Ömer Faruk MENCİK YILMAZ
Yönetmen Gazeteci
25 Nisan 2013 Siyaset SosyolojisiHacı Malik El Şahbaz ya da Malcolm X (ABD'li Müslüman hatip 1925 - 1965)
Son günlerde gündemde
olan Barış Süreci hepimizin izlediği bir olay.
Bu kapsamda ortaya
çıka Akil İnsanlar konusu ise başlı başına bir inceleme konusu.
İçerisinde Batı’nın da
bulunduğu Terör Sorunu ile Kürt Sorunu alanında yoğun bir kavram kargaşası
yaşıyoruz.
Dil, lehçe, soy sop, mülkiyet, kabile, aşiret yapılanması ve çağdaşlaşma gibi sorunlar günden güne çığ gibi büyümektedir.
Bu yüzden her iki
alanda yaşananlar ile ayrımcılık konularını da değerlendirilmesine de gerek
var.
Düziçi Haber yayın
alanında yer alan bir sanal anket uygulamasını irdelemek istiyorum.
Bu bağlamda
Başbakanlıkça yaptırılan anketler ile Şanlıurfa’daki bir uygulamayı sunacağım
sizlere.
Savaş var ise barış da olmalıdır!
Savaş mı yoksa barış
mı istersiniz’ diye sorulsa çoğunluk ‘barış’ diye ayağa kalkar.
Bu çağda 'savaşmak' ya
da 'birilerini arkadan vurmak' kadar utanılası bir iğrençlik olamaz!
Ülkemizdeki belirgin
ayrılıkçı odaklar ile onlara bağlı bazı yazarlar ile siyasetçiler bu
topraklarda ‘topyekûn bir savaş’ yaşanıyormuşcasına özellikle Türkler ile
Kürtler (kimilerine göre ‘içselleştirilen’ Zazalar dâhil!) arasında bir ‘savaş’
yaşanmakta olduğunu anlatmaktadır. Hepimiz biliyoruz ki Kurtuluş Savaşı, Kore
Savaşı ya da Kıbrıs Savaşı gibi ‘bir savaş’ var ise onun gelişmesine ve
sonuçlarına bağlı olarak ‘bir barış anlaşması’ da olmak zorundadır. Devletler
hukukundaki durum bu.
Biliyoruz ki insanoğlunun
acımasızlıklarına da damgasını vuran savaşlar İç Savaş, Cephe Savaşı, Hava
Savaşı, Deniz Savaşı, Topyekûn Savaş, Kıtalararası ya da Dünya Savaşı gibi
adlarla anılırlar. Çoğunuza göre olduğu gibi bana göre de ülkemizde ne Kürt
yurttaşlarımız ile ne Arnavut ne Laz ne Zaza ne de Boşnak yurttaşlarımız ile ne
İç Savaş ne de Cephe Savaşı yaşanmaktadır. Ne yazık ki o çok tehlikeli ‘savaş’
ve ‘barış’ kavramları kimilerinde son otuz yıldan beri geniş topluma kabul
ettirilmek istenmektedir. Mesleğim gereğinde de (sosyolojik olarak) ne
ayrımcılık ne çatışma ne de kan davası gütme gibi bir süreç yaşadık,
diyebiliriz. Ne yazık ki terör dayatmaları ile gelinen bu aşamada ‘terör
örgütünün siyasi uzantıları’ TBMM’de bile aba altından sopa gösterircesine, ‘Azdan
az çoktan çok gider!’ diyerek meydan okuyabilmektedirler.
Kavram kargaşalarını kim düzeltecek?
Oysa yaşanılan vur kaçlı,
uzaktan kumandalı, araç yakmalı ve arkadan adam vurmaya yönelik silahlı
saldırılar için ‘savaş’ değil ‘terör’ adı verilir. Bu gibi binlerde sinsi
saldırı için ‘savaş’ kavramını kullanmak bilgisizlikten öte gerçekleştirilen
insanlık dışı pusu dayanaklı saldırılar için, ‘Bu savaştır. Her türlü yola
başvurulur’ gibi bir açıklamayı da içeriyor ki söylem karşısında ne hukuk ne
toplum bilim ne kamu vicdanı kabul edebilir. Ne yazık ki kendinden menkul bazı
siyaset erbabı ile bazı yazarlar bunu kabul etmiş bulunuyor!
Geçenler Boston’da üç
kişinin ani ölümü ile sonuçlanan bir bomba patlaması olayı için hukukçu B. H.
