29 Kasım 2008 Cumartesi

GELİN OSMANİYE'DE ÇİMENTO YAPALIM

Osmaniyemiz'de yapımı düşünülen, her türlü yasal izinlerinin de alındığını bildiğimiz bir çimento fabrikası yakın bir gelecekte Osmaniye'de resmi makamlarca da uygun bulunacak bir yerde kurulacak.

Bilebildiğim kadarı ile söz konusu çimento fabrikasının resmi adının ne olduğu bile açıklanmış değil! Kimimize göre hayırlı, kimimize göre ise zararlı olabilecek bu iş ne yazık ki Osmaniyelileri en az ikiye bölecektir.

Bu tür durumlar ilk çimento fabrikalarının kurulmaya başlandığı 1840'lardan bu yana elbette tartışılmıştır. Fakat insan sağlığına verilen önemin günden güne gelişmesi, zorunlu olarak; doğal hayat ve çevre bilincinin yaygınlaşması hassasiyetlerimizi artırmaktadır. Bu bakımdan tür fabrikaların ilk tasarlanışları da varlıkları da tartşılması gereken önemli konular olarak karşımıza çıkarmaktadır.

Bu bakımdan ''karar vericiler'' pek de rahat uyuyamıyor olsalar gerekir. Çünkü bir fabrikanın işsizlere iş imkanı sunmasından başka gözetilmesi gereken pek çok özelliklerinin de olduğu bir gerçek. Önemli olan bütün bu tür konuların en akıllı yollar, yöntemler düşünülerek çözüme kavuşturulmasıdır. Oysa çoğu kez evdeki hesabın çarşıya, pazara uymadığını biliyoruz. Bu da ya hesabı kitabı bilmemekten ya da yalapşap iş yapmak istediğimizden, aceleciliğimizden kaynaklanır.

Birilerine ''peşkeş çekiyor olmak'' gibi kaba bir yaftayı da kimselere yakıştırmak istemem! Çünkü böyle bir durumda ne Devlet ciddiyeti ne de kişilik kalır: Toplum da kokuşmaya başlar!

Bunun takdirini sessiz kalmanın bazı kaygılarını taşıyan kamuoyunun bilgisine sunmak isterim. Üzülerek belirteyim ki çimento fabrikasının sebep olabileceği bazı hastalıklar konusunda bizde yapılmış hiç bir araştırma yok! Var olduğunu söyleyebileceklere ise o eserlere ulaşamadığım için şimdiden özür dilerim.

Görebildiklerim de ne yazkı ki çok yüzeysel, güdümlü yaklaşımlardan öte bir özellik taşımadığından yabancı kaynaklara başvurmak zorunda kaldım. Fakat bu konuda ''Ne olacak canım, yeni iş kapıları açılacak. Bazı zararlardan da herkes kendini korusun!'' gibi çıkışlarda bulunanlar da yok değil aramızda. Tarafgir de olsa görüşlere saygımız vardır! Fakat söz konusu durumlar için ülkemizde gerçekçi araştırmaların yapılabilmiş olduğunu da hiç sanmıyorum! İşte bu nedenle de görüşler muhtelif olabiliyor. O zaman da herkes kendi bakış açısına göre haklı oluyor. Çünkü ortada gerçekçi bilimsel araştırmalar yok!


İşte bu önemli sorunun bazı yönlerini kamuoyuna karşı sorumlu olan siyasi ve idari yetkililere bırakarak ben konuyu bilgisayar ortamında bulduğum iki araştırma çerçevesinde irdelemek istiyorum kısaca:
http://www.hse.gov.uk/pubns/web/portlandcement.pdf

Yukarıdaki yazıda ''portland çimento'' üretimi ile... ''mide, akciğer, bağırsak, pharynx, larynx'' türü kanser vakalarında; gözlemlere göre, belli bir artış görülmüş. Ancak ''kesin bir ilişki kurulamamıştır'' deniliyor. Bu araştırma, değerlendirme çabasının ne kadar tutarsız olduğunu işin uzmanları daha iyi anlarlar sanırım. Bu yazıdan da anlaşılıyor ki göz göre göre yanlışları savunmak, mesnetsiz saptamalar ile göz boyacılığına kalkışmak yalnızca bize özgü değil!

Söz konusu kanser olaylarının ''içilen sigaralar ve alkol tüketimi'' ile de ilişkisinin var olabileceği özellikle vurgulanıyor. Oysa bir kurum yaptığı, yapacağı araştırmalarda ''kotrol grupları'' da kurarak, araştırmasındaki sapmaları, yan etkileri de göz önüne alarak bulgularına ulaşır. Bir de araştırmalarına kendilerince anlı şanlı üç de çizelge ekleyerek çok bilimsel bir iş yaptıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Yine de kişilerin evlerinin bulunduğu yer, yaş, cinsiyet, hastane, işçiler, ustalar gibi bazı özellikler de gözardı edilmemiş. Bu çalışmada bazı ülkelerde ne kadar çimento fabrikası işçisi, mavi yakalısı ile çevrede yaşayan balıkçı (İsveç'te) olduğunu da öğreniyoruz. Ne yazık ki hiç bir ''klinik gerçeklik'' yok!

Çok acıdır ki çimento üretimi ile kansere yakalanma arasındaki çarpıcı ilişki yalnızca İzlanda'da ''1172 ustanın ıslak alanlardaki'' çalışmalarına bağlı olarak yakayı elevermiş! Bu çalışmanın ne yazık ki bilimsel bir araştırma olmakla uzaktan yakından hiç bir ilgisi yok. Çünkü bir değerlendirme yazısı da olsa bazı temel araştırma yöntemlerine ve bulgularına da yer vermelidir. Demek ki birileri kendisini savunmak istemiş! Burada bu gerçeklik ne acıdır ki ''portland çimento üretimine bağlı olarak'' görülmesi muhtemel beş kanser türü usturuplu bir yazı ile geçiştirilmiş bulunuluyor. İzlanda'dan Tanzanya'ya kadar en az yirmi ülkeyi kapsayan bu değerlendirme yazısında ne yazık ki dünyanın 7. büyük çimento üreticisi Türkiye'nin adı sanı geçmiyor.

Anlaşılan söz konusu araştırmayı, herşeye rağmen insanlığın iyiye dönük geleceği için yapmak isteyenler T.C. yetkililerinden gerekli izni alamamışlar! Aşağıdaki yazıda görüldüğü kadarı ile Amerika'da çimento üretimi ile kansere yakalanma arasındaki sıkı ilişki tahmini hiç de gözardı edilmemiş! Konu enine boyuna tartışılmış. Zararlı maddeleri de içeren nice sayılar yazılmış, karşılaştırmalar yapılmış.
www.energyjustice.net/tires/files/carman-cal-portland.pdf

Bu araştırma çimento üretiminin hava kirliliği ve çevreye zehirli atıklar yaymasından başka tehlikelere de dikkat çekiyor.

Havada bulunan uçucu kimyasal maddeler de canlıların solunum yapmaları nedeni ile kansere yakalanma oranını artıracağı da hepimizin bildiği bir gerçek. Çimento karıştırıken bile bile elini bu işe bulaştıranlar ellerinin ne duruma geldiğini bir düşünsünler. Çimento üretiminde çalışan işçilerin yakalandıkları deri hastalıklarını bilmek için müneccim olmaya da gerek yok! (Meraklı olanlar bunun için de aşağıdaki yayından yararlanabilirler:
www.lhsfna.org/index )

Ülkemiz'deki son son araştırmalara göre (!) artık çimentoya hiç de masum olmayan bor bile katılabilecekmiş. Bilindiği gibi or konusundaki AB yaklaşımı da geçtiğimiz günlerde gündemdeki yerini almıştı. Bu çerçevede AB ülkeleri bizden b o r satınalmazlar ise biz de çimento fabrikalarımızda bol bol b o r madeni işleriz!

Kaç kişi bir dakika bile olsa bir arabanın eksoz gazına dayanabilir? Bir soba borusundan çıkan odun kömürü dumanı bile özellikle çocukları, yetişkinleri zehirleyip öldürmüyor mu? Yukarıdaki araştırmada özellikle 1975-1984 yılları ile 1989-1994 yılları arasında çocuklar arasında görülen kanserlilik durumunun oransal olarak arttığı yazılmış. Bilindiği gibi çimento üretimi çevreye ''ağır metaller olarak bilinen arsenik, hekzevalan krom ile kadmium'' yaymaktadır...

Bu araştırmadan öğrendiğimize göre yüksek ateş fırınlarının çevreye yaydığı toz ile birlikte bütün canlılarla buluşan bu metallerin öncelikle ''bitkinlik, bezginlik, mecalsizlik'' yarattığını da unutmamak gerekiyor. Yakın bir gelecekte Osmaniye'deki çimento fabrikasının fırınlarında eğer, diğer ülkelerde olduğu gibi ''arabaların dış lastikleri'' de yakılır ise yaklaşık on beş çeşit zehirli maddenin de çevreye yayılacağını öğrenir isek, kim bilir ne yapacağız. Sürekli olarak doğal gaz ile akaryakıt ve kömür kullanılamayacağına göre; belirli oranlar için izin alınarak ya da hiç bir izin almadan ''kaçak olarak dış lastik yakılabileceğini düşünerek'' üzülmemek elde değil şimdiden!

