20 Ocak 2010 Çarşamba

TARİHLE KAPIŞMAK GEREK

Son yıllarda tarih konusu iyiden iyiye unutulmaya başlandı. Önceden 'resmi tarih', 'gayri resmi tarih', 'yalan söyleyen tarih', 'tarihi hakikatler', 'tarihte bugün', 'Osmanlı mirası', 'Selçuklu sanatı', 'sahte kahramanlar', 'Tuna köprüleri', 'tarihle yüzleşmek','Balkanlar', 'komitacılar', 'mezalim', 'esaret', 'başımıza gelenler', 'Kafkaslar', 'Hicaz Mekke Medine', 'Filistin Musul', 'Yemen Trablusgarb', 'Türk musikisi kimindir' gibi konuları işleyen yayınlar vardı.

Ayrıca 1960'lardan beri yalan yanlış içerikli, hiç bir yazılı belge belirtmeyen, dedikodulara ve bazı yakıştırmalara dayalı; zihinlerde nice kuşkular doğurmaya matuf sözde tarih konulu çalışmalar var.

Bu süreçte ne yazık ki sayıları yirmiyi aşmayan araştırmacılarımızdan özellikle Prof. Dr. Halil İNALCIK, Prof. Dr. İlber ORTAYLI, Prof. Dr.Salahi SONYEL, Prof. Dr. Ahmet TAŞAĞIL, Prof. Dr. Ali BİRİNCİ, Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU, Prof. Dr. Kemal ÇİÇEK ile Doç. Dr. Hakan ERDEM imdadımıza yetişerek günden güne kararmakta olan tarih ufkumuzu açmaya başlamışlardır.

Her konuda olduğu gibi özellikler tarih konusunda yalnızca kendi doğrularımızı söylemek yerine başka kaynaklardaki bilgilerin de önemli olduğunu bilmiyoruz. Fen bilimlerinde olduğu gibi beşeri bilimlerde de karşılıklı etkileşim yanında bilgi, belge alışverişi olduğunu unutuyoruz. İşte bu yüzden ben de içinde pek çok bilginin bulunduğu tarihi okumak, tarihle yüzleşmek yerine; bugün tasarlandırılmış bir biçimde içine düşürülmüş olduğumuz acımasız durumların anlaşılabilmesi için onu sarsarak saklamakta olduğu gerçekleri bir bir söyleyebilsin diye ''tarihle kapışmak gerekir'', diyorum.

1970'lerden beri ülkemizin içine sürüklenmeye çalışıldığı iç savaş çığırtkanlıkları ile birlikte yeşertilen TERÖR dalgası yalnızca diplomatlarımızı, öğretim üyelerimizi değil, gazetecilerimizi ve askerlerimizi de pençesine takmış gidiyor. Bir bütün olarak bakıldığında Faili Meçhuller Ülkesi olduk çıktık! Bir toplum bilimci olarak günden güne karamsarlığa düştüğümü belirtmek zorundayım. Çünkü toplumsal sorunlar tek yönlü ya da bir kaç nedene bağlı olmadıkları gibi çözümleri de yalnızca askerden ve polisten beklenilemeyecek kadar çok yönlü çabayı gerektirmektedir.

19. yüzyıldan bu yana OSMANLI DEVLETİ olarak başımızı ağrıtan bölünme, parçalanma, küçülme, geri çekilme ve ıslahat süreçlerine ek olarak: Mevzii çatışma, muharebe, seferberlik, garp cephesi, 93 Harbi, komitacılar, çeteler, eşkiyalar, soyguncular, talancılar, Kanun-u Esasi, Yeni Osmanlılar, Genç Türkler, Düvel-i Muazzama, Yemen, Trablusgarp, Trablusşam, Kanal, Hicaz, Mekke Medine, Filistin, Suriye, Kafkasya, Irak, İstanbul'un ve İzmir'in işgali, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri, Milli Mücadele gibi yüzlerce kavram ve oluşum yaşanmıştır.

Yaklaşık beş nesil içinde yaşanmış olan bu hercümerç içinde de olduğu gibi yeniden çoğalmaya başlayan Faili Meçhul Cinayetler ile engellenemeyen terör saldırıları kamuoyunda kişileri yalnızlığa itmekte Devlet ve hukuk anlamında var olduğu söylenen dayanaklarının bir bir gevşemekte, zayıflamakta olduğu intibaını vermektedir.

İşte bu çerçevede alelacele ortaya atıldığı artık iyice anlaşılmış olan AÇILIM süreci yaralara merhem olacak diye beklenir iken ilk aylarda oluşan kamuoyu desteğini, ne yazık ki günden güne yitirmektedir. Son durum: Bilgi Üniversitesi'den Doç. Dr. Halil Nalçaoğlu'nun araştırmasına göre ekonomik kaygıların da artmakta olduğu toplumumuzda ''demokratik açılım''a verilen destek %30 oranındadır(Milliyet 17 Ocak 2010).

Kendisini ağa babalarına haklı göstermek zorunda olan silah tüccarlarının en sıkı dostu terör örgütlerinin de istediği bu olsa gerek. Bir de kişiliklerine işlemiş olan ''suç işlemeye yatkınlık ve eğitilmişlik'' kapsamında ne gibi saldırılar tasarladıkları ortada.

Oysa bu cennet vatanın çocukları binlerce yıldan beri ne ayrımcılık ne düşmanlık ne de ötekileştirme yapmıştır. Keşke 1915 yılında Doğu Anadolu'da uygulamaya konulan Zorunlu Göç(Osmanlıcası Arapça'dan alınan; tehcir) yüzünden ölümlerle sonuçlanan mukatele, pusu ve saldırı içerikli acı olaylar olmasaydı da bin yıl birlikte yaşadığımız ERMENİ yurttaşlarımız ile eskiden olduğu gibi yine 'kapı bir komşu olarak' yaşamaya devam etse idik.