Obama, ‘terör eylemi' olduğunu söyleyerek kınamış ve saldırıyı düzenleyenlerin
teslim olmaması durumunda ‘vurularak’ öldürüldüklerini biliyoruz. Yine biliyoruz ki 11 Eylül 2001 tarihinde
Arap kökenli El Kaide Örgütünün (19) üyesi tarafından ABD'nin New York
kentindeki Dünya Ticaret Merkezi ile diğer bazı alanlara düzenlenen ve bir anda
yaklaşık (3.000) kişinin ölümünde yol açan sinsi saldırı da 'terör saldırısı'
adlandırması yapılmaktadır. 'Dünyanın en büyük saldırı eylemi olarak' nitelenen
bu terör saldırısını düzenleyen 'köktendinci silahlı’ örgütünün kurucusu Usame
Bin Ladin, 2 Mayıs, 2011 günü Pakistan'da bulunan bir 'kışlanın yanında büyük
bir evde bir helikopter saldırısıyla CIA tarafından öldürülmüştür. Cesedi,
hiçbir devlet tarafından kabul edilmeyeceği gerekçesiyle denize atılmıştır.' (tr.wikipedia.org'dan
alıntıdır.)
Bir yılı aşkın bir süre
önce Afet Konutlarının teslim töreninde Van'da konuşan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi o gün de 'terör örgütü' kavramını da
kullanarak terör örgütünün nasıl çalıştığını da anlatıyordu. Ona göre, 'Terör
örgütü ve onun uzantısı siyasi partiyi ticarethaneye çevirmişler. Türkiye'ye
düşmanlık besleyen ne kadar mihrak varsa onlardan ihale alındığını,
karşılığında zulüm, kan ve yalan satıldığını' açıklamıştı. Erdoğan o
konuşmasında bir anlamda içini dökerek, 'Alçakça okullara saldırıyorlar,
alçakça yurtlara saldırıyorlar. Çocuklarımız içeride, molotof kokteyllerle
oraları bombalıyorlar. Yanıcı maddeler atıyorlar. Cehaletten beslenenler
eğitimden korkarlar, öğretimden korkarlar. Bu okullarda eğitim gören,
aydınlanan, ülkenin ve dünyanın gerçeklerine vakıf olan çocuklarımızın bu tür
gelişmelerini hazmedemezler. Çünkü böyle olursa onları evlerinden alıp, dağlara
sevk edemezler. Bu aklı onlara mutlaka iplerini ellerinde tutan efendileri
vermiştir. Çünkü bunların o kadarını düşünecek, o kadar ileriyi görecek
ferasetleri de yoktur. Okullara yönelik saldırıları, bunların gerçek yüzlerini
çok çarpıcı şekilde ortaya koydu.' (23 Ekim 2012 Zaman.com.tr) açıklamasında
bulunmuştu.
Terör Örgütünün çevreye
etkileri için yine Van'da, 'Niye Güneydoğu'da Doğu'da yatırım yapmıyor
yatırımcı. Korkuyor. "Terör" diyor "gelir de benim fabrikamı
yakarsa, bombalarsa. Onun için gelemiyorum". Buralarda işsizlik varsa
bundan dolayı var. Bunun önünü açmak için önce bölücü terör örgütü ve
uzantısıyla benim Kürt kardeşim arasına duvar örmeli ki buraya yatırımcı rahat
gelsin' sözlerinden sonra dile getirdiği diğer açıklamalar da bugün gelinen
kavram kargaşasının bir başka boyutu olsa gerek. Başbakan Erdoğan'a göre,
'Kendisine oy veren vatandaşla değil eli kanlı teröristle kucaklaşan demokratik
bir siyasete inanmış bir siyasetçi olamaz. Hizmet vermekle işiniz yok madem
parti tabelalarınız sökün yerlerine İmralı'ya ya da Kandil'e mecburi istikameti
gösteren trafik tabelaları koyun. Hiç değilse milletimiz ne olduğunuz ne iş
yaptığınızı bilir.' (Erusam.com. 24.10.2012) açıklaması ile bugün gelinen
aşamayı o günden görmüş olduğunu da söyleyebiliriz.
