Son yıllarda tarih konusu iyiden iyiye unutulmaya başlandı. Önceden 'resmi tarih', 'gayri resmi tarih', 'yalan söyleyen tarih', 'tarihi hakikatler', 'tarihte bugün', 'Osmanlı mirası', 'Selçuklu sanatı', 'sahte kahramanlar', 'Tuna köprüleri', 'tarihle yüzleşmek','Balkanlar', 'komitacılar', 'mezalim', 'esaret', 'başımıza gelenler', 'Kafkaslar', 'Hicaz Mekke Medine', 'Filistin Musul', 'Yemen Trablusgarb', 'Türk musikisi kimindir' gibi konuları işleyen yayınlar vardı.
Ayrıca 1960'lardan beri yalan yanlış içerikli, hiç bir yazılı belge belirtmeyen, dedikodulara ve bazı yakıştırmalara dayalı; zihinlerde nice kuşkular doğurmaya matuf sözde tarih konulu çalışmalar var.
Bu süreçte ne yazık ki sayıları yirmiyi aşmayan araştırmacılarımızdan özellikle Prof. Dr. Halil İNALCIK, Prof. Dr. İlber ORTAYLI, Prof. Dr.Salahi SONYEL, Prof. Dr. Ahmet TAŞAĞIL, Prof. Dr. Ali BİRİNCİ, Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU, Prof. Dr. Kemal ÇİÇEK ile Doç. Dr. Hakan ERDEM imdadımıza yetişerek günden güne kararmakta olan tarih ufkumuzu açmaya başlamışlardır.
Her konuda olduğu gibi özellikler tarih konusunda yalnızca kendi doğrularımızı söylemek yerine başka kaynaklardaki bilgilerin de önemli olduğunu bilmiyoruz. Fen bilimlerinde olduğu gibi beşeri bilimlerde de karşılıklı etkileşim yanında bilgi, belge alışverişi olduğunu unutuyoruz. İşte bu yüzden ben de içinde pek çok bilginin bulunduğu tarihi okumak, tarihle yüzleşmek yerine; bugün tasarlandırılmış bir biçimde içine düşürülmüş olduğumuz acımasız durumların anlaşılabilmesi için onu sarsarak saklamakta olduğu gerçekleri bir bir söyleyebilsin diye ''tarihle kapışmak gerekir'', diyorum.
1970'lerden beri ülkemizin içine sürüklenmeye çalışıldığı iç savaş çığırtkanlıkları ile birlikte yeşertilen TERÖR dalgası yalnızca diplomatlarımızı, öğretim üyelerimizi değil, gazetecilerimizi ve askerlerimizi de pençesine takmış gidiyor. Bir bütün olarak bakıldığında Faili Meçhuller Ülkesi olduk çıktık! Bir toplum bilimci olarak günden güne karamsarlığa düştüğümü belirtmek zorundayım. Çünkü toplumsal sorunlar tek yönlü ya da bir kaç nedene bağlı olmadıkları gibi çözümleri de yalnızca askerden ve polisten beklenilemeyecek kadar çok yönlü çabayı gerektirmektedir.
19. yüzyıldan bu yana OSMANLI DEVLETİ olarak başımızı ağrıtan bölünme, parçalanma, küçülme, geri çekilme ve ıslahat süreçlerine ek olarak: Mevzii çatışma, muharebe, seferberlik, garp cephesi, 93 Harbi, komitacılar, çeteler, eşkiyalar, soyguncular, talancılar, Kanun-u Esasi, Yeni Osmanlılar, Genç Türkler, Düvel-i Muazzama, Yemen, Trablusgarp, Trablusşam, Kanal, Hicaz, Mekke Medine, Filistin, Suriye, Kafkasya, Irak, İstanbul'un ve İzmir'in işgali, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri, Milli Mücadele gibi yüzlerce kavram ve oluşum yaşanmıştır.
Yaklaşık beş nesil içinde yaşanmış olan bu hercümerç içinde de olduğu gibi yeniden çoğalmaya başlayan Faili Meçhul Cinayetler ile engellenemeyen terör saldırıları kamuoyunda kişileri yalnızlığa itmekte Devlet ve hukuk anlamında var olduğu söylenen dayanaklarının bir bir gevşemekte, zayıflamakta olduğu intibaını vermektedir.