Ülkemizdeki toplum hayatının 'iktisadi ve hukuki temelleri' yönünden bakıldığında toplumumuzdaki yapılanmanın, çok eskilere dayalı yanlış bir uzantısı olmak bakımından Batı'daki feodalizmin içerdiği anlamda olmasa bile içinde kendine özgü çarpıklıklar bulunan Toprak Ağalığının varlığı ve iç göç dahil pek çok olumsuzluğun kaynağı olduğu açık. Yaşanılan olaylara toplumsal ekonomik ve kültürel boyutları ile bakılmayıp yalnızca SİYASİ ve MADDİ ÇIKAR HESAPLARI ile bakılınca dün olduğu gibi bugün de yaşanan KARGAŞA ORTAMI'nın doğduğunu anlıyoruz ne yazık ki.

Sanırım birileri de çok sinsi bir biçimde, bütün yolları kullanarak ''bulanık suda balık avlamak'' arzu ve emelinden hiç vazgeçmiyor. İçine düştüğümüz ekonomik dar boğazlar yanında, durulmayan siyasi çekişmeler de ne kadar acıdır ki kamuoyunun bilincindeki güzel duygu ve düşünceleri günden güne sıyırıp atmaya başlamıştır. Ayrıca kitle iletişim araçlarının etkin kullanımı ile kamuoyunun nasıl bir propagandaya maruz kaldığını da görmezden gelemeyiz.

Bu çerçevede, bana göre en büyük kargaşa ortamı da ÖZAL İKTİDARLARI döneminde yeniden şahlanan TOPRAK AĞALARI ile onların koltuklarının altındaki gençlerin içinde doğup büyüdükleri, bin bir çelişkili ağa köylerinde yaşanan baskılardan kaçarak; yabancı danışmanlarınca uluslararası bir kimliğe büründürülen TERÖR ÖRGÜTÜ'ne katılmaları ile giderek gelişen bir AYRILIKÇI IRKÇI MARKSİST LENİNİST TERÖRİZM AĞI kuruldu üstümüze.

Yaşanılan çevrenin özelliklerinden de nasibini alan bu korkunç kişilik bozukluğu özellikleri ne ağalık düzeninin ortadan kaldırılması ne toprak sahibi olunması ne de eğitim, sağlık hizmetleri yanında iş imkanları çerçevesinde sağaltılmak istenmiştir. Eski tas eski hamam, benzetmesinde olduğu gibi yaşamak ve yaşatmak da her nasıl ise devletin işine geliyor anlaşılan.

O zaman soralım: Bu süreçte silahlara teslim edilen canların bedeli ile vebali kimlerin omuzundadır? Yine bu uğurda güvenlik güçleri için harcanan paraların ''terörü önlemek'' bakımından hedefine varamamış olduğunun hesabını kimler verecektir? Sanırım k o n u tarihe havale edilmiş bulunmaktadır. Oysa o terörizm ki eğer gerekli toplumsal, psikolojik, hukuk, mülkiyet ve kültürel ağırlıklı tedbirler ile yol edilmeye çalışılmaz ise 7'den 70'e milyonlarca yurttaşımızın ruhlarındaki dostluk, arkadaşlık ve komşuluk bilincini de alıp götürecektir.

DEVLET demek geleceğe de bakması gereken bir kurum demektir özünde. Bu bakıştaki tutum ve davranışlarınız sizi ya vezirliğe ya da rezilliğe düçar'eder. OSMANLI da bunu yaşadı: Parlamenter düzene geçmek istemeyen yanlış bir MUTLAKİYET ve yanlış bir İngilizci - Fransızcı BATILILAŞMA ne yazık ki maddi ve manevi yönlerden bizi kemirerek, çoğu zaman da silah kullanarak HASTA ADAM'ımızı öldürmüştür!

Daha 100 yol önce üç kıt'aya egemen olduğumuzu da düşünerek düne ve geleceğe bakmanın acı travmasını, bugün ruhunda duymayan az insan vardır Türkiye'de. Mehmet Akif'in dediği gibi Batılı ''orduların dördü beşi'' de Orta Doğu'yu iyice zarpt-ü rapt altına aldıktan sonra, her alana yaydıkları son vurucu darbelerini adım adım ifa etmekten ve Payitahtımız Desaadet'i de kolayca işgal etmekten bir an bile geri durmamıştır!

Tarihin derinliklerinde değil çok yakın geçmişimizde ve yakınlarımızda neler olduğuna bakarak ''tarihin tekerrür etmekte olduğu'' gerçeğini, kimseye sormadan da anlayabiliriz. Rahmetli Mehmet Akif ERSOY'un dediği gibi, hatalara düşmemek için, kısaca: Tarihten ders alınmıyor!

Bu yüzden basma kalıp bir biçimde dile getirilen tarihle yüzleşmek sathiliğinden kurtulup; tarih bilgisi ile mücehhez olunarak tarihle hesaplaşmak ve bu çerçevede arkeolojik ve tarihi gerçekleri saptırmaktan utanmayan, mesnetsiz atıp tutan kimilerine de gerçekleri haykırmak gerekir. Ne ki ortalıkta bu gibi gerçekleri söyleyecek hiç bir TARİHÇİ de görünmüyor. Kısıtlı sayıda da olsa ''arkeolojik ve tarihi kaynakları okumamış olmak'' gibi bir açmazımızı da burada belirtelim.

Ayrıca işin içine ASUR, HİTİT, İBRANİ, URARTU, BİZANS, SÜRYANİ, ARAP, SELÇUKLU, FARS ve OSMANLI uzmanları da girecek ki o zaman anlayacak millet ayrılıkçı bölücü eşrafın nasıl kaçışmaya başladıklarını. Bu gibi sorunlu konuların nasıl çözülmüş olduğunu irdeliyor olması bakımından Ahmet Cevdet Paşa (Lofça 1822 İstanbul 1895)'nın TEZÂKİR adlı dört ciltlik eserini okumakta yarar vardır.

İstanbul dahil bizzat giderek konuları yerinde inceleyen ve meseleleri yüz yüze görüşerek çözmeye çalışan; gerektiğinde emrindeki askerleri ile asiler üzerine top ve tüfek atışları yaptıran Ahmet Cevdet Paşa'dan şimdiki paşalar ile diğer bütün yetkililerin öğrenecekleri çok bilgi vardır bence. Yaşadığı dönemde kendi çabası ile Devlet içinde hak ettiği yerlere yükselen MECELLE Heyeti Başkanı Cevdet Paşa TEZÂKİR'inde döneminin siyasi, ictimai, ahlâki yönleri ile uygulanması gereken ıslahatları da içeren pek çok olayı ve görüşlerini birer tezkire olarak yazmıştır.