Bu yanlış uygulamanın bugün bile nice atölyelerde, nice fabrikalarda ve nice fırınlarda yapıldığını biliyoruz! Ne yazık ki çevre bilincimiz yeteri kadar gelişebilmiş değil. Bu konuda ne sağlık birimlerinin ne de belediye birimlerinin gerekli yeterlilikte olmadığını; gerekli kurslardan geçmediklerini, yürülükteki yönetmelikleri de bilmediklerini, bir kaç olaya ve gözlemlerime bağlı olarak, hiç kimseden de çekinmeden öne sürebilirim. Bunlar arasında hoş kokulu (!) yoğun parcacıklı sulu karbonlar (polynuclear aromatic hydrocarbons) ile naftalin dahil diğer zehirli maddelerin de gelecekte Ceyhan Vadisi'nde dolaşmaya başlayacağını bilmemizde fayda vardır.

O Ceyhan Vadisi ki çevresinde barındırdığı yüzbinlerce canlı ile tarihi ve turistik yerleri yanında İskenderun'a içme suyu da sağlamaktadır! Kısaca anlaşılıyor ki Osmaniye Çimento Fabrikası yalnızca Osmaniye ilinin değil İskenderun ile birlikte bütün Çukurova'nın gündemine oturmuştur. Çünkü bence ilk yıllarda; çok pahalı olduğu önen sürülerek bacalarına filtre takılmayacak olan bu fabrika çevreye pek çok zehirli maddeyi yayacaktır. İskenderun ilçemizin içme suyu ihtiyacının bir bölümünün de söz konusu fabrika inşaa yerinin yanıbaşındaki Aslantaş Barajı'ndan karşılanmakta olduğunu düşünecek olursak durumun vehameti daha bir açıklığa kavuşacaktır.

Bence topluma hizmet etmek onu da çevresini de sevmeyi gerektirir. Bu nedenle diyorum ki Osmaniye'nin ''kıraç bir iki tepeciğinin koltuğuna kurulacak olan bir çimento fabrikası'' yalnızca Osmaniye'nin değil bütün Çukurova'nın da çevre, tarım ve sağlık sorunu olacaktır. Söz konusu Osmaniye çimento fabrikası umulur ki bütün bunlara rağmen bazıları için ''hayırlara vesile'' olur.

Çevre, üretim, sağlık, turizm tanıtım ve kalkınma gibi sorunları olan Osmaniyemiz için, Osmaniyeliler için herşeyin en iyisini, en hayırlısını dilemek zorundayız. Tersini düşünenlerin kimler olduğunu da zaman gösterecek. Sağlık esenlik içerisinde bol güneşli, bol yağışlı nice güzel günler bizlerle olsun.

Ömer F YILMAZ

Yönetmen Gazeteci

AB YETKİLİLERİ İÇİŞLERİMİZE KARIŞIYOR MU?

AB YETKİLİLERİ İÇİŞLERİMİZE KARIŞIYOR MU?

2000 yılından bu yana anladığım kadarı ile AB yetkilileri değişik nedenle ile içişlerimize de hukuki sorunlarımıza da karışıyorlar!
Bazı siyasilerimizin bu konulardaki tepkilerinin ise çok yüzeysel olduğu açık!

''AB'' İÇİN ÜYELİK ÇABALARIMIZ HİÇ BİR ZAMAN İÇİŞLERİMİZE KARIŞMAK GİBİ BİR KÜSTAHLIK BİÇİMİNE DÖNÜŞMEMELİ.

NE YAZIK Kİ ''ONLAR'' BU TÜR ÇIKIŞLARINI SIK SIK SERGİLİYORLAR!

HER NEDENSE ''BİZ'' DE GEREKLİ CEVABI BİR TÜRLÜ VEREMİYORUZ!

ELİNDE MİKROFON ÇIKIP DA PKK'YI, TERÖRÜ ÖVENLER İÇİN KİM NE YAPTI ALLAH AŞKINA!

O TÜR KONUŞMALARI YAPANLARA BU CESARETİ KİM VERİYOR?

YARGI NEDEN HAREKETE GEÇEMİYOR?
GECİKEN ADALET NEDEN SEVİMSİZ GELİR İNSANA?

YOKSA AB AÇILIMLARI İÇERİSİNDEKİ DÜŞÜNCE HÜRRİYETİNİN SINIRLARI AÇIK SEÇİK ÇİZİLEMEDİ Mİ?

YİNE Mİ GEREKLİ UYUMLAR SAĞLANAMADI?

ORTALIK BİR TAKIM KENDİNİ BİLMEZE TERÖR YANDAŞLARINA MI TESLİM OLUNDU?
İKTİDAR DA MUHALEFET DE NEDEN ÇIKIP BİR KAÇ SÖZ SÖYLEYEMEZ?

ARADA BİR ORTALIKTA AHKAM KESEN BU KİŞİLER TBMM ÇATISI ALTINDA MİLLETVEKİLİ YEMİNİ ETMEDİLER Mİ?

O ANLAMLI YEMİNİ BÜTÜN MİLLETE KARŞI SÖZ VEREREK OKUYANLAR; EĞER BU YEMİNİN GEREKLERİNİ YERİNE GETİRMEKTEN KAÇINIYOR İSELER NASIL BİR KİŞİLİKTE OLDUKLARI DA TARTIŞILAMAZ MI?

ONLARI BU YEMİNLERİNİN GEREĞİNİ YAPMAYA KİM ÇAĞIRACAK?
DOKUNULMAZLIK HER TÜRLÜ UYARIDAN, YAPTIRIMDAN BU KADAR MI AZADEDİR?

KİMSE DOKUNULMAZLIK ZIRHINA BÜRÜNMEMELİ!

ANLAŞILIYOR Kİ BU ZIRH GİDEREK TERÖRE DE TERÖRİSTE DE HER TÜRLÜ KANLI ÖVGÜ İÇİN BİR BASAMAK OLUYOR.

O TERÖR Kİ YALNIZ VE YALNIZ İNSANLIK DÜŞMANIDIR.

SEN BEN, BİZLER ONLAR AYRIMINI KÖRÜKLEYEREK ÇIKAR PEŞİNDE KOŞANLARIN MESLEĞİ OLMUŞTUR ARTIK.

ALÇAKÇA GİRİŞTİKLERİ BU GAYRETLERİNDE BAŞARIYA ULAŞAMAYINCA NASIL DA 7'DEN 70'E SALDIRIYORLAR.

BAZI KİSVELERE SARINARAK KİMSE DEMOKRASİ HAVARİSİ DE KESİLMEMELİ!
İKİ YÜZLÜLERİN DE YALANCILARIN DA BİR YERLERE ULAŞTIKLARI GÖRÜLMEMİŞTİR.

ÇOCUKLARIN DA GENÇLERİN DE TERÖR ÇIKARTMAK İÇİN YILLARDAN BERİ NERELERDE NASIL KULLANDIĞINI MİLLET BİLMİYOR MU?

BAZI SIFATLARIN, BAZI İSİMLERİN GÖLGESİNE SIĞINANLAR SANIRLAR Kİ NE YAPTIKLARI GÖRÜLMÜYOR!

İNSANLIK DA MERTLİK DE KİŞİLERE DE KURULUŞLARA DA İSİMLERİ İLE MÜSEMMA OLMAK GÖREVİNİ YÜKLER!.

BİR AKSAKLIK, BİR ANORMALLİK OLDUĞUNDA ADALET DE YARGILAMA DA BUNU İÇİN VARDIR!

FAKAT NE YAZIK Kİ İLGİLİ KİŞİLERDEN DE KURUMLARDAN DA GEREKLİ ÇIKIŞLARI DA YAPTIRIMLARI DA GÖREMEMEKTEYİZ!

SÖZÜMONA ÇOĞU SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI DA SUSUYOR!

''YAKIP YIKAN, EKONOMİYİ DE VURAN ALÇAK TERÖRE KARŞI'' AB NEDEN YANIMIZDA DEĞİL?

NEDEN AP'DE AB İÇİNDEKİ TERÖR İÇİN BİR TOPLANTI YAPILMAZ?

BUNU TEK BAŞIMA BEN Mİ İSTEMELİYİM?

TARLADA TAPANDA GEÇERLİLİĞİ OLAN VE İÇİNDE YILANA BİLE ENGİN BİR SEVGİ TAŞIYAN; NE YAZIK Kİ BAZILARINCA YALAN YANLIŞ SÖYLENEGELEN ''BANA DEĞMEYEN YILAN BİN YAŞASIN'' MI DEMELİYİM?

BU DURUMDA DAHA YİRMİLİ YAŞLARINDA ŞEHADET ŞERBETİ İÇEN GENÇLER İÇİN KİM HANGİ KIYASLAMAYI YAPARAK, NE SÖYLÜYOR?