İşte bu çerçevede alelacele ortaya atıldığı artık iyice anlaşılmış olan AÇILIM süreci yaralara merhem olacak diye beklenir iken ilk aylarda oluşan kamuoyu desteğini, ne yazık ki günden güne yitirmektedir. Son durum: Bilgi Üniversitesi'den Doç. Dr. Halil Nalçaoğlu'nun araştırmasına göre ekonomik kaygıların da artmakta olduğu toplumumuzda ''demokratik açılım''a verilen destek %30 oranındadır(Milliyet 17 Ocak 2010).
Kendisini ağa babalarına haklı göstermek zorunda olan silah tüccarlarının en sıkı dostu terör örgütlerinin de istediği bu olsa gerek. Bir de kişiliklerine işlemiş olan ''suç işlemeye yatkınlık ve eğitilmişlik'' kapsamında ne gibi saldırılar tasarladıkları ortada.
Oysa bu cennet vatanın çocukları binlerce yıldan beri ne ayrımcılık ne düşmanlık ne de ötekileştirme yapmıştır. Keşke 1915 yılında Doğu Anadolu'da uygulamaya konulan Zorunlu Göç(Osmanlıcası Arapça'dan alınan; tehcir) yüzünden ölümlerle sonuçlanan mukatele, pusu ve saldırı içerikli acı olaylar olmasaydı da bin yıl birlikte yaşadığımız ERMENİ yurttaşlarımız ile eskiden olduğu gibi yine 'kapı bir komşu olarak' yaşamaya devam etse idik.
Ülkemizdeki toplum hayatının 'iktisadi ve hukuki temelleri' yönünden bakıldığında toplumumuzdaki yapılanmanın, çok eskilere dayalı yanlış bir uzantısı olmak bakımından Batı'daki feodalizmin içerdiği anlamda olmasa bile içinde kendine özgü çarpıklıklar bulunan Toprak Ağalığının varlığı ve iç göç dahil pek çok olumsuzluğun kaynağı olduğu açık. Yaşanılan olaylara toplumsal ekonomik ve kültürel boyutları ile bakılmayıp yalnızca SİYASİ ve MADDİ ÇIKAR HESAPLARI ile bakılınca dün olduğu gibi bugün de yaşanan KARGAŞA ORTAMI'nın doğduğunu anlıyoruz ne yazık ki.
Sanırım birileri de çok sinsi bir biçimde, bütün yolları kullanarak ''bulanık suda balık avlamak'' arzu ve emelinden hiç vazgeçmiyor. İçine düştüğümüz ekonomik dar boğazlar yanında, durulmayan siyasi çekişmeler de ne kadar acıdır ki kamuoyunun bilincindeki güzel duygu ve düşünceleri günden güne sıyırıp atmaya başlamıştır. Ayrıca kitle iletişim araçlarının etkin kullanımı ile kamuoyunun nasıl bir propagandaya maruz kaldığını da görmezden gelemeyiz.
Bu çerçevede, bana göre en büyük kargaşa ortamı da ÖZAL İKTİDARLARI döneminde yeniden şahlanan TOPRAK AĞALARI ile onların koltuklarının altındaki gençlerin içinde doğup büyüdükleri, bin bir çelişkili ağa köylerinde yaşanan baskılardan kaçarak; yabancı danışmanlarınca uluslararası bir kimliğe büründürülen TERÖR ÖRGÜTÜ'ne katılmaları ile giderek gelişen bir AYRILIKÇI IRKÇI MARKSİST LENİNİST TERÖRİZM AĞI kuruldu üstümüze.
Yaşanılan çevrenin özelliklerinden de nasibini alan bu korkunç kişilik bozukluğu özellikleri ne ağalık düzeninin ortadan kaldırılması ne toprak sahibi olunması ne de eğitim, sağlık hizmetleri yanında iş imkanları çerçevesinde sağaltılmak istenmiştir. Eski tas eski hamam, benzetmesinde olduğu gibi yaşamak ve yaşatmak da her nasıl ise devletin işine geliyor anlaşılan.
O zaman soralım: Bu süreçte silahlara teslim edilen canların bedeli ile vebali kimlerin omuzundadır? Yine bu uğurda güvenlik güçleri için harcanan paraların ''terörü önlemek'' bakımından hedefine varamamış olduğunun hesabını kimler verecektir? Sanırım k o n u tarihe havale edilmiş bulunmaktadır. Oysa o terörizm ki eğer gerekli toplumsal, psikolojik, hukuk, mülkiyet ve kültürel ağırlıklı tedbirler ile yol edilmeye çalışılmaz ise 7'den 70'e milyonlarca yurttaşımızın ruhlarındaki dostluk, arkadaşlık ve komşuluk bilincini de alıp götürecektir.