Ne yazık ki o yıllarda, pek çok derde müptelâ kılınan ve bir türlü tedavi de olunamayan Hasta Adam girişilen nice ISLAHAT işlerinden birisi olarak rüştiyeler ve idadiler ile birlikte, kurulan Islahiye Alayları ile ancak Çukurova'da gerekli tedbirlerin alınabilmesini ve memleketin ''şen ve âbâd'' olabilmesi için kısmen de olsa şehirleşmeyi başlatabilmiştir. İçine düşülen mali, idari, sınai, zirai, hukuki ve askeri nice sorunlar yüzden Devlet-i Âliyye ancak Sultan İkinci Abdülhamid'in buyrukları doğrultusunda Güney Doğu Anadolu için derme çatma da olsa eldeki imkanlar dahilinde Aşiret Alayları teşkil ederek milleti iç ve dış tecavüzlere karşı korumaya çalışmıştır.

Bence sancılı ve sürüncemeli olayların içinde kişilikleri de biçimlendiren ne yazık ki hukukun dokunamadığı toplumsal, ekonomik ve kültürel İÇ YAPI BOZUKLUKLARI yanında silahlı ya da silahsız (!) DIŞ ETKİLER de vardır.

Dünyada ve OSMANLI'da da görüldüğü gibi giderek kemikleşen bu etkiler bazı politik, diplomatik ve maddi unsurlar olmadan ayakta tutul(n)amaz. Bunu Balkanlar'da Orta Doğu'da Kıbrıs'ta, kardeşin kardeşe silah çekmeye azmettirildiği öğrenci olaylarında ve çok acı da olsa yaşamakta olduğumuz sinsi TERÖR sürecinde hep gördük. İçinde bulunulan sorunlarımız bazılarının sandığı ve dillendirdiği gibi yalnızca siyasi ve ekonomik değil aynı zamanda inanç, hukuk, tarih, kültür, dil bilim, toplumsal psikoloji, eğitim ve mülkiyet ağırlıklıdır.

Bu konularda yazılmış pek çok eser bulunsa bile KAMUOYU kitap okumaktan çok konuların televizyonlarda çok iyi bir biçimde sunulmasını istiyor. Bu alan da günümüzde ne yazık ki yalnızca Tarihçi Gazeteci Murat BARDAKÇI, Doç. Dr. Erhan AFYONCU ile Pelin BATU'ya kalmıştır. Bence içine sürüklenmekte olduğumuz huzursuzluk ortamında dolaşmakta olan kara bulutları bertaraf etmek için tek başına bu yayınlar yeterli değil. Halkın bilgilendirilmesi ve eski deyişle ''suhulete kavuşturulması için'' bugünlerde gündemde olduğu için böyle bir tespit yapmak durumu doğdu.

Öte yandan radyo ve televizyonların yayınlarından ve denetimlerinden sorumlu olan RTÜK görev alanına girdiği halde yayın planlama, seyredilebilir yayın aralığı, yayınların içeriklerini denetleme, kamuoyu izleme anketleri yaptırma ve yayın kuruluşlarına öneriler getirmek konularında yayıncıları kendi başına bıraktığı da bir gerçek. Kaldı ki ülkemizde henüz ''meslek etiği'' oluşturmak bakımından bütün kitle iletişim alanlarını kapsayacak türden bir oluşum da kurulabilmiş değildir. Bir de bu gibi resmi görevleri üstlenen kişilerin ''meslek'' anlamında kaçının ''işin içinden gelmiş'' olduğunun meşkuk oluşu da yaşanan yayıncılık sorunlarımızın bir başka yönü olsa gerek.

Özellikle kitle iletişim alanındaki çalışmaların başı bozukluğu ve telif haklarının; muhasebe işlemler düzeyinde ''KDV ödenmiştir'' biçiminde kabarık faturalar ile çözülmekte olduğu hangi vicdanları mesrur ve bahtiyar etmektedir. Şirket ortaklıklarında meydana gelen bu gibi tatsız olayların ne gibi sorunlar doğurduğunu; alacak verecek sorunlarının kişileri bazan suç boyutunda bile, ne kadar etkilediğini gazete haberlerinde okuyoruz.

1978'den beri içinde bulunduğum bu çalışma alanında ne yazık ki resmi kurumlardaki tarife düşüklüğü yanında özel sektördeki telif haklarının görmezlikten gelinmesi ve hiç bir sözleşme yapılmadan ''elden ödemeler yapılması'' orta yerde ''kayıt dışı ne kadar kara paranın dönmekte olduğunun'' da açık bir göstergesi olsa gerek. Kamuoyunun bilgilendirilmesi anlamında çalışılan bu alandaki teknik ve estetik kalite düşüklüğü de gözlerden kaçmamalı. Ayrıca mesleklerini uygulamak için çalışanların içine düştüğü sömürü ve haklarının yenilmişliğinin sorumlusu MALİYE BAKANLIĞI yanında aynı zamanda görevleri gereği KÜLTÜR BAKANLIĞI, RTÜK ile TRT değil midir?

İçinde yetişmiş olduğum TRT Kurumu'nun habercilik dışında; yayın planlama, yapım yönetim ve eserlerin denetimi konularında son yirmi yıldan bu yana etkin bir yayıncılık hizmeti yapmamış olduğunu da vurgulamak zorundayım. Özellikle kitleleri ''tarih'' konusunda bilgilendirmek bakımından TRT yeterli ağırlıkta ve alışılmışın dışında yayınlar yapmakta çok isteksiz bir tavır sergiliyor. TRT ile TTK arasında kurulacak güzel bir işbirliği yayıncılık açısından çok etkili olacaktır.

TRT'nin yayın planlamasındaki dağınıklık yanında sanal ortamdaki yayınlarının özensizliği ise ister istemez 'çok yazık', dedirtiyor insana. Bir de haber dilindeki yabancı kelimelerin günden güne çoğalmakta oluşu bende, eskiye özlem duygularını artırmaktadır. Devlet Sinema İlişkileri bakımından az da olsa bir zamanlar çok önemli yapımlar gerçekleştirmiş olan TRT Kurumu, özellikle dizi filmler konusunda ya kendi yağı ile kavrulmak ya da Ayrılık dizisinin başına gelenlerden öğrendiğimize göre senaryo değerlendirme, drama içeriği, sinema dili ve dış ilişkiler konusunda pek de iyi bir sınav verememiştir.

