi çalışmıyor ve hangi alanda olur ise olsun sözüm ona birer rızk kapısı olan yerlerde işlerin çoğu ehil ellerde değil. Osmanlı'nın çöküş yıllarından beri var olan LİYAKATSİZLİK almış başını gidiyor. Tepkilerimi ortaya koymaya çalıştığım bu nâçiz yazım için katkınızdan dolayı var olunuz.

Öyle şiirler vardır ki unutturulamaz ya da Müslümanlık Nerede?


Ömer Faruk Yılmaz
Yönetmen Gazeteci

Küçük yaşlarda nice şiir ezberledik. Belki bu yüzden olsa gerek şiir, türkü, şarkı, destan, masal, ninni konuları hep ilgimizi çeker. Ne de olsa çocukluğumuzda dinlediğimiz o ninniler ile masalların da etkisi ile duygusallığımız da bunlardan dolayıdır.

Onların çoğunu unutmuş olsak da öyle şiirler vardır ki sık sık okundukları için unutamayız. Onların taşıdıkları düşünce özleri yanında, içerdikleri ses uyumu da onları unutturmaz bize. Dillere destan olmuşlardır. Bilenler bilir; edebiyatımızda bu gibi binlerce şiir vardır. Bir türkü ya da bir şarkı gibi söyler gezeriz onları. İçine düştüğümüz durumları en güzel bir biçimde o şiirler anlatır. Ağıt yakar gibi birden bire çok özgün bir şeyler yazamıyor ve söyleyemiyor isek; belki de o an bir tek şiir anlatır bizi. Artık düşmez olur dilimizden.

Bu gibi şiirler bıkkınlık vermezler. Bu yüzden de eskimeden yaşarlar gönlümüzde. Böylece şairleri de sevilir günden güne. Bir türkü ya da şarkı olamamışlar ise suç onların değil, bizimdir. Unutkanlığımız yanında günübirlik yaşamakta oluşumuzun da etkisi vardır bu kopuşta.


Anlı şanlı bazı kitaplarda yer almasa bile severiz o şiirleri. Bilirizki onlar uzaklarda, kuytu bir yerlerde bekler dururlar. Kimilerince ne kadar saklanmak istense de onlar çıkar gelir bir bir. Derler ya : Arayan bulur!

İşte bu gibi şiirlerden biri de Rahmetli Mehmet Akif ERSOY (İstanbul 1873 - 1936)'un MÜSLÜMANLIK NEREDE adlı şiiridir. Şimdi anlıyorum ki onun pek şiiri gibi bu şiiri de dillerden düşmeyecek bir destandır.

Yıllar önce lise ikinci sınıfta Rahmetli Kimya Öğretmenin Cemil YÜRÜRDURMAZ'ın teşvikleri ile satın almış olduğum SAFAHAT'ta 1967'de evde zorunlu olarak, iki kere okumuş olduğum: Müslümanlık nerede, geçmiş bizden insanlık bile, diye başlayan şiirini hatırladım geçenler birden.

Yazılış sebepleri dünde kalsa da, sanki benzer sebeplerden dolayı daha dün yazılmış gibi anlatır bizi bize. Bizi bize anlatan bu şiiri; dileyen uygun bir zamanda ''Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!'' diyerek; geniş halk kitlelerine karşı da okuyabilir. İçinde pek çok inanç bozukluğu yanında kişilik bozukluklarını ve içinde nice sorunlarımızı da anlatan Mehmet AKİF'in bu şiirini birlikte okuyalım:

 MÜSLÜMANLIK NEREDE
Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile
Alemi aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana
Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!
Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.

Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insâfınız:
Böyle kansız mıydı – Hâşâ – kahraman eslâfınız ?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?
Benzeyip şîrâzesiz bir mushafın eczâsına,

Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumâr?
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?

Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!.
“His” denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Pâyitahtından bugün taşmazdı sarhoş nâ’rası!

Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı
Hasmı, derken, çullanmışlar yutmadan son lokmayı!
Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:

Hâlimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!
Bir bakın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakit çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

Davranın haykırmadan nâkûs-ı izmihlâliniz
Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zirâ haliniz:
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!
Davranın, zîra gülünç olduk bütün bir âleme,

Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;
Yerde kalmış, nâşa benzer kavm için durmak haram!
Kahraman ecdâdımızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!'