BUGÜN DE YUNUS'UM BÎCÂREM GİBİ:
''YANAR İÇİN GÖYNÜR ÖZÜM
YİĞİT İKEN ÖLENLERE
GÖK EKİNİ BİÇMİŞ GİBİ'' DİYECEĞİZ YANAYAKILA?

TERÖRÜN TARİHE GÖMÜLMESİ İÇİN BÜTÜN YOLLAR BİTTİ Mİ YOKSA?

HEEEYYY ORADA KİMSE YOK MU?

BUNU YAZARKEN YILLARDAN BERİ YÜREĞİMİ YAKAN NİCE ACILARDAN DOLAYI; MİLLETİMİN YÜCE VARLIĞI, BARIŞI HUZURU İÇİN YAZIYORUM.

DOĞRU OLANI, İYİ OLANI, GEREKENİ YAPMIŞ OLANI ALKIŞLARIM!
NE YAZIK Kİ TERÖR DE TERÖRÜ ÖVEN EYLEMLER DE GÜNDEN GÜNE ARTMAKTADIR!

FB'LİYİM FAKAT YENİLİR İSE EN ACIMASIZ ELEŞTİRİYİ DE ALIR BENDEN!

TOPLUMSAL ÇIKIŞLAR DA FİKİR MÜCADELESİ DE YİNE FİKİR İLE BELGE İLE OLMALI; ÖTESİ ANCAK MİLİTANLIK OLUR TERÖRİSTLİK OLUR!

NE YAZIK Kİ BU MİLLET GİDEREK DAHA BİR İÇİNE KAPANACAK!
İŞTE BUNA DAYANAMIYORUM ARKADAŞ!

FAKAT SÖZ KONUSU OLAN BU ÜLKENİN, BU MİLLETİN GELECEĞİ İSE O ZAMAN TEPKİLERİMİZ HER TÜRLÜ KIYASLAMANIN DA ÜSTÜNDE BİR DEĞER KAZANIR!

VATAN, BAYRAK, DİRLİK DÜZENLİK, BİRLİK BERABERLİK, KOMŞULUK, AKRABALIK, DİN KARDEŞLİĞİ GİBİ YÜKSEK DEĞERLERİMİZ GÖZARDI EDİLEREK MESNETSİZ BAZI İSTİSMARLARIN YAPILMAKTA OLMASI GERÇEKTEN ÇOK ACI.

KESKİN SİRKENİN KÜPÜNE ZARAR VERMESİ BENZETMESİNDE OLDUĞU GİBİ; YAZILI KAAYNAKLARDAN YOKSUN HAYALİ PROPAGANDALAR İLE KANDIRILAN GENÇLERİN KİŞİLİKLERİ İLE OYNAMAYA KİMSENİN HAKKI OLMAMALI!

ANLAŞILIYOR Kİ SON GELİŞMELER HİÇ DE HAYRA ALAMET DEĞİLDİR.
BATI HER YÖNDEN BU DEVLETİ DE MİLLETİ DE ZORLAMAYA BAŞLAMIŞTIR.

YİNE ANLAŞILAN O Kİ ''A B SORUNU'' ÇÖZÜLMEDEN BU ÜLKE KENDİ GÜCÜNÜ, KENDİ VARLIĞINI ORTAYA KOYAMAYACAKTIR.


ÖMER F YILMAZ

YANYANA YAŞAMA BİLİNCİ: DÜN BUGÜN

YANYANA YAŞAMA BİLİNCİ : DÜN BUGÜN

İşte nice beylik sözlerden biri: 'Dünyaya gelmek kolay yaşamak zordur!'
Çünkü o an, ne olup bittiğini bilemeyiz. Yeni bir oluşum için yeni bir ortama çıkmak zorunda kalmışız: Bilincimiz de her şeyi algılayacak durumda değil... Çevremizin o çok çeşitli etkileri ile bilincimiz, yeteneklerimiz gelişir,davranışlarımız çeşitlenir. Bir aile, bir sokak, bir okul, bir topluluk içinde yaşamakta olduğumuzu anlarız. Bütün bunların bir geçmişi olduğunu öğrenir; anılarımız da çoğalır günden güne.

Duygularımız da çeşitlenir: Seviçli, üzgün, şen, tasalı, umutlu, umutsuz, ürkek, korkak, heyecanlı, kaygılı, öfkeli, sabırlı ya da sabırsız olabiliriz. Bütün bunları yaşarken, kendi özel çevremizde 'bir kişi olarak' gelişirken hem eleştirir hem de eleştiriliriz. Çatışmalarımız, tartışmalarımız, bilgisizliklerimiz, kızgınlıklarımız, övünçlerimiz yanında pişmanlıklarımız da olur.Verdiğiniz emeğin karşılığını da gönlünüzce alamayabilirsiniz. Size bazı adlar yakıştırıldığı gibi siz de başkalarına bazı adlar, bazı özellikler yakıştırırsınız. Kendinizi açıklamaya başladıkça çevrenizden haklı ya da haksız eleştiriler alırsınız. Önce evde başlayan 'sevgi de çatışma da' giderek dışarıya doğru gelişir: Seven, sevilen ya da sevilmeyen birisi olarak, hırçın ya da uysal bir kişi olarak yaşamaya tutunarak büyürüz.

Sonra isteseniz de istemeseniz de 'tarih' denilen bir bilgi alanına çekilirsiniz: Derin mi derin, karanlık mı karanlık bir ortamdasınız artık. İnceledikçe karanlık da derinleşir! Belge, bilgi olmadan 'yorumlama' sürecine girersiniz. Sonsuz denilebilecek kadar pek çok unsurun karşılıkı olarak birbirini etkilediği bilgiler içinde kendinizi, öğrendiklerinizin de büyüsü ile bir yere yerleştirirsiniz! Burası sizin 'fil dişi' kulenizdir. Eğer orada, hiç değişmeden oturur kalırsanız vay halinize! Bir de ''sürekli olarak kendinizi üstün görmeye başlarsanız'' sonunuz ne olacak? Arkeoloji, antropoloji, el sanatları, toplum bilim, dil bilim, ekonomik ilişkiler olmadan 'tarih' bilinebilir mi?

İşte ülkemizin; pek çok konuda olduğu gibi 'Ermeni Olayları' ile son 'otuz yıldan bu yana' ulaştığı, içine düştüğü 'acıklı durum' budur. Olaylara tek yönlü olarak bakmak yanlışını sanırım bizim kadar inatla savunan başka bir toplum yoktur. Sürekli olarak gözle görülenlerle kapışmak, dünü unutmak, olayların karmaşıklığını çözmeye çalışmamak siyasiler dahil çoğumuzun kolayına gidiyor olsa gerek. Bu durum ne yazık ki 25 yıldan bu yana en acımasız bir biçimde tırmandırılan ''bize özgü TERÖR olayları'' ile de ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Ermeni Olayları konusuna dönecek olursak:
1071'deki Malazgirt Savaşı'nda 1230'daki Yassıçemen Savaşı'nda, Kosova Savaşı'nda, İstanbul'un Fethi'nde dökülen kanların hesabını bize kimse sormamaktadır. Neden Cengiz Han için Moğollar ile ortakları Türk boylarına hiç kimse bir şey sormamaktadır? Bu bakımdan Attila, Sezar ile yanında Çin, Japon, Rus İmparatorları da masum sayılamaz...

Ayrıca Maya, İnka, Aztek ile yüzlerce kızılderili kültürlerinin nasıl çökertildiğini yazılı kaynaklardan da efsanelerden de öğrenmekteyiz. Bu bakımdan bugün İnsan Hakları Havariliği yapmakta olan çoğu Batılı devlet de masum değildir. Yeri geldiğinde onlara gerektiği gibi cevap veremeyenlerin aklına şaşarım! Fakat 1915 yılı ile birlikte Avrupa ve Asya'da egemen durumdaki Osmanlı Devleti'nin 'Tebâyı Sâdıka' sıfatı ile de anılan Ermeniler söz konusu olduğunda durum değişir!

Doğu Adadolu'daki Osmanlı Ermenileri Çarlık Rusyası ile yapılan savaşlarda, 'gönüllü olarak onların safında' yer alırlar.Çünkü onlara Osmanlı Devleti'ni el birliği ile yıktıktan sonra, tarihte ilk kez 'bağımsız bir devlet' kurma sözü verilmiştir. Öykü uzun! Sonuç ise 1200'lerde ''Bizans'a bağlı Kilikya Ermeni prenslerinin başına bir türlü hiç bir makan tarafından, bir krallık t a c ı konulamayışı'' kadar da hazindir.