Ne kadar acıdır ki siyasi çekişmelerden insana yatırım yapmak demek olan bu gibi çalışmalardan, sanırım bilinçli olarak kaçınılmaktadır. Bu da ister istemez kamuoyunun tarih, sanat, kültür, edebiyat, halk bilim ve dil konularında etkileşimini tıkamaktadır. Bu kapsamda T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı artık ilke olarak kitap basmıyor. Ancak 2007'de çok özel kitaplar basılarak dar bir alanda dağıtım yapılmakta olduğu da söylenmiyor değil.

Bakanlık tarafından sinema ve tiyaro için ayrılan ödenekler hangi eserleri ortaya çıkartıyor belli değil. Bu alanda iş yapmak isteyen yapımcılar, yönetmenler, tiyatro sanatçıları kapı kapı dolaşarak mali destek aramaktadırlar. Bu konuda ''el kapılarında sponsor bulmak için'' didinen yurttaşlarımızın çektiklerinin acısını kim duyacak? Bu konularda ne gibi açmazlara düşüldüğünü yazmak ise başlı başına bir dizi araştırmayı gerektirir.

Biliyorum ki yıllardan beri Devlet adına bu kesimlere verilen sözler uçup gitmiş, dişe dokunur hiç bir yapım da topluma sunulmamıştır. Ayrıca şenlikler, panayırlar ve festivaller için verilen desteğin bir kaç bin lirayı geçmediğini de biliyoruz. Geçmişimizin hazineleri demek olan arkeolojik kazılar ile restorasyonlar için ne gibi harcamalar yapıldığını ise kimse bilmiyor. Oysa 'kültür yatırımları' da tıpkı ordu, ulaşım ve eğitim harcamaları gibi 'geleceğe yatırım' demek değil midir? Bence olay ''DEVLET eli ile'' yalnızca DÖSİM'in yaygınlaştırılması tekelciliği ve bazı ihaleler ile sınırlı kalmamalıdır. Yaşanılan demokratikleşme süreci içinde bu durumun ne kadar aciliyet kesb'etmiş bulunduğunu kamuoyunun bilgisine sunmak zorundayız.

Anlaşılan ötelenmiş olmak bakımından TARİH bizden pek de hoşnut değildir. Bu yüzden toplum bilimleri içerisinde en güvenilir kaynakları sunması bakımından TARİH ile karşılıklı etkileşimizi sağlıklı bir seviyeye çekmek zorundayız. Bunu yaparken de kitle iletişim araçlarının önemini bilmek zorundayız. Bu konuda tarife sorunlarının giderilmesi ve mali disiplinin sağlanması yanında Telif Hakları'nın da özelikle Borçlar Kanunu'nun ilgili maddeleri çerçevesinde, öncelikle elden yapılan ödemelerden dolayı büyük istismarlar yapmakta olan şirketler düzeyinde titizlikle uygulanmasına geçilmek gereği vardır.

Yıllardan beri Kayıt Dışı Ekonomi olarak yaşamakta oluşumuzun kim bilir kimleri ''gizli zengin'' ya da ''kaynağı belirsiz'' bir varlık delisi yapmaktadır. Bu gidişe dur diyemeyen siyasi iktidarların da bu gibi ''helal olmayan'', ''sömürüye dayanan'', ''hakkaniyetten'', ''piyasadaki gerçek ücret'',''muhasebe oyunları'', ''şişirilmiş faturalar'' ile ''emek sömürüsünden'' ne kadar sorumlu olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysa A B Kapılarında beklerken bu alanda dolaşmakta olan büyük miktarlardaki paranın da denetlenmesi gerekmez mi? Bence AB müktesebatı hiç bir biçimde böyle bir Kayıt Dışı Ekonomik Yapı'yı ve bu yapının kaymağını yemekten semirmiş, iki yüzlü işletmecileri bağrına basmayacaktır. Kira ödemelerinde olduğu gibi, bu konudaki ödemelerin de sözleşmelere bağlı olarak bankalar aracılığı ile yaptırılması yoluna gidilmesi umarım Fincancı Katırları'nı ürkütmez!

İşte bütün bu açmazların; ülkemizdeki basın yayın ve diğer kitle iletişim alanında çalışanların özgün bir şeyler üretme isteklerini ve yaptıkları işlerdeki kaliteyi çok olumsuz bir biçimde etkilediğini bilmekte yarar vardır. Bu çerçevede resmi kurumların ücret tarifeleri ile piyasanın telif hakları ve yayınların tekrarı durumunda ödenmesi gereken oranlar bakımından hiç de adil olmadığını kamuoyunun bilgisine sunmak isterim. Bu açıdan sorumlu kurumlar olmaları nedeni ile başta TBMM olmak üzere Maliye Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, YÖK, RTÜK, TRT, TTK ile TDK'u geçmiş en az beş yıllık bir mali denetimi de öngörecek bir biçimde, göreve çağırıyorum.

Ülkemizdeki TARİH eğitim öğretim alanı ( ki bu geniş alanda da sorunlar birikmektedir) dışındaki mevcut uygulama ile gidilecek olur ise bizim tarihle bilgi alışverişinde bulunmak isteğimiz korkarım, giderek ''tarihin bizimle kapışması'' biçimine dönüşecektir.

Görelim Mevlam neyler...

Ömer F. YILMAZ

Toplum Bilimci Yönetmen

***

Tarihçi Ayten DİRİER:

Neylerse güzel eyler...
Altına imzamı atabileceğim, birikim süzgecinden demlenmiş objektif bir yazı, kutlarım. Günümüzde herkes Tarihçi kesilmiş, Tarihçileri eleştirmekte, metod öğretmeye yeltenmektedir. Patrikler ile ilgili 2 yazımın yorumlarına bakabilirsiniz... TV'deki konuşmaların çoğunu kimse izlemiyor. Çünkü milletimiz genelde okumayı sevmediği gibi, uzun konuşmaları da dinlemiyor. Diziler ise, ahlâkî değerlerimizle bağdaşmayacak özellikte... Onların yerine saydığınız beş kuşağı kapsayan olayların dizileri ve yazılarla desteklenen belgeseller çekilse daha iyi olur. Kültür Bakanı iyi niyetle bir şeyler yapmaya çabalıyor, ama yeterli değil... Kaleminizin daim olması dileğiyle esenlikler dilerim.