DEVLET demek geleceğe de bakması gereken bir kurum demektir özünde. Bu bakıştaki tutum ve davranışlarınız sizi ya vezirliğe ya da rezilliğe düçar'eder. OSMANLI da bunu yaşadı: Parlamenter düzene geçmek istemeyen yanlış bir MUTLAKİYET ve yanlış bir İngilizci - Fransızcı BATILILAŞMA ne yazık ki maddi ve manevi yönlerden bizi kemirerek, çoğu zaman da silah kullanarak HASTA ADAM'ımızı öldürmüştür!
Daha 100 yol önce üç kıt'aya egemen olduğumuzu da düşünerek düne ve geleceğe bakmanın acı travmasını, bugün ruhunda duymayan az insan vardır Türkiye'de. Mehmet Akif'in dediği gibi Batılı ''orduların dördü beşi'' de Orta Doğu'yu iyice zarpt-ü rapt altına aldıktan sonra, her alana yaydıkları son vurucu darbelerini adım adım ifa etmekten ve Payitahtımız Desaadet'i de kolayca işgal etmekten bir an bile geri durmamıştır!
Tarihin derinliklerinde değil çok yakın geçmişimizde ve yakınlarımızda neler olduğuna bakarak ''tarihin tekerrür etmekte olduğu'' gerçeğini, kimseye sormadan da anlayabiliriz. Rahmetli Mehmet Akif ERSOY'un dediği gibi, hatalara düşmemek için, kısaca: Tarihten ders alınmıyor!
Bu yüzden basma kalıp bir biçimde dile getirilen tarihle yüzleşmek sathiliğinden kurtulup; tarih bilgisi ile mücehhez olunarak tarihle hesaplaşmak ve bu çerçevede arkeolojik ve tarihi gerçekleri saptırmaktan utanmayan, mesnetsiz atıp tutan kimilerine de gerçekleri haykırmak gerekir. Ne ki ortalıkta bu gibi gerçekleri söyleyecek hiç bir TARİHÇİ de görünmüyor. Kısıtlı sayıda da olsa ''arkeolojik ve tarihi kaynakları okumamış olmak'' gibi bir açmazımızı da burada belirtelim.
Ayrıca işin içine ASUR, HİTİT, İBRANİ, URARTU, BİZANS, SÜRYANİ, ARAP, SELÇUKLU, FARS ve OSMANLI uzmanları da girecek ki o zaman anlayacak millet ayrılıkçı bölücü eşrafın nasıl kaçışmaya başladıklarını. Bu gibi sorunlu konuların nasıl çözülmüş olduğunu irdeliyor olması bakımından Ahmet Cevdet Paşa (Lofça 1822 İstanbul 1895)'nın TEZÂKİR adlı dört ciltlik eserini okumakta yarar vardır.
İstanbul dahil bizzat giderek konuları yerinde inceleyen ve meseleleri yüz yüze görüşerek çözmeye çalışan; gerektiğinde emrindeki askerleri ile asiler üzerine top ve tüfek atışları yaptıran Ahmet Cevdet Paşa'dan şimdiki paşalar ile diğer bütün yetkililerin öğrenecekleri çok bilgi vardır bence. Yaşadığı dönemde kendi çabası ile Devlet içinde hak ettiği yerlere yükselen MECELLE Heyeti Başkanı Cevdet Paşa TEZÂKİR'inde döneminin siyasi, ictimai, ahlâki yönleri ile uygulanması gereken ıslahatları da içeren pek çok olayı ve görüşlerini birer tezkire olarak yazmıştır.
Ne yazık ki o yıllarda, pek çok derde müptelâ kılınan ve bir türlü tedavi de olunamayan Hasta Adam girişilen nice ISLAHAT işlerinden birisi olarak rüştiyeler ve idadiler ile birlikte, kurulan Islahiye Alayları ile ancak Çukurova'da gerekli tedbirlerin alınabilmesini ve memleketin ''şen ve âbâd'' olabilmesi için kısmen de olsa şehirleşmeyi başlatabilmiştir. İçine düşülen mali, idari, sınai, zirai, hukuki ve askeri nice sorunlar yüzden Devlet-i Âliyye ancak Sultan İkinci Abdülhamid'in buyrukları doğrultusunda Güney Doğu Anadolu için derme çatma da olsa eldeki imkanlar dahilinde Aşiret Alayları teşkil ederek milleti iç ve dış tecavüzlere karşı korumaya çalışmıştır.