Bizans İmparatorluğu'ndan ve Papalık'tan gerekli ''devlet olma'' yetkisini koparamayan Ermeni prensleri ile baronları; Bizans ile İslam güçleri arasında sıkışıp kaldıkarı için yoğun bir ''mekik diplomasi'' uygularlar. Cengiz Han ile çevresine ''Batı'daki Bizans oyunlarını'' anlatırlar. Belki Moğollar'ın Selçuklular ile Abbasiler üzerine saldırmalarının bir nedeni de bu yakınmalardır. Ancak hiç bir şekilde istedikleri olmaz. Bağlı oldukları, çekiştikleri Bizans ise günden güne zayıflar.(Kaynaklar: 1.Rene Grousset: Bozkır İmparatorluğu... Çev.Dr.M.Reşat Uzmen. 2. Prof. Dr. Mehlika A. Kaşgarlı : Kilikya Tâbi Ermeni Baronluğu Tarihi, Ankara 1990). Eğer egemenlikte bir sıralama yapmak gerekir ise Selçuklular, Beylikler, Osmanlılar ile Türkiye Cumhuriyeti birbirini izler bu topraklarda. O dönemlerde olduğu gibi Osmanlılar döneminde özellikle 1880'lerde başlayan gizli gizli silahlanma, örgütlenme ve suikastlar birbirini izler. Yine Kafkasları kasıp kavurarak gelen Ruslar'a karşı verilen savaşlarda, Ermeni yurttaşlarımız ''din duygusu ile de olsa'' onların yanında yer alırlar. Silahlanarak, çeteler oluşturmaya başlarlar. Kendilerine ''bağımsız bir Ermenistan'' sözü verilmiştir!

1914'te Rusların yoğun saldırıları karşısındaki Sarıkamış yenilgimizden sonra: Kars, Iğdır, Ağrı, Erzurum, Muş, Bitlis Rus Orduları tarafından işgal edilir. Bu gelişmelere de bağlı olarak, şaibeli duruma düşmüş olan Ermeni yurttaşlarımız Suriye Vilâyetimiz'deki şehirlere 1915'te yürürlüğe konulan 'zorunlu göç' (t e h c i r) kararı ile Osmalı güvenlik güçlerinin denetiminde, elbette Rus güçleri ile ilişkileri kesilsin, bir iç ayaklanma olmasın düşüncesi ile göçe zorlanırlar! Bir de bu ''tehcir işini Hollandalılar nasıl görüyor'' hiç bilenimiz var mı? Hollandalı bir bilgine göre ''Ermeniler'e uygulanan zorunlu göç'' bal gibi bir ''Made in Germany'' dir! (Bu yakıştırma Hollandalı Dr. Snouck Hurgronje'nindir). Almanya İmparatoru 2. WILHELM ise bu tehcirden dolayı bir anda milyonlarca müslümanın da koruyucusu olur! (Kaynak: Mete TUNÇAY.. Cihat ve Tehcir: 1915-1916). Olaylara dar açılardan bakmamak gerekiyor sanırım... Almanya'nın 19. yüzyılın başından beri ''geniş bir Osmanlı'' planının var olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Oysa bu tür ''zorunlu göç''(tehcir) Ermenilerin hiç de yabancısı olmadığı bir tarihi vakıadır (Kaynak: Kevork ASLAN L'Armenie... İstanbul 1914). Osmanlılar ''kendi yurttaşlarını'' z o r u n l u olarak, eğemenliği altındaki Suriye ve Lübnan toraklarına yerleştirilir. Anadolu'da bırakmış olduklarına karşılık, onlara evler, araziler verilir. Olan bitenler gerçekten acıdır: Yaklaşık 850 yıllık komşuluk ilişkisi, yerini ''yayılmacı güçler ile iş birliğine kalkışmış'' olan Tebayı Sadıka'nın zorunlu göçüne bırakmıştır. Yıllardır tartışılan budur. Tarihçilerin görevleri bitmemiştir. Osmanlı Arşivleri bütün dünya tarihçilerine açık olduğu halde ne Rusya ne de Ermenistan arşivlerinden hiç bir belge, süregelen tartışmaları durultacak nitelikte bulunmamaktadır.

Üzücü olan şu ki: Bugün 900 yıla yakın bir süredir bir arada yaşamış olduğumuz Ermeniler ile ilişkilerimiz, bazı acılarımıza rağmen dostça olmuştur. Ermenice'ye geçmiş olan binlerce Türkçe kelime, mutfak kültürümüz, bazı tavır alışlarımız, hiç bir aracı olmadan Tanrı'ya yakarmak; tarlada, bahçede, değirmende, nevruzda ve müzikdeki ortaklıklarımız nasıl unutulabilir? Ortak mutfak kültürümüzü ne yapacağız? Oysa ne Fars ile ne de Arap ile bu kadar ortak yanımız yok!

Şam'da 2001 yılında karşılaştığım Ermenilerin o güzelim Türkçeleri ile candan konuşmalarını nasıl unutabilirim! Bu konuşmalarda hiç bir peşin hüküm yoktu. Dostluktan, karşılıklı anlayıştan biribirimizi yeniden görmek isteğinden başka ne düşünülebilir ki? Bu sıcaklığı ancak yıllarca arkadaşlıklar kurduğunuz ''bir başkasından'' görebilirsiniz. O da artık başkası değil dostunuz, arkadaşınızdır. Birbirinize ne sözlü saldırı yapabilir ne de el kaldırabilirsiniz! Kırk yıllık dostluklar da böylece eklenerek yüzyıllar boyu sürebilir. Türkiye'de dostluklar böyle kurulur, böyle gelişir; dün de bugün de..

Türkiye'de yüzyıllarca Ermeni halk ozanlarının ''saz çalıp, Türkçe türküler söylediğini'' kaç kişi bilir? Bu konudaki kişisel duyumlarıma ek olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nin 2000'deki Ermeni halk ozanları'nın çalıp söyledikleri dörtlükleri görünce hiç de yanılmadığımı anladım... Dadaşlar diyarı Erzurum kaynaklı SARI GELİN türküsü bugün aynı duygular ile çalıp söylediğimiz ''yanyana yaşamanın getirdiği bir duygudaşlık'' değil mi? Yanyana yaşamış olan iki komşu milletin tasada kıvançta, neş'ede ve uzun havada buluşması değil mi türkülerimiz?


Ermenilerin Türkçe'yi çok da güzel olarak kullanıyor olmalarının derinlemesine incelenmesini bırakalım da bu durumun nedenlerini, nasıllarını ''uyuklayıp duran bazı tarihçilerimiz'' ile ''dil bilginlerimiz'' bir zahmet açıklasınlar...Ya kullanılan ortak çalgılara, ortak halı kilim desenlerine ne demeli? Birbirine düşman oldukları var sayılan, birbirine karşı bilenen milletler böylesine yüzlerce paydada nasıl buluşabilir? Bu konuları inceleyen bilim kişileri tez elden gerekli belgeleri, bilgileri politikacılara sunmak durumundadırlar. Çünkü siyasiler tarafından yıldan yıla alınan yanlış kararlar birbirini izliyor. Arkeolojik, sosyolojik ve lingüistik bilgilerinden yoksun ''o çok bilgili şahin kanatlı bazı siyasiler'' eski çağlarda olduğu gibi değil, bugünün gerektirdiği gibi toplumlarına doğru bilgileri sunmak zorundadır.

Ne yazık ki doğru bilgi, doğru karar gerektirmez diyenler de günden güne çoğalıyor! Dahası ''nedensellikler'' bir tek açıdan çözülmeye çalışılıyor: Ya askeri açıdan ya da siyasi açıdan! Oysa bazı farklılıklarından dolayı kaynaşması, tokalaşması gerekenler, günden güne düşman kardeşlere dönüştürülüyor. Bu konudaki ''oy kaygısının varlığı'' ise bazı demokrasilere ''kara bir leke olarak'' yapışıveriyor. Çoğu ülkelerde iktidara gelebilmek için ne tür yollara başvurulduğu, nice şaklabanlıklar yapıldığı ise uygulanan demokrasinin ne kadar zavallı bir durumuna düştüğünün de bir göstergesi olsa gerek! Herşeye rağmen ABD'de çok acı dönemeçlerden geçmiş olan siyah beyaz anlaşması ve uyumu insanlık için bir kazanç değil mi? Yoksa ABD, Çin, Rusya, Hindistan, Endonezya ne kadar zor durumlara düşerdi!

Arkadaşlıkların, dostlukların günden güne geliştirilmesi, yanyana yaşama bilincinin gelişmesi karşılıklı anlayışı, barışı da geliştirmez mi? Barışı, uyumu, farkılıklara rağmenbirarada yaşamayı da bilen insanoğlu nice silahlar yanında atom bombasını da bulmadı mı? Ne mutlu o kişilere ki ''atom bombası adlı o cehennem ateşini'' kimseleri öldürmek için, umulur ki artık kullanamayacaklar!

Atalarımızın ''Bir müsibet, bin nasihatten iyidir'' sözü savaş ile barış için de kullanılamaz mı? Bir anlamda çok acı da olsa, sonunda savaşlar bile bir barış için yapılmıyor mu? İnsanoğlunun artık savaş korkusundan sıyrılması gerektiğini kim anlatacak? Silah fabrikalarının kapatıldığını; bu muştuyu duyurmak için barış orduları kurulduğunu insanlığa kim duyuracak? Artık insanlık neden bu tür bir beklenti içinde olmasın?