Ömer F. YILMAZ :

Saygı Değer Hocam ilginiz için teşekkürü bir borç bilirim. Anlıyorum ki bir tarihçi olarak gelişmelerden siz de şikâyetçisiniz. Bu konuda ne yazık ki Devlet çok sabırlı bir biçimde(!) bekliyor. Oysa olan millete oluyor. 1980'lerden beri kültür yatırımlarını yalnızca Kültür Siteleri inşaa etmek olarak gören bir zihniyet kamuoyuna bilgi ve belge sunmadan yalnızca siyaset yapmak istediği için bence kişilikler aşınıyor, bilgi gereksiz görülüyor, pespembe diziler ile şarkılı türkülü yayınlar ile avutulmaya çalışıyoruz. Oysa Murat BARDAKÇI Erhan AFYONCU Pelin BATU ile TSM Sanatçısı Pınar Hanım ben dahil milyonlarca insana TARİH anlatıyorlar. Sizin tarih konulu araştırmalarınız ve halk kültürümüz içerikli yazılarınız da bu açıdan çok önemli. Sanal ortamdaki bu gibi güzellikler ekranlara hiç yansımıyor. Bu durum bu ülkede huzursuzluk ve düşmanlık yaratmak isteyen sinsi emelli güruhların işine yarayacaktır. Toplum bilimlerinin bütünleştiği en önemli bir alan olarak TARİH hepimiz için çok önemli. Saygılarımla.

* * *

10 Ocak 2010 Pazar

Bir değil pek çok suçlu arıyorum!

Ömer Faruk YILMAZ

Son yıllarda sıkça duymakta olduğumuz bir haber okudum az önce. Ne yazık ki 'bir şofbenden sızan gaz' yüzünden gencecik bir yurttaşımızı daha öte dünyaya yollamış bulunuyoruz.

İşte bu yüzden bir değil pek çok SUÇLU arıyorum!


Ne ki 'o meş'um suçluları' ne tek başıma bulabilirim ne de tek başıma bu acı sonu hazırlayan olaylar için bir dava açabilirim. Çünkü Ankara'dayım.

Yasal anlamda pek çok engel var önümde. En önemlisi, yine yasa gereğince bir engel daha var önümde: Olay mahallinde oturmuyorum.


Bu konunun aydınlatılması ve şofben yapımının özellikleri konusunda suçlu olanların cezalandırılması yanında benzeri diğer binlerce olay için HUKUK DEVLETİ ne yapabilir bunu irdelemeden önce acı haberi birlikte okuyalım:

''Son mesajında ölümünü hissetti

SAMSUN Kızılay Tıp Merkezi 'nde görevli 19 yaşındaki hemşire Ayşe Seda BOZ banyo yaparken şofbenden sızan gazdan zehirlenerek hayatını kaybetti.
Çarşamba İlçesi 'nin Çınarlık Beldesi, Çengelli Mahallesi'nde oturan hemşire Ayşe Seda Boz, 48 yaşındaki annesi Ayfer BOZ ve 53 yaşındaki babası Ahmet BOZ ile birlikte yeni yılı evlerinde kutladı. Hafta başında Ağrı Doktor Yaşar Eryılmaz Doğubayazıt Devlet Hastanesi'ne sözleşmeli olarak ataması yapılan BOZ, yeni yıla girdikten sonra odasına geçip internetten tanıdıklarına yeni yıl mesajı gönderdi.
Mesajında: “Gitmeden buluşuruz. Malum gidip de dönmemek var” diye yazdı.

Bu sabah ise duş almak için girdiği banyodan çıkamadı. Lokanta çalıştıran baba Ahmet BOZ, kızı uzun süre banyodan çıkmayınca endişelenerek kapıyı açtı. Kızını hareketsiz yerde yatar vaziyette bulan baba 112 Acil Yardım ekiplerini aradı.
Eve gelen sağlık ekipleri Ayşe Seda BOZ'un tüplü şofbenden sızan gazdan zehirlenerek hayatını kaybettiğini söyledi. Kızlarının ölüm haberiyle sarsılan Ahmet ve Ayfer BOZ çifti, yakınları tarafından teselli edilmeye çalışıldı. Boz'un cenazesi, Çınarlık Beldesi'nde bugün ikindi namazının ardından kılınan cenaze namazından sonra Çınarlık Merkez Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Polis, konuyla ilgili soruşturma başlattı.''
(Muhabir : Hakan ÇELİKBAŞ / SAMSUN (DHA)
Yayın yeri :http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.)

Yine çok acı bir ölüm.

Kim böyle bir olayı bir yakınına reva görebilir? Kim böyle bir ölüm karşısında sarsılmaz? İnanıyorum ki bu haberi duyan on binlerce, belki de milyonlarca yurttaşımız kendisini tutamayıp ağlamıştır.
Bence bu olay ne olduğu yerde kalmalı ne de unutulmalı.

Yıllardan beri bu gibi acı olayları duyarız. Bence DEVLET uyuyor! Çünkü bu çağda elektronik bir duyarga('sensor') ile bu gibi ŞOFBEN ölümleri de soba sızıntıları da önlenebilir. Bu da bence ON TL'nı geçmez.

Bu gibi işler için İMALÂTÇILARA izin veren Kurum olması bakımından TSE yaşanmakta olan bu olumsuz durumlarda nerede duruyor? Kim ne iş yaparlar o Kurum'da? Bir cihazın İNSAN SAĞLIĞI için, dahası kazaen ölmemesi için hiçbir tedbir düşünülemez mi? TSE Kurumu neden kendisine 'ruhsat almak için' gelen bu gibi cihazlara hangi gerekçelere bağlı olarak, gerekli en son teknik donanımları isteyemez?