Ne yazık ki Başbakan
Erdoğan’ın o konuşmalarından on iki gün kadar sonra BDP Muş Milletvekili Sırrı
Sakık, ‘Aklınızı başınıza alın, Kürtler 1915’lerdeki Ermeniler değil ki
katledesiniz. Kürtlerin bir sözü vardır: Azdan az gider, çoktan çok gider’
diyebiliyordu. O gün İzmir’de 1500 BDP ’li, açlık grevlerine destek vermek için
yürüyüşe katılan BDP’li Sakık, ‘Kürtler, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne
kadar ataları idam edilerek geldi. Şeyh Sait, Öcalan’ın atasıdır, bizim
atamızdır. Seyit Rıza, Öcalan’ın atasıdır, bizim atamızdır. Kürtler size boyun
eğmediler. Hele bugün Kürtleri idamla tehdit etmek abesle iştigaldir’diyerek,
bir anlamda ‘kan davası’ gütmekte olduğunu söylemiş olmuyor muydu? (Radikal.com.tr
05/11/2012).
BDP’li Sakık bu
konuşmasından çok değil üç gün sonra bu kez de TBMM’de, o günlerde Bursa’da
yaşanılan gerginlikler üzerine, ‘Evet, tehditse tehdit… Azdan az çoktan çok
gider… Ey devlet, ey Vali, ey İçişleri Bakanı, ey polis, cinayeti işleten ve
soruşturan sizseniz failler bulunmuyorsa, mağdurları içeri tıkıyorsanız bir tek
şeyimiz kalmıştır: Size karşı direnmek, zulme karşı direnmektir’ sözleri ile
nasıl bir kişilik yapısında olduğunu açıklamış olmuyor mu? TBMM’nin dünkü(25.04.2013)
oturumunda CHP Grup Başkanvekili Emine Ülke Tarhan’ın BDP’li Sakık’ın 2012’de
söylemiş olduğu ‘Azdan az çoktan çok gider’ sözlerini hatırlatarak, ‘Biz mi
barış istemiyoruz? Şu sözlere bakın asıl siz barış istemiyorsunuz. Sen bunları
benim külahıma anlat’ diyerek tepki göstermesi üzerine BDP’li Sakık kürsüye
gelerek, ‘Ben bu sözümün arkasındayım’ diye karşılık vermekten de çekinmemiştir.
Kürtlerin menfaati nerededir?
Yeniden kendi sorunumuza
dönecek olursak toplumumuzdaki ‘din kardeşliği’, ‘komşuluk’, ‘ortak dil’,
‘akrabalık’ ve ‘birlikten kuvvet doğar’ anlayışından dolayı ülkemizde bazı
gerginliklere rağmen Türk – Kürt çatışması ve ayrımcılığı gibi bir açmaza
düşülmemiştir. Kamuoyuna göre hepimiz bu toplumun bir birinden ayrılması
imkânsız bireyleriyiz. Birileri bizi bölmek, ayırmak ve parçalamak istese bile
bu amaçlarına ulaşamayacaklardır. Kaldı ki Ziya Gökalp (1922,1992) ile bazı siyasetçiler ve
bilim adamlarına göre ‘Kürtlerin menfaati’ Türklerin yanıdır!
Yıllardır dayatılan Terör
Saldırıları sonucu bir anda beş beş, on on, yirmi yirmi öldürülen
yurttaşlarımızın acısından dolayı ‘Kürt
olmaktan utanıyorum’ diyen tanıdıklarınız olmadı mı hiç? Ayrıca yine bazı
‘hayali haritalar’ ile ‘özerklik’ ve ‘eyalet’ söylemleri karşısında ‘Ben şimdi
Van’a ya da Diyarbakır’a pasaportla mı gideceğim’ diyen Kürt, Türk, Zaza, Arap,
Türkmen, Kırgız ya da Laz kökenli arkadaşınız yok mu?
Genar Araştırma
Danışmanlık Eğitim Şirketi’nin bu ay başında ‘Üç (3) bin kişiyle yaptığı ankete
göre, Türkiye'nin yüzde 94.2'si 'T.C. vatandaşı olmaktan rahatsız değil, yüzde
5.8'i ise rahatsız.’ Ancak yukarıdaki saptamalara göre de toplumun ‘yüzde 95 de
Kürtlerle Türkler aynı devlet çatısında yaşamalı’ diyor! Şubat başında
Başbakanlık tarafından yapılan bir başka araştırmaya göre ise ‘Türk ve Kürt halklarının
bundan sonra da birlikte yaşayabileceğine inanıyor musunuz, sorusuna ise %95
evet çıkmış. Kürtlerin ayrı bir devlet kurmalarına inananların oranı ise %5
olarak saptanmış’ bulunuluyor.