19 Kasım 2005 günü asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu (ASEF) tarafından The Marmara Oteli'nde düzenlenen Sadıka: ''Millet-i Sadıka: Ermeniler'' konulu konferansta, Kandilli Ermeni Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dikran KEVORKYAN, her iki tarafın çekilen acılar için üzüntülerini beyan etmesi gerektiğini kaydederek:

''İnsanlığımızı ortaya koymalıyız. Aksi takdirde bir noktaya varmak mümkün değil. Bir noktaya vardırmak mümkün değil. Çünkü bu işe çomak sokanların kendi menfaatleri var. Dış güçlerin Türkiye üzerindeki oyunları var. Türkiye'nin jeopolitik durumu, topraklarının sahip olduğu değer var. Kurtuluş Savaşı'ndaki zaferin emperyalist güçlerce hazmedilememesi var'' diyor. ''Kabul edilen soykırım tasarılarına ne diyeceksiniz?'' sorusuna da Dikran KEVORKYAN şu yanıtı verir:
''Soykırım tasarıları neye istinaden kabul ediliyor? Ermeni diasporasındaki reyleri elde etmek için, yaptıkları yağcılıktan başka bir şey değil. Bütün mesele menfaat ve rey meselesi. Fransızlar, Almanlar, İngilizler, Ruslar ve dolaylı olarak Amerikalılar, hep Ermenileri kullanmışlardır. Bugün onun bedelini ödemeye çalışıyorlar. Kendi pisliklerini örtmek için o abideleri kuruyorlar. Bunları tasvip etmiyorum. Her iki tarafın ölülerinin manevi mevcudiyeti önünde saygıyla eğiliyorum. Ama şu ölümlü dünyada değmiyor. Politikacıların rey için kini, nefreti körüklemelerini tasvip etmiyorum.''

Sayın Kevorkyan'a katılmamak mümkün mü? Görmesini bilen, dinlemeye sabrı olanlar için yaşamak nice güzel gerçeklerle dolu...Yeter ki tek yönlü olmadan bakmasını, görmesini, sevmesini bilelim...Kendimizi barış adı verilen o güzelim sürece kaptıralım. Fakat Orta Çağın o karanlık dehlizlerinde, ikili üçlü dolaplarında dolaşmayı sevenler de ne kadar çokmuş yer yüzünde! Bu tür akıl almaz düşmanlıklar peydahlamanın altında bazı demokratik süreçlerin de var olması yeni yeni sorgulama alanları oluşturmaya başlamıyor mu?

Gerçekten ''yaşamak adlı bilmece'' pek çok sorunu da içinde barındırıyor: Çelişkiler, umutlar, çözümler, karşı öneriler, çatışma, uzlaşma, kâr, zarar; sen-ben, bizler-onlar! Bütün bunların içerisinde nerede durduğumuz önemli. Yeni bir dünya düzeni kurmak pek de kolay olmuyor. Naram Sin, İskender, Cengiz Han, Napolyon, Hitler, Stalin, Saddam, Nasır bize yanlış da olsa 'gerçek bilgiler' bıraktılar!!! Bu bilgileri iyi yorumlamak, barış içerisinde yaşamak gerek! Tek çıkar yol bu bence.

1970'lerde bile ABD'de 'köpeklerle bir tutulan Zenciler' bugün ortak yaşama bilincinin zorunluluğu ile yeteneklerine, çalışkanlıklarına göre Amerikan Rüyası içerinde mutlu yaşamıyorlar mı? Aynı durum Türkiye'de yaşayan ''maalesef kendilerini azınlık olarak gören ya da AB tarafından ısrarla azınlık olarak dayatılmaya çalışılan'' bazı kesimler için de düşünülemez mi?
Yüzlerce hatta binlerce ortak paydaları görmezden gelerek bazı farklılıkları bilemek, teröre prim vermek yerine; demokrasi, eğitim, kültür, insan hakları potasında BEYAZ ADAM ZENCİ ADAM gibi yanyana yaşamak mümkün olmaz mı? Oysa bazı aykırılıkların, bazı derin politikaların, gizli raporların, bir kaç yılda bir Ermeni tasarısının ABD'de gündeme gelmesi, insanlık tarihi açısından gerçekten kaygı verici bir durum. İkide bir tarihi olayların bilimselliği de bir tarafa bırakılarak ''abanın altından sopa göstermek'' gibi bir heyheylenme hangi devlet ciddiyeti ile bağdaşabilir? Burada siyasal olduğu kadar, parasal bazı durumların da baskın çıktığını kim açıklayacak bir gün?

1919'da istanbul İskenderun Sivas Erzurum ile Erivan arasında ''mandatery'' araştırması için bulunan Gen. General James C. HARBORD ile arkadaşlarının iki ayrı raporu Türkler ve Ermeniler için her bakımdan nice dersler taşımaktadır.

Bu konu elbette öncelikle tarihçilerin, sonra da karar verici güçler olarak da politikacıların işidir. Bu nedenle üzerinde çok çalışılması gereken bu konuları, hiç kimse bir çırpıda kesip atamaz. Duygusallık yerine bilimsel bilginin, belgelerin ve barışın yüceltildiği bir dünya yaratmak gerekmektedir. Nerde olur ise olsun barış içerisinde; ifade özgürlüğünü, kimseyi rencide etmeden, efendice kullanarak yaşamak gerek. Gerisi tek kelime ile ''ilkellik''tir!

Bazan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları boşuna mı yazılmış diye sorgulamak zorunda kalıyoruz. Uygulamada pek çok sorun var. İçine düştüğümüz çelişki de çatışma da burada işte...

Öncelikle yaşama ve yaşatma hakkına saygılı olmak gerekiyor. Devlet, milletin hizmetindeki bir organ olarak bu konuda daha bir yoğunlaşmalı. Elbette İnsan Haklarına saygılı olmak; şiddeti, işkenceyi, ayrımcılığı, bireysel silahlanmayı, yeraltı örgütlenmelerini de ortadan kaldırmak gerek. Açıklanması da uygulanması da başlı başına bir sorun olan ''sosyal adalet'' soyutlaması yerine; devlet, kişinin insanca yaşama hakkını sağlamak, onun göğsünü gere gere dolaşmasından gurur duymak için çok yönlü tedbirler (!) almak zorunda. Olaylar olup bittikten sonra ortaya çıkmak, gözyaşları dökmek kaçak güreşmekten başka nedir?

Yaklaşık on yıldan bu yana bir ''hukuk mücadelesi veren Türkiye'' sonunda 1982 Anayasası'nı da değiştirecek. Geleceğin dinamiklerini, toplumsal yapısını belirleyecek olan bu anayasada bakalım; hiç bir açıklama ile ''olumlu bakılamayacak olan TERÖR'' nasıl bir karşılık bulacak? Yeni bir tanıma kavuşturulması gereken terör ''sınır ötesi'' adı verilen, o kendinden menkul sarmalı nasıl kapsayacak?

Yıldan yıla çatallaşan bir durum var: Bilim mi siyasete yön verecek yoksa siyasiler bilinçaltlarının da oyununa gelerek her istediklerini yapacaklar mı? Bir başka yönden bakacak olursak; iktidarda kalmak için herşeyi mübah sayan siyasiler, bilimsel bulguları ne kadar kullanabiliyorlar?

Bu bakımdan Baba Bush ile Oğul Bush arasındaki ayrım; hergün üç beş bombanın patladığı Bağdat kadar uzak mı bize? İcad ettiği o korkunç silahlarla insan varlığını yok etmeye çalışan Batı ne zaman yorulacak? Milyonlarca canlar pahasına haritaları sürekli olarak değiştirmeye yönelik propagandaların içini dolduran; o yalan yanlış bilgiler nasıl son bulacak?

Dün olduğu gibi bugün de aynı topraklar üzerinde yanyana yaşamanın verdiği o güzelim yurttaşlık duygusunu sonsuza kadar ciğerlerimize çekmek ne güzel bir duygu!

Son gelişmeler ışığında baktığımızda: Eğer ortak topraklar, ortak meydanlar, daha sıcak ortak değerler, daha olumlu politik açılımlar gerçekleştirebilecekseniz buyrun! Anlaşılan o ki dünyada giderek artan silahlı baskınlar, terör, örtülü savaşlar, yeniden egemenlik alanları açabilmek hevesleri ve ekonomik dar boğazlar artık insanlığı bir yol ayrımına getirmiştir. Silah üretimindeki aşırı bencilliği ve dünyanın zenginliklerini belirli aralıklarla kendine çekmekteki ustalığı nedeni ile Batı artık bir kurtarıcı olamayacaktır.

Ne yazık ki Batı'nın koruyup kolladığı maddi değerler ile savunmaya çalıştığı manevi değerler hiç de örtüşmüyor! Böyle ''bir kandırmaca'' olabilir mi? ''Huylu huyundan'' vazgeçebilir mi? Bunu anlayabilmek için yalnızca Orta Doğu'da yaşananlar ve dönen dolaplar bizim için tutarlı birer örnek olamaz mı?