Bence eski tas eski hamam benzetmesinde olduğu gibi, daha önceki yıllardaki 'karar emsallerine de bakılarak' ATEŞLİ ve GAZLI BİR CİHAZ için hiçbir önleyici tedbir öngörmeden ossaat ol 'mûtad izni' veriverir öyle mi? 'Resmiyet' işleri de yerine getirilmiş olduğu için hepimiz sonuçlarına da katlanmak zorundayız, öyle mi? İşte o zaman da sonuç böylesine acıklı olur!

'Kaderin bir tecellisi olarak ortaya çıkan sonuç' içinde barındırdığı pek çok sebep yüzünden de mahkemelik olmak durumunda kalır. Çünkü HUKUK işlevi gereği 'ol müsebbipleri'' de bulmak zorundadır. Yoksa sürekli olarak yok sayılan KAMU VİCDANI rahatlamaz. Benim vicdanım da hiç mi hiç rahatlamaz.

Eğer ülkemizdeki İMALÂT işleri; çağın gerisinde kalmış bir biçimde, hiçbir STANDART öngörülmeden ve elektronik son gelişmeler göz önüne alınmadan yürütülüyor(!) ise vay halimize! Gelelim olayın bir başka sorumluluk makamına: SANAYİ BAKANI göz göre göre yurttaşlarımızın canına kast'eden kazalar ile ilgilenmez mi? Kalite yönünden bir türlü kendisini bulamayan SANAYİ KESİMİ keyfine göre üretip satabilir mi? PİYASA EKONOMİSİ bu kadar mı başıboş bırakılıyor artık?

Anlaşılan MEYDAN 'astığı astık, kestiği kestik', hiçbir denetime, hiçbir insani duyguya yer bırakmayan KÂR PEŞİNDE KOŞAN on binlerce üreticiye kalmıştır!
Bence bu gibi eşyaların ''AB ve ABD Standartları neden yok, insanlarımız kırılıyor göz göre göre'' diye bir an önce MAHKEMEYE gidilmeli.

HUKUK DEVLETİ sıfatını da taşıyan Devletimizde ne yazık ki Aziz Yurttaşlarımız TRAFİK KAZALARI, TERÖR SALDIRILARI ile EV ve İŞ YERLERİNDEKİ kazalar bakımından kaderlerine terk edilmiş bulunuyor. Böyle olmasa idi arada bir karşılaştığımız o meş'um olayların toplamlarını gösteren aylık yıllık istatistikler yayınlanabilir miydi?
Ayrıca YÖK'ün müfredatını hazırladığı, üyelerini tek tek atadığı üniversitelerimizde: Çağın en son teknik gelişmeleri ya da eski cihazların bugünkü eklemeler ile nasıl daha kullanışlı olduklarına ilişkin bir ders okutulamaz mı?

İşte 1960'lardan beri yaşanan on binlerce olaydan biri daha meydana geldi. Ne kadar üzülsek az. Ancak ilgililer ve yetkililere düşen; yıllardan beri 'ihmal edilmiş olan görev' hiçbir zaman gözardı edilemeyacak kadar önemli. Ne yapalım herkesin başına gelebilir! Kişiler doğabilecek sonuçları da bilerek gerekli tedbirleri alsın, diyerek de kimse 'rahat koltuklarında' çayını yudumlayamaz.

Umulur ki YÖK de ARAŞTIRMALARIN yeterince yapılmadığını, teknolojik gereklerin yerine getirilemediğini bir gün anlayacaktır. Böylece ''program geliştirme kapsamında'' insanların kazalara bağlı olarak ölümlerini engellemek konusundaki derin uykusundan uyanarak; belki ilk olarak dünya çapında bir açılıma imza atar.

Eskiden KAMU DAVASI adında bir AÇILIM vardı: Bir konuda hiç kimse şikâyetçi olmasa bile bir SAVCI göğsünü gere gere bazı konuların aydınlığa kavuşturulması ve müsebbiplerin de cezalandırılması için KAMU DAVASI açardı. Rahmetli Ayşe Seda BOZ ile her yıl yaklaşık BEŞ BİN KİŞİ'nin can verdiği TRAFİK KAZALARI ile diğer EV ve İŞYERİ KAZALARI yanında TOPLU ZEHİRLENMELER için KİM dava açacak?

Umarım bu konuda bir gün bir yetkili çıkar da KAMUOYUNU aydınlatıcı bir AÇILIM için geniş çaplı bir EŞGÜDÜM sağlanacağını açıklar. Unutmayalım ki İNSAN HAYATI ölçülemeycek nice değerler taşır. Yoksa kuru kuru söz ile yazı ile HUKUK DEVLETİ olunamaz beyler. Bu konuda sanırım BAKANLIKLARARASI bir oluşuma gerek var. Bu konu yalnızca HAKİMLER ve SAVCILAR YÜKSEK KURULU'nun mu işi, bilemem...

Görüldüğü gibi bu gibi KÖRÜ KÖRÜNE ÖLÜMLER için dava açabilecek bir KAMU KURUMU yok ortalıkta. Bu konuda artık duymadığımız için, bir YASA maddesi olduğunu da sanmıyorum. Adı var kendisi y o k olan DEVLET'e soruyorum: Al - Ver Ekonomisi 'insan sağlığı için' hiç mi bir acıma duygusu taşımaz?

Belki eskidendi; ç o o o k e s k i d e n...

Anlaşılan SİNOPLU yurttaşımız DİYOJEN gündüz gözüne boşuna 'adam' aramıyormuş.

Bence en büyük sorunumuz HUKUK DEVLETİ yakıştırmasının arkasına sığınarak nice canların yok olup gidişi unutmakta oluşumuzdur.
Bir Hukuk Devleti düşününüz ki : Çağın gerisindeki nice işler için hiçbir soruşturma, hiçbir kovuşturma yapamıyor. Yapılanların göstermelik olduğunu bu olay bile gösteriyor bence.
Bir Hukuk Devleti düşününüz ki: yıllardan beri yaşanan binlerce, onbinlerce ölüm karşısında 'teknolojik gelişmeleri' yurttaşlarına sunmaktan kaçınan imalâtçılara ve satıcılara hiç s e s çıkarmıyor!

Durum açık : Hukuk Devleti çağın gerisinde ise ne yapacağız?