Yorumlar:

Ayten DİRİER diyor ki

Milliyet Blog yazarı

Akif tam anlaşılamadı... Bazıları Mehmet AKİF'in şiirlerini küçümseyip "İstiklâl Marşı ve Çanakkale Şehitleri'nden başka şiiri yok" deseler de, gerçeği haykırdığı dizelerin önemi yıllar sonra anlaşılıyor... Safahat'ı inceledikçe nelerle karşılaşmıyoruz. O Batı'nın tek dişini çok güzel görüp, dillendiren içimizden biriydi. Benim de bu aralar beynimde BÜLBÜL şiiri yankılanıp duruyor... Bu şiiri de bugüne ithaf gibi... Hatırlattığınız için kutlar, esenlikler dilerim.

Ömer F. YILMAZ :

AYTEN Hocam ilginize teşekkürü bir borç bilirim. Çok haklısınız. AKİF de şiirleri de unutturulmak isteniyor. Varsa yoksa İSTİKLÂL MARŞI! Eyvallah. Ne ki AKİF'in diğer şiirleri neden yazılmıyor,yayınlanmıyor; içerikleri konusunda yaşadığı çağ ile bugünler arasında bağlantılar kurulmuyor? Çünkü zülfü yare dokunur! Çünkü Fincancı Katırları gerçeklerin açıklanmasından, günü birlik yorumlanmasından KORKARLAR! Çıkarlarına da bencilliklerine de dokunur bu gibi genel geçer değerlendirmeler.

BÜLBÜL şiiri de ayrı bir ağlama destanımız değil mi? Yaşanan acımasızlıklar ve İŞGALLER karşısında AĞLAMAK da MATEM de o küçücük yüreği ile BÜLBÜL'e değil Mehmet AKİF dolayısıyla hepimize düşen en kutlu görevlerden biridir.

Orta Doğu'da yaşanmakta olan süreç ile birlikte düşünüldüğünde bu konu uzun daha çok konuşulup yazılmak durumunda. ALLAH (C.C) ARAP komşularımıza sabırlar versin. Ayrıca siz daha iyi bilirsiniz OSMANLI Devleti'ni dağıtmaya matuf ISLAHAT FERMANLARI yanında DÜYUNU UMUMİYE de ayrıca başımızın belalarıdır. Bu anlamda Namık KEMAL ile KURTULUŞ SAVAŞI da var için içinde.

Saygılarımla.

Rıza ÜSKÜDAR

MİLLİYET BLOG Yazarı

Ankara gördüğüne göre…
Ömer Bey, Cumhuriyet’in Ankarası, bugünleri gördüğüne göre, Selçuklu’nun Konyası neden görmesin… Sorun, ne Selçuklu’da ne Cumhuriyet’te, ne de Konya veya Ankara’da… Sorun, üçlü çatışmada, ama bir türlü itiraf etmiyorlar bu gerçeği… Çünkü küresel sis kapatmıştır, gözlerini… Allah yardımcımız olsun! Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar…13.02.2010 15:10:28

Unuttursalar da…
Unuttursalar da, düşünsel bir arkeolojik “açma”da, yeniden keşfedeceğiz, onları… Çünkü bitmez tükenmez şiirleri, şehit kanıyla yoğrulmuştur bu topraklarda… Yaz bahar ayları geldiği zaman, birlikte taze çiçeklere dönüşecekler; sümbülü, nergisi, çiğdemi olacaklar, Anadolu’nun… Başında toplanacak arılar, Anadolu’nun boş kovanlarını dolduracak, iri buğday başakları da ambarlarını… Tüm çiçekler, iri buğday başakları, güneye yönelecekler ayçiçeği gibi… O zaman Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Arzu ile Kamber, gerçek anlamda mutlu olacaklar… Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar…