Umulur ki Sanayi Devrimi
ile Fransız Devrimi’nden sonra gelişen yoğun eşya tüketimi ve yeni hukuk
anlayışı sonucu güçsüz düşen Batı’nın yarı sömürgesi Osmanlı Devletimizin
devamı olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti bütün olumsuzluklara ve
ayrılıkçı söylemlere rağmen sınırlarını koruyacak ve yüzlerce ortak değerleri
ile bu coğrafyadaki bir arada yaşama bilinci potasındaki yurttaşlarımız
geleceğe daha bir umutla bakabilecektir. Bu da AKP İktidarının kökü derinlerde
yatan dâhili ve harici ayrılıkçı odakları engelleyebilmesi ile mümkündür.
Düziçililer Barış Süreci için ne düşünüyor?
İşte bu gibi gelişmeler
kamuoyunu uğraştırırken on beş günden bu yana sanal ortamda Düziçi Haber
kaynaklı ankete göre ‘barış’ siyaseti gerekli etkinliği göstermekten uzaktır.
Düziçi Osmaniye’nin ikinci kalabalık bir ilçesi olup yaklaşık içerisinde 43.000
kişi yaşamaktadır. Aşağıda okuyacağınız söz konusu anketin bugün açıklanan
dökümüne göre ‘çözüm süreci’ %32 (27 +5) oranında desteklense bile % 53
oranındaki karşı görüşe karşılık %15 oranındaki ‘ciddi endişelerim var
kararsızım’ bulgusu sanırım ilgililere bir fikir verebilecek açıklıktadır. Bu
durumda gelişmeler karşısında ‘endişeli’ ve ‘kararsız’ durumda bulunan %15
oranındaki kitlenin kazanılması büyük önem taşımaktadır.
Düziçi’nde daha çok
gençlik kesiminin ilgi gösterdiği ‘barış’ konusundaki sanal anket uygulamasının
sonuçları aşağıdadır:
Hükümetin İmralı ile başlattığı çözüm sürecini
destekliyor musunuz?
Evet: Terörün
bitirilmesi adına yapıldığı için destekliyorum
% 27
Hayır: Ülke için
zararlı olacağına inandığım için desteklemiyorum % 53
Görüşmeleri yanlış
bulsam da desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum
% 5
Ciddi endişelerim var
kararsızım % 15’ (duzicihaber.com’dan
alıntıdır.)
Bu bağlamda %5 oranındaki
‘görüşmeleri yanlış bulsam da desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum’ diyen bir kitle
ile birlikte ‘süreci destekliyorum’ diyen % 27’lik kitlenin ancak %32 oranına
ulaşması Düziçi bağlamında AKP İktidarının 2005’ten bu yana güttüğü Açılım
Siyaseti ile Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi kapsamında başarıya
ulaşamadığını yansıtmaktadır, diyebiliriz.
Öte yandan içeriği belli olmayan söz konusu ‘barış süreci’ için ‘ciddi endişelerim var kararsızım’ diye görüş belirten %15 oranındaki kitlenin yaygın olarak dayatılan propagandalara da bağlı bir biçimde %10 oranında görüş değiştirseler bile ‘barışa evet’ diyebileceklerin oranı ‘görüşmeleri yanlış bulsam’ da diyen %5’lik oranla birlikte ancak %42’ye ulaşabilecektir.
Öte yandan içeriği belli olmayan söz konusu ‘barış süreci’ için ‘ciddi endişelerim var kararsızım’ diye görüş belirten %15 oranındaki kitlenin yaygın olarak dayatılan propagandalara da bağlı bir biçimde %10 oranında görüş değiştirseler bile ‘barışa evet’ diyebileceklerin oranı ‘görüşmeleri yanlış bulsam’ da diyen %5’lik oranla birlikte ancak %42’ye ulaşabilecektir.
Genar Araştırma
Şirketinin üç bin kişiyi kapsayan yukarıdaki araştırmasına göre, ‘terörün savaş
değil barış yoluyla bitirilmesini isteyenlerin oranı 89.6’dır.
Gazetenin ‘Barış Sürecine Destek Veriyor musunuz’
sorgulamasına göre:
Evet diyenler % 69.02
Hayır diyenler ise % 30.97’dir. (urfadabugun.com’dan alıntıdır)
Öte yandan
Şanlıurfa’da yayınlanan Urfa’da Bugün adlı sanal ortamdaki sorgulamaya da göz
atmakta yarar vardır.