İşte bu yüzden bir değil pek çok SUÇLU arıyorum!

Kadri KANPAK:HUKUK DEVLETİ YERİNDE SAYIYOR
Ama yaşam uygun adımdan öteye geometrik gelişiyor, bir zaman sonra devlet duruma hakim olamayacak hale gelecek. Benim suçun olduğu yerde yönetim eksiktir ve cezanın yarısıda yönetime aittir çalışmamı bizzat devlet belgeli olarak kabul etti, ama yinede yerinde yerinde sayıyor, güzellikler diliyorum.

Ömer F. YILMAZ: KADRİ Bey haklısınız.

Ne yazık ki günden güne yıldan yıla HUKUK konusunda korkunç bir gerileme yaşanmaya başlandı. En başta SUÇLAR ARTTI! Kişilikler bozulmaya başladı.Avrupa'nın Sanayi Devrimi yılları ile ABD'nin sanayileşme döenemindeki gibi kargaşa bir döneme girdiğimizi sanıyorum. Gerçekten ÜRETİM KESİMİ daha DUYARLI CİHAZLAR yapabilir. Bu konuyu işin içinden gelen,yurtdışında da bulunmuş olan bir uzmandan öğrendim. Yazdığım gibi DENETİM zaafı var. Siz de bilirsiniz ki Liberal Ekonomi ve özelleştirmeler ile birlikte ÇOK YÖNLÜ eğitimin de niteliksizlikleri biraraya gelince SUÇLAR artmaya başladı. HUKUK da yetersiz. Ayrıca güvenlik güçlerinde de eskisi gibi CAYDIRICILIK kalmadı. POLİS sayımızın ileri ülkelerdeki sayıları bile aşması gerekiyor. Bir de TERÖRE MÜSAMAHA edilmeye başlanması da kişileri cesaretlendirdi.

Nil ALAZ : Acı pek acı

Kendimize acımakta marifet değil ki. Dayanamıyorum böyle pisipisine ölümlere insanı vuruyor kurşunsuz. “Neyine Merhaba Neyine Selam” Millet uyuyor asıl. Göz yumanlar göz yumdukları kadar suça iştirak eder diye biliyorum...Saygılarr Aydınlık günlerr ...Ruhu şad olsun evladımızın ...zamansız çok zamansız gidişler ...

Ömer F. YILMAZ : Çok haklısınız: Millet uyuyor!

Yöneten de yönetilen de alan da satan da gününü gün etmeye çalışıyor ne yazık ki. Az daha ileriye gidelim; çağın gerektirdiği gibi yaşayalım ve yaşatalım diye düşünen yok NİL. Araştırdığım için biliyorum 'şofben sızıntısı' çok ucuz bir düzenekle anında haber alınarak, gereğini yapmak mümkünmüş. Batı'da da olmuş bu gibi kazalar. Ne ki kısa sürede elektronik paraçların yardımı ile önlemişler. Almanya ile Japonya'da incelemeler yapmış olan ve kurumuna da bu konuda bilgi veren bir dr. mühendisten dinlemiştim. Adı Kurum olup da 'iadre-i maslahat yaparak' yerlerde sürünen o kadar çok emir kulu makam var olduğu için bazı işler böyle kötü gidiyor. Üretici de 'kâr peşinde herşeyi mübah görmek arzusunu' dizginleyemediği için sonunda bu acı gelişmeler kaderimiz oluyor. Oysa bu gibi suçların kaynağı da suçluları da belli. Ceza hükümleri ile yaptırımları da 'siyasi ve ticari çıkarlar uğruna' çağın gerisinde bıraktırıldığı(!) için terör dahil nice acılarla karşılaşıyoruz. 05.01.2010

ANILARIMIZI YAZMAK

VELİ Bey okuduğum zengin içerikli anılarınız pek çok değeri de içinde taşıyor. Çelişkiler olmadan dönmez bu dünya. Bunu siz de yaşamışsınız. Babür Şah'ın BABÜRNAME adlı dev bir eseri vardır. Bana göre DOĞU'nun da TÜRKLERİN de ilk dev romanı BABÜRNAME'dir. O da anlatır güzellikleri; bağları, bahçeleri, savaşları, dayısını ve arkadaşlarını.

Sizin anılarınızda da bu gibi özellikler var: Bir öğretmenin, bir müdürün çektikleri ve çarpıcı gözlemleri ile dolu bu anılar. Sanırım buraya yazılamayan pek çok da karşılıklı konuşmalarınız; kendi değerlendrimeleriniz vardır. Eğer bunları yazarsanız YAŞAR KEMAL bile sizi kıskanır. Duygulu, bilgili, insanları seven, gerçekçi ve bedii zevkleri yüksek bir kişiliğiniz olduğunu biliyorum az da olsa. Sizden bir ROMAN beklemek hakkımız var bence.

Sağlık esenlik içinde nice güzel yılar dilerim Aziz DÜZİÇİLİ...
Ömer F. YILMAZ

Yüreklendirmeniz için teşekkür ediyorum Ömer Faruk Bey. Aslında yazabilenlerin yazması, söyleyebilenlerin söylemesi gerekiyor. Yaşadıklarımı, tanıklıklarımı düşünüyorum da hepimiz kendi efsanemizin tutsağı olmuşuz. Kendi efsanelerimizi gözden geçiriremezsek havanda su dövmeye devam ederiz. Umarım bu ülkenin yurtseverleri bir gün ortak bir akıl geliştirebilir ve çözüm üretebilirler. Yaptığımız şeyler de bu amaca hizmet eder.

İyi yıllar ve başarılar diliyorum. Selam.

Veli CUMA

2 Ocak 2010 Cumartesi

OTUZ BEŞ BİN ŞİİR GEREK BİZE

Günümüze uygun düşebilecek en az OTUZ BEŞ BİN ŞİİR bulunabilir. Gelişmelere bakarak en az otuz beş bin şiir bulmak gerekiyor bence. Pek de uzak olmayan dünün hiç de iç açıcı olmayan derinliklerinden çağıl çağıl gelerek geleceğimizi aydınlatır o şiirler. Bu dileğim büyük bir üzüntü demetini anlatıyor olsa bile; içinde on binlerce umut, on binlerce can taşıyor olacak. Bir bakıma çevremizde hiç ölmeyecekmiş gibi var her can bir umut olduğu kadar bir şiir değil midir?