Rahmetli Mehmet AKİF'in şiirinden esinlenerek yazmış olduğunuz bu özlü ve sembolik açıklamalarınız için ilginize teşekkür ederim. ŞAİR MİLLETİZ vesselam, derler ya yine gelip dayandık bu özümüze.İçten ve dahi dıştan bir türlü yıkamadıkları ŞİİR, MASAL ve HALK HİKAYELERİMİZ ile DESTANLARIMIZ içlerinde ne kadar büyük bir güç taşıyorlar şimdi daha iyi anlıyorum. ALLAH'ın izni ile o söz sanatlarımızı ve müziğimizi yaratan TÜRKÇEMİZ'in gücünü gelmiş geçmiş bütün atalarımızın ruhlarını aydınlatacak, geleceğe bakışımızda da sinsi tuzaklar ve kurnazlılar ile tezgahlanan çirkin propagandalara sarılarak bize karşı koymaya çalışanlar inşallah emellerine ulaşamayacaklardır.Unutulmasın ki Orta Çağ'dan bu yana Batı sürekli olarak HARİTA DEĞİŞTİRMEK, UYDU DEVLETÇİKLER KURMAK, yeni yeni tıfıl milletler İNŞAA ETMEK hevesindedir.Oysa bu gibi teşebbüsatın ne gibi elemler doğurduğunu biliyoruz. Olan onlara uyanlara oluyor. Çok yazık.13.02.2010 15:42:19

Ömer F. YILMAZ :

İşte bütün sorun da burada RIZA Bey. ÖZAL'ın Büyük Eğilimler cilasından sonra şimdilerde de DEMOKRATİK KÜRESEL sisler altında; bulanık suda balık avlama süreci yaşanıyor. İçinde nice kirli oyunların döndürülmeye çalışıldığı bu gibi gelişmeler ne İSTANBUL ne ANKARA ne de KONYA için umarım MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASI gibi yeni bir İŞGAL SÜRECİ başlatmaz. O günleri unutturmak için herşey yapılmaya çalışılsa da bu gibi çirkin sinsi, terör maşaları bana göre emellerine ulaşamayacktır. Çünkü YİRMİLİ YAŞLARINDAKİ YİĞİTLER gözlerini bile kırpmadan HİTİTLER, İONLAR dahil bütün ATALARI ve bu KUTSAL TOPRAKLAR İÇİN canlarını vermekten çekinmiyorlar. Ne yazık ki TEK güvencemiz onlardır; onların ANA BABALARI ile yakın akrabalarıdır. Çoğu şiirinde bize bu yüce ruhları anlatan Mehmet AKİF de nur içinde yatsın. epkilerimi ortaya koymaya çalıştığım bu nâçiz yazım için katkınızdan dolayı var olunuz.

CAN MEHMET :

Kar sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı

Değerli Ömer Faruk Bey, bilirsiniz, kişinin (memnun olmadığı) mevcut durumundan kurtulabilmesi için öncelikle sıkıntılarının farkında olması gerekmektedir. Arkasından düşünmesi, sorgulaması, kendi durumuna, yeteneklerine ve imkanlarına göre çözüm üretmesi gelecektir. Bölgemiz, gelişmiş batı için bulunmaz zenginlikte hammadde kaynaklarına sahiptir. Özellikle de İngilizlerin ifadesi ile; "Bir damla petrol, bir damla kan" değerindedir. Zamanında buna en büyük engel, bölgesini (Balkanları- Ortadoğu ve Afrika'yı) sömürtmeyen Osmanlıydı. Onun hakkından el birliği ile geldiler. Ve üzerine basarak bir daha (Müslüman) Türklere hayat hakkı vermeyeceklerini de vurguladılar. Meraklısı, Fransız ihtilali (milliyetçilik anlayışı) dahil, 1 ve 2. Dünya savaşlarının güçlülerin dünyayı paylaşmak için kurdukları bir oyun olduğunu bilir. M.Akif Ersoy, bu durumu hayret verecek şekilde ve doğru olarak anlatmaktadır. Bu manada halkın önce durumunun farkında olmasına ihtiyacı vardır. Sağlıcakla kalınız.13.02.2010 14:48:52

Ömer F. YILMAZ :