Çünkü biz ''Ermeniler dahil bütün Orta Doğulular'' binlerce ortak paydalarımız yanında, her türlü farklılıklarımızla birlikte burada yaşıyoruz. Unutmayalım ki Orta Doğudaki halkların yine binlerce de ortak kültürel değerleri ve sanatları var. Bunlar gözardı olunarak hiç bir politika üretilemez! Çizilmiş olan o haritaların da ne kadar iğreti olduğunu kim kime anlatacak? Bakalım: Çekin o barut kokan ellerimizi üstümüzden, diyebilecek bir önder çıkabilecek mi içimizden?

1914 yılında olsa gerek ABD Başkanı WILSON yeni gelen göçmenlere seslenirken, kısaca: Bizler, onlar yok... Ah eski vatanım da demeyeceksiniz... Omuzlarınızın üstünden gerilere bakmayınız, diyor. Çünkü onlar artık birer Amerikalı oldunuz! Herşeye yeniden başlamanız gerekiyor. Sen ben, bizler onlar ayrımı da olmamalı!

Olaylara barış amaçlı olarak ''tarih bilinci ile baktığımız an'' hepimiz kazanırız. İnsanlık kazanır. Bir savaşı sürdürmenin ne kadar z o r olduğunu, nice c a n la r karşılığında direnildiğini biliyoruz. Kendilerince önemli bazı yerlere sinsi sinsi bomba koyanlar, mayın döşeyenler ile utanmaz yandaşları var olsa da birlik için, dirlik için en güzel girişimlerden uzak durmamak gerekir. Çünkü b a r ı ş z o r d a o l s a yarattığı ortam ne terör ne düşmanlık ne kin ne de nefret kadar iç karatıcı bir ağırlık yüklüyor üstümüze! Yurttaşlık, komşuluk yanında ortak bir gelecek için aynı yola baş konulması gibi birlikten güç doğacağının bilinci ile yaşamanın güzelliklerine de erebiliyoruz.

Yanyana yaşayabilmek için ''yaşasın barış, yaşasın özgürlük'' demekten başka çıkar yol var mı? Düşmanlıkları sıvazlaya sıvazlaya bir gün kan çıkabileceğini de düşünerek, ulusları birbirlerine karşı bilemenin de artık bir sonu olmalı!

Bu nedenle Cumhurbaşkanı Gül'ün bir günlük Erivan gezisi, yanyana yaşama bilincinin açılımlarını getirir ise ne mutlu bize! Böylece Türkiye komşulararası barış için ''komşuları birbirine düşürmeyi kendilerince bir marifet olarak gören birilerinin'' bütün heveslerini kursaklarında bırakabilecektir. Pek çok gizli ekonomik yaptırımları yönlendiren ve bazı seçimleri etkilemeye çalışan; o bilinen lobilerin ve diasporaların da artık işlerinin bitmiş olduğunu bütün dünya görecektir.

Umulur ki ekilmiş olan kin tohumları beslenemeyecek, çekilmiş olan her türlü silah da susacaktır! Böylece bu uğurda verdiğimiz şehitler için döktüğümüz gözyaşları da barışın ve iyi komşuluk ilişkilerinin gelişebilmesi yolundaki en acı hatıralarımız olarak anılacaktır.

Bu konulardaki katılığı ve tarafgirliği bilinen Batı da yüzlerce yıldan bu yana yapmış olduğu politik yanlışlıkları, büyük bir utanç ile artık ne bu topraklarda yaşayanlar için ne de başka ülkelerdeki toplumlar, topluluklar için uygulamaya koyabilecektir.

Umarım bu konularda gelişecek olan insan sevgisi temelli politikalar, çok yakın bir gelecekte her türlü silah üretiminin de sonunu getirecektir.

Unutulmayan dostluklar, akrabalıklar içinde; şiirler, şarkılar türküler temelinde en güzel arkadaşlıklar ve dostluklar ile dolu ülkeler yaratabilmek umudu ile esen kalınız.

Ömer F. YILMAZ Yönetmen Gazeteci

22 Kasım 2008 Cumartesi

METİN ERKSAN İLE ÇALIŞMAK

Ömer Faruk Yılmaz
Yönetmen Gazeteci


Metin ERKSAN (1929 Çanakkale) bu ülkenin yetiştirdiği en büyük yönetmenlerden birincisidir! Onu tanımış olmaktan, birlikte çalışmış olmaktan hep onur duydum: O Metin ERKSAN ki işini bir yeniden yaratma gibi görür. Yan tutmamaya özen gösterir. Çok doğrucudur. Kendi kişiliğinde, okuduğu bir eserde ve tasarladığı bir sahnede bir değil birden çok eksiklik var mı yok mu diye bakar! Bu konularda çok da acımasızdır! Güzel olan, beğenilen işler ise: Dehşet'tir onun için.

Onun ortaya koymak istediği yalnızca '' İşte durum bu beyler!'' diye haykırmaktır. Çünkü ona göre ileriye sürülen çoğu görüş, çoğu kişilik, çoğu film kahramanı ancak birer ''kukla''dır!

Özleri alınmış, insan sevgisinden uzak ya şehvet ya da para peşinde koşan tiplemeler Türk milletine zarar vermiştir. Bunu dışına çıkmak, gerçek kişilikleri ortaya koymak gerekir. Bunun için de bilimsellik çok önemlidir. Sinemamızın Büyük Ustası Metin ERKSAN bu görüşlerini Gazi Mustafa KEMAL'in ''Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir!'' görüşüne dayandırmayı severdi. Çünkü Metin ERKSAN'a göre sinema Batı'da da öncelikle bilime, tekniğe dayanıyordu.

Preveze'den Önce senaryosu için Metin ERKSAN'ın Barbaros Hayrettin Paşa ile Amiral Andrea Dorya için yıllarca çalıştığını kaç kişi bilir? Metin ERKSAN'ın hiç bilinmeyen, söylenmeyen, yazılmayan bir ilginç yönü daha var: Her filminin senaryosunu kendisi yazmıştır. Bu konuda ne kadar titiz olduğunu ancak kendisi anlatabilir. Deyim yerinde ise Metin ERKSAN senaryosunu döne döne yazar. Bıkıp usanmadan yazar! Preveze'nin senaryosunu da kendine özgü titizlik içerisinde, ölçe biçe, yorulmak bilmez bir inatla yazmıştır. Bu çalışmasında bilgi birikimine de bağlı olarak ince eleyip sık dokumuştur.

Özellikle Barbaros'un Kur'an tutkusuna karşılık, Andrea DORIA'nın da İncil tutkusunu, İsa sevgisini yüceltmeye çalışmıştır. Şimdiye kadar bu konu da ona hiç sorulmadı! Ona göre ''yönetmen'' senaryoyu ya kendisi yazacaktır ya da önüne gelen senaryoyu, öyküyü kendince yeniden, değiştirerek yazacaktır: Bu da bir sanatçı olarak yönetmenin yaratıcılık alanıdır bence. Necati CUMALI'nın Susuz Yaz öyküsünü nasıl değiştirdiğini, bu konuda o büyük öykücümüzle aralarının niçin açıldığını kimler bilir? Susuz Yazın Berlin'de yarışması için nasıl kaçırıldığını hangi sinema tarihçimiz ilk ağızdan Metin ERKSAN'dan dinlemiştir?

1972 yılının sonbaharında beş gün için gelebildiğim İstanbul'da, yeni kurulan Türk Film Arşivi'nin düzenlediği Sinema Dersleri'nden birinin sonunda, onlarca öğrenciden biri olarak ayak üstü tanışmıştım Metin ERKSAN'la…

Sinemayı seven, Hacettepe Üniversitesi'nde toplum bilim okuyan, yabancı filmlere düşkün, yerli sinemamızı acımasızca eleştiren, kurgusunu, kişileştirmelerini beğenmeyen bir öğrenciydim. Başkaldırmak güzel bir duyguydu: Kendinizi savunmak, gücünüzü göstermek, kimselere teslim olmamak, bağımsız kalmak istiyorsunuz. Az da olsa yakın tarihimizi okumamanın, iki kutuplu bir dünyada yaşıyor olmanın ve bir türlü kalkınamamış bir ülke olmamızın da etkisi vardı bunda.

Bu süreçte Nuri Pakdil, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel, Erdal Öz, Sezai Karakoç, Mehmet Akif İnan, Alaattin Özdenören, Onat Kutlar, Bahri Zengin, Ahmet Bayazıt, Kemal Kelleci, Mehmet Ragıp Karcı, Nabi Avcı, Ahmet Kot, İsmail Kıllıoğlu, Osman Sarı, Rasim Özdenören, Tarık Buğra, Şenol Demiröz, Mustafa Miyasoğlu, Abdullah Uçman gibi ''bana göre başkaldıran'' insanlarla tanışmıştım.