Biliyorum ki her biri ayrı bir candan kaynaklanan şiir durmaz, yorulmaz. O şiir ki şiir en karanlık anda bile bir aydınlık çağrısı gibi doğar içimize. Başımızı başka yönlere çevirmemizi, kendisini anlamamızı ister. Bence her ŞİİR bir muştudur anlayana. İçinde kötülük yoktur. Kimselere, hiçbir yerde tuzak kurmaz. Birden bire çıkmaz karşınıza: Siz yaklaşırsınız ona usulca. Sonra o başlar kendisini anlatmaya bir çırpıda. Kaçamazsınız hiçbir yere onu okurken Anlarsınız ki şiir, kendisini yazan bir şairi anlatır. Öyle anlatır ki yeni yeni kapılar açılır önünüzde, aşkın olan ile olmayanı sezinlemeye başlarsınız.

Okudukça seversiniz ondaki sesi. Her bir vurgusu sizi bir yerlerden alıp götürür; yanlış bir durakta olduğunuzu anlarsınız. Geldiğiniz yerlere dönüp bakmak, birileri ile hesaplaşmak istersiniz. Birilerinin boğazına yapışmak istersiniz o an.

Oysa bilirsiniz ki kimseleri gammazlamaz ŞİİR. Çünkü her biri bir CAN demektir. Çünkü onu yazan ŞAİR her bir şiirinde canından varlığından bir şeyler sunar bize. Bu nedenle de dili ölçülü kullandığı sürece ŞAİR en güzel övgülere lâyıktır.


O'nun seslenişinde sevgi, umut, sanat, yeryüzü ile gökyüzü, değişimin en acımasız yönleri ile İstanbul ve Londra vardır. Kirli geçmişi sabırla, merhametle, yargılar ŞAİR. Ezilen, tüketilen ve hor görülen güzeli en alımlı yönleri ile yücelterek tutsaklıktan kurtarmak ister bizi tez elden. Çünkü KARACAOĞLAN'ın ceren gözlü güzelleri artık günümüzde yaralı bir ceylanın gözlerini taşıyor her yerde.

Herkes ürkek. Hiçbir yer tekin değildir: Çelişkiler, zulümler; gökyüzünü karatmış, gülleri de soldurmaya başlamıştır. Egemenlik başını döndürmüştür tiranların: ''Hatırasız ve geleceksiz'' bir hayattır bize biçilen. Oysa BİZ ''aşka veda etmiş topraklarda'' dün olduğu gibi bugün de: ''Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek'' diye bekleriz umutla. Kendi sesimize yabancılaşmış olsak bile sevgiden kurtulamazdık bir çırpıda. Uykusuz kalsak da güllerden, hatıralardan, yıldızlardan, gözlerden ve güneşten güç alırız.

İşte bu yüzden ŞAİR geçmişin bütün yükü ile yüklenir bugüne ve geleceğe: Her KÖŞE'de huzur arar bıkıp usanmadan. O ŞAİR ki Harranlı Eyyub'un sabrı ile ''yeni çağlara uygun odalar'' kurmak ister gönüllerde tek tek. Çünkü önce gönüller sonra yürekler, hatıralar ve umutlar susuz bırakılmak istenmektedir. Oysa o yürekler an be an sonsuz bir umut ve kesin bir muştu ile bakarlar geleceğe. Bu yüzden ne susuz ne de umutsuz kalırlar. Onlar için ölüm asla bir yok oluş değildir.

Şimdi bu çerçevede dün olduğu gibi bugün de sürekli olarak unutturulmak istenen Büyük Şair Sezai KARKOÇ'u bir kez daha birlikte okuyalım.

Köşe


1

Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın
Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen
Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin
Gözlerin kaç kişinin gözlerinde gezinir
Sen kaç köşeli yıldızsın

Fabrika dumanlarında resmin
Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun
Hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi
Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsun

Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana
Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Sen kaç köşeli yıldızsın


2.

Evlerinin içi ayna döşeli
Ayna hatıra gözler ve sevmek
Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli
Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek
Ayna hatıra gözler ve sevmek

Evlerinin içi kabartma bahar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar
Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar
Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar

Evlerinin içi yeni güllerden
Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren
Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka
Beni katil suların ortasına bıraka
Katil sular güneşi gözlerinden götüren

Evlerinin içi gurur döşeli
Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli


3.

Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin
Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu
Bulutlar geldi altında durduk

Konuştun güneşi hatırlıyordum
Gariptin yepyeni bir sesin vardı
Bu ses öyle benim öyle yabancı
Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı

Dişlerin öpülen çocuk yüzleri
Güneşe açılan küçük aynalar
Sert içkiler keskin kokular dişlerin
İçinden geçilen küçük aynalar

Ve güldün rengarenk yağmurlar yağdı
İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı
Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak
Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı

Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin


4.

Taşların ortasında Leylanın gözleri
Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında
Ben Leylayı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri
Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında

Ben Leyla gibi güneş doğarken uyanamam
Şehir gece gündüz benim içimde uyur
Leylayı götürüp Londra'nın ortasına bıraksam
Bir bülbül gibi yaşayışını değiştirmez çocuktur

Leyla diyorsam kesik yanaklarıyla Leyla
Üç köşeli dünyasıyla
Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla
Leyla diyorsam şu bizim gerçek Leyla

Biz seni işte böyle seviyoruz Leyla
O gitti bize ağlamak kaldı kala kala


5.

Beni yeraltı sularına karşı iyi savun
Tırnağını taşa sürten yitik keçilere karşı
Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek
Senin bahtsız ve mesut Eyyub'un

Atların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor
İçimde İstanbul çalkanırken bozbulanık çeşme
Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum
Sen orda gelirayak kuklalara insan gibi konuşmasını öğretme

Su akıyor birikiyor kan lekeleri
Kurtulsam diyorum bir eser buna engel
Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun
İstanbul kalmıyor

Hangi köşesinde huzur o köşesinde sen
Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar
Ben bölünmez bir şairsem
Sen bölünmez bir anne
Bir çeşme

Sezai Karakoç