MEHMET Bey büyük şairimiz Mehmet AKİF'in şiirindeki özden dolayı olaylara tarih bilgimiz ile bakılması gerektiği konusunda anlaşıyoruz sanırım. Sizin çoğu yazınızda da tarih ve dil bilim yükü ile dolu önemli AÇILIMLAR var olduğunu biliyorum. Ne yazık ki içimizdeki şeytanlar ya bulanık suda balık avlamayı ya da yangından mal kaçırma yollarını çok iyi biliyorlar. Oysa bu iki yolda SAĞLIKLI KİŞİLİKLER için çok yanlıştır. İşte bu gibi KİŞİLİKLER hiç bir işlerini hakkı ile yapmazlar; iki yüzlüdürler, kullanılmaya da teşnedirler bence. Yakın geçmişimizde olduğu gibi çok eskiden de bu gibi kişilik bozuklukları yüzünden başımıza neler geldiğini TARİH bize anlatıyor. Bunu adı da İHANET'tir; arkadan vurulmaktır.

Ne yazık ki OSMANLI'nın değerini BALKANLAR'daki yeni yetme devletler anlayamıyor. ARAPLAR da zar zor anlamaya başlıyorlar sanırım. Bugün MB'ta da yazan Bojidar ÇİPOF'a yazdım: OSMANLI olmasaydı BULGARCA uçar giderdi, diye. Bakalım ne yazacak. İngilizlere göre "Bir damla petrol, bir damla kan" değerindedir, diyorsunuz. Doğru tespitlerinize katılıyorum. Bu satırları okuyunca; bıyık altından gülecek bazıları için şunu eklemek zorundayım: OSMANLI'nın büyüklüğü ve önemi için HaLiL PAŞA (KUT)'nın KUT'ÜL AMMARE zaferini okusunlar da IRAK'ta ARAPLAR ile KÜRTLER'in ne kadar ucuza gittiklerini ve VATAN SAVUNMASI nedir anlasınlar!

Ayrıca unutmayalım ki Batı yüz yıllardan, belki de Haçlı Seferleri'ndeki ilk yenilgilerinden beri TÜRKLERİ önce Orta Doğu'dan sonra da VİYANA'ya kadar ilerlemiş olan OSMANLILAR'ı yedeklerine RUSLAR ile BULGARLAR'ı ve GREKLER'i de takarak bütün TRAKYA, ANADOLU ve KAFKASLAR'dan atmak azim ve kararlılığını göstermediler mi? Onların bugün bile bu ülkülerinden hiç de geri adım atmadıkları son IRAK Devleti'nin başına gelenler ışığında yeniden değerlendirilmelidir bence.

Anlaşılan Batı yüzyıllardan bu yana bazı nedenler öne sürerek kendi çıkarı için ; canları ve kanları karşılığı olduğunu bile bile, savaş çıkartmaktan çekinmemektedir. TÜRKİYE ile IRAK için de son dayatmaları çok açık bir biçimde görüldüğü gibi DEMOKRASİ kavramı çerçevesinde dönen nice dolaplardır. Oysa bu Kutsanmış Yönetim biçimi(!) ne krallıklar ne tiranlıklar ne de sultanlıklar için dayatılmakta ve onun uğrunda bir yerde savaşılmaktadır. Bir hinlik var bu işlerin içinde!

Dün ile bugün arasında köprü olmak ya da dil sorunumuz


Ömer Faruk Yılmaz
Yönetmen Gazeteci

 Dün ile bugün arasında köprü olmak

Dün ile bugün arasında köprü olmak

Sanırım sorun ''köprü olmak'' oluşumunda değil de ''köprünün özünden'' kaynaklanıyor.
Köprü nasıl olmalı; çekeceği yük üstüne atılabilecek değişik yükleri taşıyabilir mi?

Onca yükün köprüye kadar nasıl getirileceğinden de önce; niçin getirilmesi gerektiği de önceden konuşulmalı.
Bu yüzden dünden bugüne getirilecek olan ''dünden arta kalanlar''ın nasıl getirileceğinin ölçülüp biçilmesinden önce; niçin sorusunun çözümü gerekiyor. Her kişi ya da bilimdalı için değişik açıklamalar tartışılmış olsa da dün olduğu gibi bugün de ''geçmişin yükünün varlığına ve içeriğine yönelik niçin'' sorularının yeri geldiğince cevaplanması gerekiyor.