Evet diyenler % 69.02
Hayır diyenler ise % 30.97’dir. (urfadabugun.com’dan alıntıdır)
Bu yansıma da gösteriyor
ki terör saldırılarına daha açık durumda olan kentlerimizden biri olan Şanlıurfa'da
yan yana yaşama bilinci bağlamında 'silahların susması' ve 'anaların
ağlamaması' isteği ağırlık kazanıyor. İlk olarak 1983 yazında gittiğim
Şanlıurfa kentleştikçe zenginleşti ve Atatürk Baraj Gölünden gelen sulama suyu
ve elektrik enerjisi ile günden güne gelişiyor. Benzetmek gerekir ise Urfa ya
da Haran Ovası ile irili ufaklı diğer ovalar ikinci bir Çukurova olarak her
türlü sebze ve meyve üretiminde ülkemizde adını söyletiyor. Bu gelişmede Urfalı
yurttaşlarımızın çabaları yanında iktidarların destekleri de inkâr edilemez.
Başbakan Erdoğan’ın eli güçlü
Başbakanlık’ın Şubat
başında yaptırdığı bir araştırmaya göre ise ‘5.500 kişi ile yapılan görüşmeye
göre katılımcıların %51’i Hükümet ile Öcalan’ın görüşmesine destek veriyor.
Ancak ‘kandille de görüşülebilir diyenlerin oranı %40’ta kalıyor. Bölgede
yaşananları ‘terör saldırısı’ olarak adlandıranların sayısı da hızla artıyor.
İkinci ankete göre ise bölge halkının ancak %6’sı Kürt Sorunu olduğunu %39’u
ise Terör Sorunu yaşandığını belirtmiş. Öte yandan ankete katılanlar İmralı
Sürecinde kullanılan dile de itiraz ederek yapılanların ‘müzakere’ değil
‘görüşme’ olarak adlandırılmasının daha iyi olacağını belirtmiş. Terör
Sorununun çözümü için %65 destek çıkmış. Ankette Türk ve Kürt halklarının
bundan sonra da birlikte yaşayabileceğine inanıyor musunuz, sorusuna ise %95
evet çıkmış. Kürtlerin ayrı bir devlet kurmalarına inananların oranı ise %5
olarak saptanmış. (22.02.2013 günlü showhaber.com’den kısaltılarak alıntıdır.)
İmralı sürecine ilişkin
bir ankete BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın ‘Bu iş anketlerle yürüyecek bir
iş değil. Yüzde 99 barışa karşı olsa barışı savunmayacak mıyız? Başbakan'a
tavsiyem, barış gerçekleşene kadar anket işinden vazgeçsin’ (22.02.2013 günlü
ntvmsnbc.com’dan alıntıdır) açıklaması ise kamuoyunun düşüncelerine saygı
göstermek yerine ‘barış’ kapsamında gelişebilecek dayatmalara bel bağlanıldığının
bir göstergesi değil midir?
Oysa ‘savaş’ bağlamında
bir ‘zafer’ elde ettiklerini sananlardan kesim ise bu olayın sorgulanmaması
gerektiğine inanmış olmalı ki hemen ‘barış’ istiyorlar. Bu ‘barış tutkusu öyle
bir etki sağlamışa benziyor ki AB’nin AKMP Genel Kurulunda bile üç gün önce
görüşülen Türkiye Raporunda yer alan bazı açıklamalar BDP’li Ertuğrul
Kürkçü’nün değişiklik önergesi ile değiştirilerek kabul edilmiş. Buna göre
‘Türk kurumları ve Türk halkı’ yerine ‘Türkiye vatandaşları ve kurumları’
yazılmış. Yine söz konusu raporda yer alan, ‘Kürt sorunu ve PKK terörizmi 40
binden fazla kişinin ölümüne neden oldu’ ifadesinin ‘Türkiye'deki Kürt sorunu
ve Türk devletiyle PKK arasındaki çatışma 40 binden fazla kişinin ölümüne neden
oldu’ şeklinde değiştirilmesini içeren önerge’ de genel kurulda kabul edilmiş.
Böylece ilgili raporda yer alan ‘PKK terörizmi’ ifadesi de ‘çatışma’ olarak
değiştirilmiş.
AKMP’nin ilgili bir
İzleme Komisyonunun önerisi ile ‘PKK terörizmi’ yerine ‘terörist’ yerine
‘aktivist’ (ya da Türkçe deyişle ‘eylemci’) kavramı yazılarak yeni yeni kavram
kargaşalarına doğru yelken açmamızın yolu açılmış bulunuyor.