Halit REFİĞ ''Ulusal Sinema Kavgası'' adlı dev eserini yazmıştı 1971'de.Sinema tarihimizde ilk olarak bir yönetmen tarihten, ulusal olmaktan söz açıyor; ulusuna hesap veriyor, yapılması gerekekenler için önerilerde bulunuyordu. Peşinden '' Milli Sinema'' tutkunları da o dönemdeki ''başkaldırı süreci''ne katılmışlardı.

Gerçekte olay yalnızca kelime anlamı, kelimelerin etimolojik yönlerini değil değerlerin ne kadar bütüncül, ne kadar bizden olduğunu da ayrıştırıyordu. 1965'teki körüklü Zeiss İkon'umdan sonra 1971 doğumlu bir Lubitel fotoğraf makinası ile 8 mm'lik Elmo marka bir küçük film makinası ile ben de bir ara MTTB Sinema Klübü'ne katılmıştım Ankara'da. İstanbul'daki bir toplantıda Salih DİRİKLİK ve Mesut UÇAKAN'la tanıştık. İkisi de çok iddialı iki arkadaşımızdı: İlk deneme filmlerini de yapmışlardı o sıralar. Kendilerine güvenleri tamdı! Onların sinemadaki ve belgeselcilikteki başarılarını bugün hepimiz biliyoruz.

Milliyet Sanat, Papirüs, Büyük Doğu,Yeni Dergi, Yedi Tepe, Edebiyat, Diriliş, Varlık, Mavera, Hisar gibi dergiler de bu dönemde beni etkileyen başlıca sanat, düşünce kaynakları idi. Ankara'da Menekşe Sineması'nda kurulan Ankara Sinemetek Klübü, Yeşilçam ve Hollywood filmleri dışında da sıkı filmler çekildiğini göstermeye çalışıyordu. İnsanın durumunu anlatan, çok daha değişik tavırlar duygular içerisinde yaşayan başka insanların da olduğunu öğreniyorduk. İçe kapalı olmaktan kurtulup başka başka değerlerle yüzyüze gelebiliyorduk.

Böylece Ankara Sinematek'te Batı sinemasının, Arap sinemasının bize sunduklarının dışına da açılabiliyorduk. Selim İLERİ de bu etkinliklere katılırdı; yüzündeki o güzel gülüşleri hiç unutamam. Çünkü gerçekten mutlu bir insan görüyordum. İçi de dışı da birdi: Derin derin düşünse de gülebiliyordu!

İşte böylesi bir ortamda yoğrulurken SUSUZ YAZ filmini de izlemiş bir öğrenci olarak İstanbul Sinematek'teki Oğlum Osman, Bedrana ve Arkadaş filmlerinin tartışmalı günlerinden sonra sinemaya bakışım iyice değişmişti. Özellikle rahmetli Sezer TANSUĞ'un eleştirel yaklaşımları alışılmışın çok çok ötesinde nitelikler taşıyordu: Kendi bildiğini ısrarla söylemekten çekinmeyen, kimselere övgü yapmak gereğini duymayan kişilkli bir tavır ortaya koyuyordu bana göre.''Tarihsel'' kaygularla irdelediği olaylara çağdaş yaklaşımlarla bakmaya çalışıyor, soyutlamaların sanatsal yönlerini de irdelemek gerektiğini vurguluyordu.

O günlerde Harbiye'de Sami ŞEKEROĞLU tarafından kurulmuş olan Türk Film Arşivi'nin düzenlediği ''sinema dersleri''nden birinde Metin ERKSAN'ı da ilk kez dinleyebilmiştim.

TRT Kurumu tarafından yapımına karar verilen ''PREVEZE ÖNCESİ'' dizisinin çekimleri nedeni ile 1981'in başında, ilk hazırlıkları yapmak için Ankara'dan İstanbul'a gelmiştim. TRT'nin o ilginç yazışma işlerinden sonra İstanbul Televizyon Müdürlüğü ile işbirliği içinde TRT mevzuatı gereğince bir ''film masası'' kurmuştuk. Sıraselviler Caddesinde Cihangir'e doğru giderken Romanya Konsolosluğu'na varmadan soldaki binalardan birinin birinci katında çalışmalara başladık.

Sinemamızın diğer usta yönetmeni Halit REFİĞ de TRT yapımcısı Ömer SERİM, sanat yönetmeni Erol KESKİN, dekoratör Evcimen PERÇİN ile birlikte ''YORGUN SAVAŞÇI'' için aynı katta, aylar öncesinden işe koyulmuşlardı. Arada bir çekim araştırmasına bile gittikleri oluyordu. Biz de ilk hazırlıklarımızı yapıyorduk. O günlerde ben ne Metin ERKSAN'ın ne de Halit REFİĞ'in sohbetlerine doyabiliyordum. Gerçekte 1977 yılında Kemal TAHİR'in ''Arabacı'' adlı öyküsünün uyarlaması için İstanbul'a gelerek Halit REFİĞ ile tanışmıştım. Yine aynı yıl ''Ateş Yakmak'' filmi için Yönetmen(ilk müdürüm ve ustam) Tuncay ÖZTÜRK'le birlikte Türk Film Arşivi Başkanlığı ile Sinema Televizyon Enstitüsü Başkanlığını da yürüten Sami ŞEKEROĞLU ile de tanışmış, bizi yönlendirici bazı görüşlerini almıştık.

1981'de onları görmek için TRT'den Hüseyin KARAKAŞ, Ünal KÜPELİ, Çetin ÖNER, Serpil AKILLOĞLU, Hüseyin TAŞKIN ile Yeşilçam'dan bazı oyuncular, sinema emekçileri, kapısı sürekli açık olan ''film masası''na sık sık uğrarlardı. Her gelen ''Hocam''diyerek Metin ERKSAN ile Halit REFİĞ'e birşeyler sorar; anılar tazelenir, uzun sohbetlere dalınırdı. Yıkılmakta olan Yeşilçam bir türlü kurulamazdı. Gerektiğinde nerelerde yanlışlar yapıldı, içine düşülen açmazların nedenlerdir irdelenir; müsebbibleri sorgulanırdı tek tek. TRT de üstüne düşen görevleri gerektiği gibi yapamıyordu! Açık açık söylenmese de yeteneksiz, iş bilmez kişilerin elindebir oyuncak olduğu anlaşılırdı ''zımmen!''.

Öyle ki karşılıklı iki büyük odadaki sohbetleri kaçırmamak için, iki oda arasında aralıklı olarak gider gelirdim. Fakat Türk Sineması'nın bu iki büyük ustası karşılaştıklarında ancak ayak üstü bir kaç dakika konuşurlar: Sanat, edebiyat, Kemal TAHİR, sinema konuşulur; politika konularına hiç girilmezdi. Politika da çok tatsız tuzsuz birşeydi o günlerde: 12 Eylülcüler ile sivil yandaşları kendi meşruiyetlerini sağlamaya çalışıyor, hergün yeni bir uygulama ile karşılaşıyorduk. Kimi dosyalar yeniden açılıyordu! Çekim hazırlıkları yapılan TRT için her türlü oanayı alınmış olan Yorgun Savaşçı için yakma, yok etme planları yapıldığını da bilemiyoruk!

12 Eylül Sıkıyönetimi'nin ''gece sokağa çıkma!'' yasağının ağırlığı altında film çekiminin ilk aşamalarına başlamıştık. Metin ERKSAN ile kısa sürede ''abi kardeş'' olmuştuk. Metin Abi o sanatçı titizliği, araştırmacılığı, senaryodaki konuşmalara da yansıyan o keskin dilliliği ile çizgili büyük boy defterindeki senaryosunda sürekli yenilikler yapıyordu…

Ben TRT Kurumu'na 1976 yılı sonunda girmiş: Kesit, Ateş Yakmak, İbiş'in Rüyası dramalarında yapımcılık yönetmenlik yapmıştım. Bu arada yazmam gerekiyor: Kesit (35') 1977'de İsmail KILLIOĞLU'nun aynı adlı öyküsünden benim yaptığım bir uyarlama idi. 1978'de Karlovy Vary'de Özel Ödül alan Ateş Yakmak (45') filmini ise Tuncay ÖZTÜRK yazıp yönetmişti. Milliyet Gazetesi'nin 1980'de Yılın En İyi Dizisi seçtiği İbiş'in Rüyası (45'x10 bölüm)'nın senaryosunu, aynı adlı romanın yazarı Tarık BUĞRA yazmış Sırrı GÜLTEKİN de yönetmişti. Bu yapımlar ne yazık ki 16mm siyah beyaz olarak çekilmişti!

Bir gün Tarık BUĞRA: Herkesin filmi renkli çekiliyor, İbiş'in Rüyası siyah beyaz! Anlamıyorum. Yıllar öncesinden paramı da verdiler. Çektik çekeceğiz diye oyaladılar beni. Artık ilgim kalmadı. Neden böyle yaparlar bilemem. Bunlar TRT'nin meselesi Ömerciğim, demişti.

Bu konuşmayı ilettiğim TRT yetkilisi ise ne yazık ki ''elimizde renkli film yok ki!'' demişti.