İşte bu gereklilikten sonra taşınılması gereken yük ile birlikte, bu yükün kimlerce taşınabileceği ve üzerinden geçilecek olan dağlar tepeler ile aradaki köprülerin de göz önünde bulundurulması sorunları ile yüz yüze kalıyoruz. Biliyoruz ki ulaşılacak hedef ya da hedefler için yolların geçebileceği pek çok alan gibi üzerinden geçilmesi gereken köprü ya da köprüler de yükün önemi kadar, gidilecek yere güven içinde varabilmek bakımından da önemli.

Bu süreçte ''tüccarlar'' ile ''haramiler'' arasında başlayan kovalamacanın pazar piyasasındaki;faiz, riba, ortaklık payı, senetleşmek, siyasi çatışmalar, hak hukuk içerikli mahkeme süreçleri yanında altın ve pertol ile birlikte dövizler açısından da ne kadar önemli olduğunu belirtelim.

Bu yüzden değişik içerikteki ''dün ile bugün arasında köprü olmak'' ne gibi özelliklerin bulunması gerekli kılıyor ise ona göre tavır almak zorundayız. Biliyoruz ki en az yelkenli kayıklar ve gemiler ile lk kez Sümerler'de kullanılan tekerlek kadar da köprüler de insanlık için çok önemli araçlardır.

Bir arkeolog ya da tarihçi olmadığım için az çok onların araştırma yöntemlerini bilebilsem de ''dünile bugün arasında köprü olabilmek'' bakımından sanırım; değişik açıklama ve yorumlama biçimleri olarak toplum bilimciler ile kitle iletişim araçlarında çalışanlara büyük sorumluluklar düşüyor.

Her bir çalışma alanının kendi görüşlerini yaymak ve savunmak hakları olsa da özellikle kamuoyuna yönelik olarak çalışan bu kesimlerin; dün ile bugün arasında birköprü olabilmek bakımından söz konusu alanların var olduğunu söylediği yüklerin içerikleri konusunda iyi bilgilenmeleri gerekiyor. Bu bakımdan bu bilgilendirilme ya da bilgi almak sorunu yeniden bir başka ''niçin'' sorusu ile yüzleşmemizi de gerekli kılıyor.

Kısaca bir toplum bilimci öncelikle suç ya da yaşanmış bir olay için neden ortaya çıkarak; dünde kalan bir olayı açıklamaya çalışmak zorundadır? Bu sorumluluğu neden ön görerek, yeni bir açıklama ya da yorumlama denemesine girişmeli? Bir kitle iletişim sorumlusu olarak bir yönetmen ya da bir ekip olarak bir kameraman ve kurgucu ileözellikle belirli bir olayın anlatım için ele geçirdikleri binlerce görüntüyü niçin; bize göre değil de kendilerine göre sunmak isterler? Aynı durum binlerce kelime ve birkaç fotoğraf ile çalışan bir gazeteci için de öyle değil midir?

Bu karmaşık ilişkiler ağı içerisinden ortaya çıkan ürünleri yalnızca ''kamuoyunun bilgisine sunmak'' isteği ile açıklamak yeterli görülse bile, yine de ''seçilen yük'' ile ''izlenen yollar'' ve''üzerinden geçilen köprü ya da köprüler'' bakımlarından sorgulanılmasını gerekli kılar. Çünkü bu gibi ürünlerin, çoğu zaman yeterli olmadığını, az çok tarafgir olduğunu, bazı kelime ve görüntü vurgularından dolayı belirli bir amaca yönelik olmak bakımından da eleştirilebildiğini biliyoruz.

Bu yüzden olsa gerek bazı deney birimlerinin, denetlenebilr olsun ya da olmasın; önlerine gelen haber, program, reklam, tanıtım ürünleri karşısındaki değişik tutumları nedeni ilebelirli bir hedef kitleye doğru yönlendirilerek, ulaşılmak istenen tüketim eğiliminin ya da siyasi eğilimin yükselmesi amaçlanmaktadır.

1990'lı yıllar ile birlikte içine girilen bu süreçte ülkemiz ; Avrupa özellikli toplum bilim ve kitle iletişim açılımları yerine ABD özellikleri giderek arttırılan bir sürece girmiş bulunuyor. Bu durum karşısında geniş halk kesimleri ''neye, neden, nasıl ve niçin'' inanması gerektiği konusunda pek çok çelişkiye ve dolayısıyla da değişik nitelikli bezginliklere ve teslimiyete düçar olmuştur.