‘142 evet, 35 hayır ve 6 çekimser oyla AKPM Genel Kurulu'nda kabul edilen rapor karşısında ne yazık ki AKMP Genel Kuruluna katılan AKP ve CHP yetkililerinin, sanırım yeteri kadar hazırlanamamış olmalarından dolayı hiçbir etkinliklerinin bulunmamasını da bugün hayretle okudum.(Kaynak 23.04.2013 Anadolu Ajansı)
‘142 evet, 35 hayır ve 6 çekimser oyla AKPM Genel Kurulu'nda kabul edilen rapor karşısında ne yazık ki AKMP Genel Kuruluna katılan AKP ve CHP yetkililerinin, sanırım yeteri kadar hazırlanamamış olmalarından dolayı hiçbir etkinliklerinin bulunmamasını da bugün hayretle okudum.(Kaynak 23.04.2013 Anadolu Ajansı)
Bütün gelişmelere ve
olası bazı olumsuzluklara rağmen Başbakan Erdoğan’ın eli güçlüdür diyebiliriz.
İnşallah hiç bir 'yol kazası' ya da değişik içerikli ‘terör saldırıları’ ile
böl ve parçala içerikli ‘Batı dayatmaları’ olmadan 'uluslararası' içerikler de
taşıyan şu 'terör belası' bir gün bitirilecektir. (Ankara 25 Nisan 2013)
(Açıklama: Yazarımızın bu
yazısı daha uzun biçimi ile Duyuruyorum Sosyoloji alanında yayınlanmaktadır.
Kaynak belirtilmek şartı ile bölüm bölüm ya da bir bütün olarak
yararlanılabilir.)
Yorumlar:
Hayretle izliyor ve okuyoruz ...Selamlarımla. Tly Ekr 26.04.2013 9:14
- Ömer Faruk:
- Ben de öyle Tly Hanım. Yine de dayanamayıp bu yaşananlar fil midir yoksa başımıza yine ne gibi çoraplar örülmek isteniyor diye yazmaya çalışıyorum. Yasalar karşısında eşitliği savunan yok! Çünkü yasaların çoğu iktidarlarca güçlüden yana. Gözünüze dizinize dursun diyen de yok! Çünkü gelir dağılım da toprak mülkiyeti de siyaset de belirli ağaların elinde. Altta kalanın canı çıksın. Başını uzatanı vurmak da insanlık değil. Soruna egemen kılınan kavram kargaşası ise birilerinin nasıl da işine geliyor şimdi daha iyi anlıyoruz. Görelim Mevlâ neyeler! 26.04.2013 15:27
Bu anketlerin hiç birine inanmıyorum. Hepsi belli amaca yönelik toplumu manipüle etmeye yarayan iktidar araçları. Selamlar. Ayrıntıda gezinmek 27.04.2013 02:31
Ömer Faruk:
Bence de desem bile başka dayanak var mı? Siyaset toz duman! İmralı ile Kandil bastırıyor Aynur Hanım. Her şeye rağmen 'istatistiklere inanmamalı' demek kolay olsa da 'istatistiksiz de olmuyor. Önemli olan iktidarın ki AKP oluyor bugün için, terör sorununun yaklaşık yetmiş yıl sonra Batı'nın Ortadoğu iştihası ile birlikte yaygınlaştırdığı Kürt Sorunu bağlamındaki kırmızı çizgileri nelerdir bilinemiyor! Bildiğimiz şu ki Batı kendi çocukları yerine geçen yüzyıllarda Bulgar, Giritli, Moralı, Atinalı, Boşnak, Arnavut, Karadağlı, Ermeni ve Arap gibi (ki çoğunluğu din kardeşimizdir) içimizden biri gibi yanı başımızda silahlandırdığı unsurları kullanmaktan çekinmiyor. Çünkü onlara göre Hunlar, Peçenekler, Avarlar, Hazarlar, Macarlar ile Moğol egemenliklerinden dolayı Osmanlılar gibi bugün Anadolu ve Trakya'daki Türkler de bu coğrafyadan un ufak edilerek atılmalıdır. Amaç Batı'nın maddi açlığı, Haçlı yayılmacılığı ve Petrol ile bazı madenlere duyduğu tükenmez iştihadır. Çıkmamış canda bir umut vardır! Ya sabır. 27.04.2013 15:27