Rahmetli Tarık BUĞRA tarafından yazılan ilk senaryo üzerinde daha iyi bir dizi ortaya çıksın diye Rahmetli Bülent ORAN ile Rahmetli Nuri KIRGEÇ tarafından zorunlu olarak bazı değişiklikler yapmıştık. Hiçbir karşılık almadan Rahmetli Sırrı Beyin hatırı için yapmışlardı bu katkılarını. Bir akşam Sırrı Beyle birlikte bu konuda kendisinden izin almak istediğimizde Rahmetli Tarık BUĞRA:

Benim eserim de yazdığım senaryo da şiir gibidir. Ne tür değişiklikler yapacağınızı bilemem. Ben de yeniden oturup yazmayacağıma göre mes'uliyet ikinizindir demişti Beyoğlu'nda Rejans'ta.

Rahmetli Tarık Bey on bölüm olarak yayınlanan baş rollerini Münir ÖZKUL, Meral ZEREN'in oynadığı İbiş'in Rüyası dizisini nedense hiç tutmamıştı! Nur içinde yatsın!

Yaşadığım bu durumlar ile boğuşmak zorunda kaldığım o çetrefil bürokrasi beni de ''feleğin çemberinden'' geçiriyordu! Törpüleniyor, bileniyor, öteleniyor yine de birşeyler yapmaya çalışıyordum çoğu arkadaşım gibi. Başkaldırı sürecimiz ne yazık ki uzlaşmaya, dolaylı olarak da olsa topluma birşeyler vermeye gayret etmek gerektiği düşüncesine getirmişti bizi. Bu çerçevede Devlet çarkının ne menem birşey olduğunu anlatmak için ömür yetmez!

Bir TRT yapımcısı olarak yaklaşık bir yıl içerisinde 16 mm ile renkli olarak çekilecek olan Preveze Öncesi dizisinin dekor, kostüm, bayrak, İtalya'dan bıyık sakal, Sen Antuan Kilisesi'nden büyük bir Hz.İsa ikonunun temini ile aksesuar hazırlıkları neredeyse tam olarak yapılmıştı. Bu çalışmalar sırasında İstanbul TV'den Feride ESEN ile Mehmet AYAN'ın yardımlarını da hiç unutamam. Metin Abi'nin çok sevdiği öğrencisi Haşim VATANDAŞ da katılırdı çalışmalarımıza. Fakat eşi ile bir buçuk yaşındaki kızı Ankara'da yaşayan bir baba olarak İstanbul'da daha fazla kalamazdım. Saygıdeğer Metin Abinin de iznini alarak İstanbul'dan görev yerim olan Ankara'ya döndüm.

Benden sonra dizinin yapımcılığını İstanbul TV'den Atilla ÖZGÜR arkadaşım üstlendi. Böylece PREVEZE ÖNCESİ dizisi İstanbul TV Müdürlüğü içinde özel bir yerde kurulan bir dekor içerisinde 16mm'lik film kamerası ile renkli olarak çekildi. Bu güzelim dizi ne yazık ki TRT'de bir kez gösterildi.


Şimdi iki büyük video bantta TRT Kurumu Arşivi'nde kurtarılacağı günü saati bekliyor.Oysa her yıl Preveze Deniz Zaferi'nin kutlandığı her yıl 27 Eylül'de bu dizi yayınlanabilir! Yapmıyorlar, yapamıyorlar! Bir de bu önemli gün Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanıyor. Böylece hem Preveze Zaferi hem de atalarımızın denizcilikteki o görkemli geçmişi perdelenmiş oluyor. Bir taşla iki kuşu birden vurmak bu olsa gerek! Bence ilgililerde ''tarih bilinci'' yok ki! Olur ya var da biz mi hiçbir işaret göremiyoruz?

O günlerde ilk olarak Metin ERKSAN'dan duyduğum bu kavramı bize ne lisede ne de üniversitede hiç bir hocamız söylememişti. Gerçi rahmetli Prof.Dr. Nejat GÖYÜNÇ kısa süre de olsa bize gerekli bazı bilgiler vermişti. Fakat 1970'lerin o kargaşasında geçmişin değil de geleceğin olası devrimleri ile karşı devrimleri daha çok ilgilendirmişti bizi!

Bu açıdan geçmişimizin bilinçli olarak okunması, anlaşılması konusunda ben Metin ERKSAN'a minnet borçluyum. Onun bu konudaki o engin yaklaşımlarını dinlerken anladım ki bizi temel kavramların anlamlarından yoksun, dil ve sanat bilincine bile bile erdirilmemiş ''kof, yoz, ezberci, kaynaksız, kökensiz, değerlerinden kopmuş, ikiyüzlü, dönek, çıkarcı, yabancı hayranı kişiler'' olarak yetiştirmek istemişlerdi! Çünkü bu süreç gerekiyordu çemberlerin daha da daraltılması için!

Bilinçsiz, ezberci bir toplum yaratılmak istendiğini vurgulardı Metin Abi! Ancak onun anlatımları ile anladım Franz KAFKA'nın çevirmen sevgilisi Milena'ya bir yüklenişindeki haklılığı. Diyordu ki KAFKA: Gereksiz olduğunu bile bile de olsa hiç tarih okumadın mı Milena?

Söz çok! Fakat Metin ERKSAN demek bir yönü ile de ''tarih bilinci'' demektir! Türk, İslam ve Batı tarihlerini çok okumuş, özümsemiştir. Gerçekte PREVEZE ÖNCESİ ''Tarih Bilinci Dizisi'' dramalarının öncüsü bir filmdir! Gerçekte Metin ERKSAN Beş Hikâye adlı dizisi ile de Türk televizyonculuğu ve sinemacılığı için edebiyatımızdan uyarlama yapılabilmesi konusunda en etkili sanat filmleri örneğini de vermiştir ülkemizde.

Söz konusu Tarih Bilinci Dizisi içi çekilen PREVEZE 1538'in peşinden de Fahrettin Paşa'nın MEDİNE SAVUNMASI gelecekti! Çanakkale için, Fatih Sultan Mehmet için, Kanuni için, Sinan için neler yapılmazdı! O bu özlemlerini dile getirirken ne kadar yanlış eğitildiğimizi, devletin geçmişimize ne kadar uzak kaldığını düşünür üzülürdüm.


Fakat içinde piştiğim TRT Kurumu'nun geleceğe dönük yayın politikaları; değişen iktidarların ''yarımyamalak'' ortaya koymaya çalıştıkları bazı politikalara göre ''yalapşap tasarlanan'' yayın düzenine göre olduğundan; onun bu tasarısı kapalı kapılar ardında çürümeye bırakılmıştır. Kim bilir belki o dönemdeki birbirine kenetli malûm yetkililerden biri : Tarih mi? Hiç sevmem abi, diyerek silip atmıştır konuyu kafasından! Böylece çok sonraları arada bir başlayıp biten Tarihte Bugün adlı spot dizi yayınlanabiliyordu ancak.

Metin ERKSAN'a göre bu işler için özel bir Daire Başkanlığı kurulmalıdır! Yoksa işler uyumlu yürütülemez. Yapılan işlerin ne kadar bölük pörçük, saçma, gülünç, tutarsız olduğunu görmüyor muyuz? Neden? Çünkü ''tarih bilinci'' yok! Filmler üzerinden yalnızca para kazanmak hırsı Yeşilçam'ın sonunu getirmişti ona göre. O zenginler de gün gibi ortada dolaşıyor Türk Sineması için temel oluşturabilecek hiç bir alt yapıyı da kurmuyorlardı!


O bilinç ki bugün bana göre de olmazsa olmaz bir bilgi alanlarımızdan biri. Fakat ne yazık ki Çin Seddi'nden Viyana Kapıları'na, İtalyan Çizmesi'nden Baltık Denizi'ne kadar uyuyup duruyor kendi kuytu köşesinde!

Şunu da belirteyim ki Metin ERKSAN'ın sık sık vurgulaladığı bugün benim de anladığım''tarih bilinci'' yalnızca yaşanan acı tatlı olayları değil; sanatı, edebiyatı, mimarisi ve bütün ayrıntısı ile toplum yapısını kapsıyor olmalıydı. Kendi kendimizi öğmek, böbürlenmek değil ders almak Batılılar gibi Japonlar gibi ilerleme; boyun eğmemek için gelişmek, bilinçlenmek zorunda idik!

Bu çerçevede yine de tarih bilincinin gelişmesi konusunda TRT Kurumu'nu az da olsa bazı çalışmalardan dolayı kutlamak gerekir. Özellikle Engin ATATİMUR'un çektiği ''İlber ORTAYLI ile Tarih'' dizisinden sonra içinde bulunduğumuz Kasım ayında her cumartesi akşamı yayınlanmaya başlanan; yöentmenliğini yapmakta olduğum Hiçbir Şey Bildiğiniz Gibi Değil dizisi umarım bir nebze de olsa yüreklere su serpmiştir.


İlk yayın alanı: Duyuruyorum Sosyoloji