İçine çekilen bu süreçte: Rüşvet, irtikap, riya, adam kayırma, liyakatsizlik, iki yüzlülük, dalkavukluk, isyan, yol kesme, aba altından sopa gösterme, namussuzluk, ihanet, haksız kazanç, zulüm, paraya tahvil edilen oy avcılığı, ihalelere fesat karıştırma, aile içi şiddet, ayrımcılığın körüklenmesi, uluslararası komisyon, yasa dışı örgütlenme, haksızlıklara göz yumma, ihtilaller, darbeler yok mudur?

Yine bu süreçte, geçmişten devralınmışçasına süregelen; engellenemeyen toprak ağalığı, uyuşturucu ticareti, doğal çevrenin yağmalanması, cinayet, baskın, terör, kayıt dışı kazanç, terör destekli etnik ırkçılığın yaygınlaştırılması, üretimdeki denetimsizlikler yanında çoğu mallardaki kalitesizlik, suçların artması, kimilerine peşkeş çekilen özelleştirme ile demokrasiye rağmen kardeşin kardeşe düşman kılınması ne zaman son bulacak?

Çin Seddi'nden bu yana uzanan yollar ile geçilen köprüler çevresindeki kültür ve uygarlık etkileriile birlikte Batı'ya karşı dünyanın en büyük sınavlarını vermekte olan Anadolu ve Trakya Türk Toplumu'nun bugün toplumsal, kültürel ve ekonomik içerikli bu tür vakıalara bağlı olarak içine düşmüş olduğu durumların açıklanabilmesi hiç de kolay olmasa gerekir.

Gelinen son aşamada hiç de iç açıcı görünmeyen bu tür durumlar için : Her milletin iyisi de var kötüsü de; beş parmağın beşi bir değil ki, diyerek basite indirgemek, bana göre Batıkarşısında uğradığımız top yekun yenilgiyi bir kez daha kabul etmektir.

Bu açıdan duruma göre birer yol ve köprü olmaları yönleri ile; arkeoloji, tarih, toplum bilim, hukuk, dil bilim ve yazılı basın kadar görsel ağırlıklı kitle iletişim araçlarının da yerli yerinde iredelenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda bir yönü ile araştırmaları yönlendiren YÖK yanında TRT Kurumu ile RTÜK'nun uygulamada ne kadar etkisiz olduğunun da ayrıca vurgulanmasına gerek var.

Bu uzun girişten sonra sanırım öncelikle 3 Kasım 1839 günü İstanbul'da bugünkü Gülhane Parkı'nda okunan Tanzimat Fermanı'ndan sonra sırası ile 16 Ağustos 1838 günlü Osmanlı İngiliz Ticaret Antlaşması ile Osmanlı Devleti'ni çökmekten ve parçalanmaktan kurtarmak için 28 Şubat 1856 günü ilan olunarak uygulamaya konulan Islahat Fermanı ile 30 Mart 1856 günü Paris'te Kırım Savaşı Zaferi aşkına Osmanlı Devleti ile İngiltere, Fransakarşısında yenik düşen Rusya'nın imzalamış olduğu Paris Antlaşması'nı artık çok geç olsa bile, yeniden irdelenmesi gerekiyor.

Ayrıca Osmanlı Devleti'ni küçülten, bütün cephelerde yenik düşmesine yol açan pek çok âmil yanında çoğu zaman; gerçekleri teslim etmemek adına (!), görmezlikten gelinen ve Ruslar ileBulgarlar'a karşı yenik düştüğümüz 93 Harbi sonunda 13 Temmuz 1878 günü imzalananBerlin Antlaşması ile bir anlamda bütün Balkan Yarımadası ile Kıbrıs Adası'nı usul usul terketmeye başlayacağımız toplumsal ve siyasi süreç de öncelikle; neden, nasıl ve niçin soruları çerçevesinde sorgulanması gereken diğer örnek alanlarımız olmak durumundadır.

Toplum bilim ve kitle iletişim araçları bakımında kıyısında köşesinden çok seyrek olarak değinilmiş olan ''belli başlı yükümüz'' bunlardır. Dünden alınması gereken dersler, bugünneden bu durumdayız, ne zaman adam oluruz, nereye gidiyoruz, Garplılaşmanın neresindeyiz, gibi beylik sorularımız yanında; son aşamada yeni bir ıslaht hareketi olarak niteleyebileceğimiz AB ile nereye kadar ve jeopolitik derinliğimiz ne ölçüde bizim denetimimizdedir, gibi sorularımız da yollarımızın üzerindeki işaret taşlarımız olsa gerekir.

Bu çerçevede diyebilirim ki dün ile bugün arasında köprü olmak, hiç de kolay değil. Sanırım bu yüzden olsa gerek bütün kesimler her işte olduğu gibi, yine işin kolayına kaçarak;dün olduğu gibi bugün de yetkilileri Batı karşısında yalnız bırakıyorlar.


Kadri KANPAK :
MİLLİYET BLOG Yazarı

19 uncu yüzyıl ve 21'inci yüzyıl arasındaki 20 inci yüzyıl tam bir zaman köprüsü; çünkü 19 uncu yüzyılla 21'inci yüzyılarasında nelerin benzer olduğunu veya ne kadar benzediğini incelemek Sosyologlar ve Antropologların uzmanlığında onların sınırına girmemek şartıyla şunu söyleyebilirim ki; zamanın akışını tam yaşayan tüm coğrafyalarda insanların dilinden başka özel veya geçmişe benzeyen bir şeyi kalmamış ve kitle iletişim araçları nedeniyle dünya ölçeğinde dil dışında kültürel bütünleşme sürecine girilmiştir ki; artık bir çok yerel dillerinde ölme sürecine girdiği bilinmektedir.

Aslında 19 uncu, 20 inci değişimden hareketle 21 inci yüzyılın nelere gebe olduğu konusunda toplum bilimcilerce bir konsültasyon özeti sunulsa ve her millet, her devlet ve her aile reisi ona göre vizyon oluşturmasına büyük katkı sağlar. Emek ürünü enine boyuna bloglarınız için sizi kutluyorum, Saygılar. 20.02.2010 21:05:06

Ömer F. YILMAZ:

Kadri Bey karşılıklı anlaşmanın en gizemli yolu DİL olduğu için değişim sürecimizde bir İMPARATORLUK DİLİ olarak gelişen OSMANLICA'nın özünü oluşturan TÜRKÇEMİZ ile birlikte varlığımızı devam ettiriyoruz. Gerçekte engin bilgilerinize dayalı olarak yazdığınız gibi yerek olsun yada olmasın bazı DİLLER ile DİLİMSİ bazı oluşumlar yok olmaya mahkumdur.

Karşılıklı etkileşim sağlayan en önemli KÖPRÜLER'den biri olması bakımından yazımdaki yaklaşımlardan çekip çıkartmış olduğunuz DİL de pek çok yönü ile üzerinde tartışılması gereken konulardan birsidir. Ne ki biz her şeyi hazır bulmaya aşılık olduğumuzdan maddi ve manevi olarak çevremiz ve beynimizi kuşatmış olan gerçekliklerden kopuk olarak yaşamayı seviyoruz.

Mesleğim gereğince incelemek zorunda olduğum bu alanlara giren dil bilim ve anlam bilim çerçevesinde bakıldığında Yerel Ağızlar ile değişik etnisitelerin dar yada geniş alanalrda konuşageldikleri diller yada dilimsi ifade biçimleri; bazı KÜLTÜR ve UYGARLIK DİLLERİ'nin eryip gitmek durumunda kalmış oldukları gibi;acı da olsa,giderek etkilerini yitireceklerdir.

WİKİPEDİA'nın ÖLÜ DİL açıklamasına bakıverelim bir :
''Bir dili, anadili olarak konuşan kitle ikinci bir dil öğrenir, ikinci dili anadilinden daha geçerli yada önemli bir dil olarak görmeye başlarsa,zaman içinde birinci dil (anadili) gücünü ve işlevini yitirmeye ve konuşulmamaya başlanır,sonunda da konuşulmaz olur...Anadilini yitiren ana (büyük) kitle, kendinden ayrı ya da ana kitleden kopuk olarak başka yerlerde ve izole biçimde henüz anadilini konuşmakta olan küçük kalıntı gruplarını da, temas kurması halinde olumsuz anlamda etkileyebilir, o küçük yerlerde de anadilinin bırakması sürecini hızlandırabilir.''

Yaşadığımız topraklarda varlıklarını konuşularak ve kayalara yazılarak ispat etmiş olan: HİTİTÇE, URARTUCA ,ASURCA, FRİGCE, GALATÇA, LUVİCE, KAŞKACA ile HAYASÇA ne oldu? Benzer durumlar : URAL - ALTAY dil topluluğu içinde yer alan TÜRKÇE için de söz konusu. Bu açıdan bakıldığında ÇİN SEDDİ'nden buraya doğru: ÇUVAŞÇA, ÇAĞATAYCA, HAZARCA, İSKİTÇE, AVARCA, PEÇENEKÇE, HUNCA ne oldu? Ayrıca değişen çağlar boyunca bugün özellikle, bize yakınlıkları yönünden, hiç bir zaman kopamayacağımız KAFKASYA ile BALKANLAR'daki DİLLER, LEHÇELER ile AĞIZLAR da önce TÜRKÇE'nin sonra da sırası ile RUSÇA, BULGARCA, GÜRCÜCE, ROMENCE, SIRPÇA, GREKÇE ile MAKEDONCA'nın etkisi altında değiller mi?

Kökleri ne kadar eskilere dayanır ise dayansın bazı DİLLLERİN AĞIZ yada LEHÇE olarak var olan uzantıları;daha önceUYGARLIK YOLU'na çıkmış ve kendi SÖZ VARLIĞI'nı zenginleştirmiş ve işlenmiş DİL karşısında yavaş yavaş eriyecektir. Ölmüş gitmiş devletler, milletler olduğu gibi ÖLÜ DİLLER de insanlığın kaderinde var.

Çok öğündüğümüz TÜRKÇE bile dün Arapça ile FARSÇA'nın değişik etkilerini taşırken; bugün FRANSIZCA ile İNGİLİZCE'nin kelime dağarcığından kendisini kurtaramamaktadır.Sanal ortamda bu konuda pek çok açıklama var. Bir de bir dilin özündeki yapılanma biçiminden dolayı da gelişmelere açık olması gibi bazı özelliklerinin varlığı da o dili diğer diller karşısında daha dirençli kılıyor.

Prof. Negroponte : Geleceğin bilgisayar dili TÜRKÇE'dir, demişti (Being Digital 1993?). Çünkü TÜRKÇE'in SÖZ VARLIĞI'nın %95'ten çoğu eğilip bükülmeden konuşulduğu ve yazıldığı için diğer dillere göre tartışmasız bir üstünlük taşıyor. Öğrendiğime göre TÜRKÇE bilgisayar ortamına en az 15bin kadar kelime ile egemen olmuş durumdadır. Bu da dilimizin gücünü göstermesi bakımından önemli. Gelişen çağ karşısında ESPARANTOCA'nın gelişemediğini hepimiz biliyoruz.

Ayrıca bir dil eğer KENT HAYATINI, matematiği, geometriyi ve felsefeyi yeterince kuşatamaz ise baştan ölmüş diğer diller karşısında direnememiş demektir. Bu varlık yokluk savaşı o dili savunanların güçsüzlüğünden, dirençsizliğinden çok o dilin kendi ÖZ YAPISI ile SÖZ VARLIĞI yanında karşılıklı etkileşim ile varlığını yükseklere çıkartabilme konusundaki kelime türetmeleri de kapsayan iç yapısının sağlamlığı ile ilgilidir. Kaçınılmaz olarak bazı ödünç kelimelere rağmen TÜRKÇE'nin söz diziminde ve dağarcığında bu güç var.

**
EK
Konfüçyüs'e bir gün sormuşlar:

"Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?"
Büyük filozof, şöyle cevap verdi:
"Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Şöyle ki: Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir!"

http://www.fikracenneti.com/diger/konfucyus-ve-dil/aZZ1001QQidZZ12161QQsZZf29b.htm
http://www.edebiyatogretmeni.net/forum/eski_caglarda_dil_ve_edebiyat/konfucyusa_sordular-t12234.0.html