Bence sancılı ve sürüncemeli olayların içinde kişilikleri de biçimlendiren ne yazık ki hukukun dokunamadığı toplumsal, ekonomik ve kültürel İÇ YAPI BOZUKLUKLARI yanında silahlı ya da silahsız (!) DIŞ ETKİLER de vardır.
Dünyada ve OSMANLI'da da görüldüğü gibi giderek kemikleşen bu etkiler bazı politik, diplomatik ve maddi unsurlar olmadan ayakta tutul(n)amaz. Bunu Balkanlar'da Orta Doğu'da Kıbrıs'ta, kardeşin kardeşe silah çekmeye azmettirildiği öğrenci olaylarında ve çok acı da olsa yaşamakta olduğumuz sinsi TERÖR sürecinde hep gördük. İçinde bulunulan sorunlarımız bazılarının sandığı ve dillendirdiği gibi yalnızca siyasi ve ekonomik değil aynı zamanda inanç, hukuk, tarih, kültür, dil bilim, toplumsal psikoloji, eğitim ve mülkiyet ağırlıklıdır.
Bu konularda yazılmış pek çok eser bulunsa bile KAMUOYU kitap okumaktan çok konuların televizyonlarda çok iyi bir biçimde sunulmasını istiyor. Bu alan da günümüzde ne yazık ki yalnızca Tarihçi Gazeteci Murat BARDAKÇI, Doç. Dr. Erhan AFYONCU ile Pelin BATU'ya kalmıştır. Bence içine sürüklenmekte olduğumuz huzursuzluk ortamında dolaşmakta olan kara bulutları bertaraf etmek için tek başına bu yayınlar yeterli değil. Halkın bilgilendirilmesi ve eski deyişle ''suhulete kavuşturulması için'' bugünlerde gündemde olduğu için böyle bir tespit yapmak durumu doğdu.
Öte yandan radyo ve televizyonların yayınlarından ve denetimlerinden sorumlu olan RTÜK görev alanına girdiği halde yayın planlama, seyredilebilir yayın aralığı, yayınların içeriklerini denetleme, kamuoyu izleme anketleri yaptırma ve yayın kuruluşlarına öneriler getirmek konularında yayıncıları kendi başına bıraktığı da bir gerçek. Kaldı ki ülkemizde henüz ''meslek etiği'' oluşturmak bakımından bütün kitle iletişim alanlarını kapsayacak türden bir oluşum da kurulabilmiş değildir. Bir de bu gibi resmi görevleri üstlenen kişilerin ''meslek'' anlamında kaçının ''işin içinden gelmiş'' olduğunun meşkuk oluşu da yaşanan yayıncılık sorunlarımızın bir başka yönü olsa gerek.
Özellikle kitle iletişim alanındaki çalışmaların başı bozukluğu ve telif haklarının; muhasebe işlemler düzeyinde ''KDV ödenmiştir'' biçiminde kabarık faturalar ile çözülmekte olduğu hangi vicdanları mesrur ve bahtiyar etmektedir. Şirket ortaklıklarında meydana gelen bu gibi tatsız olayların ne gibi sorunlar doğurduğunu; alacak verecek sorunlarının kişileri bazan suç boyutunda bile, ne kadar etkilediğini gazete haberlerinde okuyoruz.
1978'den beri içinde bulunduğum bu çalışma alanında ne yazık ki resmi kurumlardaki tarife düşüklüğü yanında özel sektördeki telif haklarının görmezlikten gelinmesi ve hiç bir sözleşme yapılmadan ''elden ödemeler yapılması'' orta yerde ''kayıt dışı ne kadar kara paranın dönmekte olduğunun'' da açık bir göstergesi olsa gerek. Kamuoyunun bilgilendirilmesi anlamında çalışılan bu alandaki teknik ve estetik kalite düşüklüğü de gözlerden kaçmamalı. Ayrıca mesleklerini uygulamak için çalışanların içine düştüğü sömürü ve haklarının yenilmişliğinin sorumlusu MALİYE BAKANLIĞI yanında aynı zamanda görevleri gereği KÜLTÜR BAKANLIĞI, RTÜK ile TRT değil midir?
İçinde yetişmiş olduğum TRT Kurumu'nun habercilik dışında; yayın planlama, yapım yönetim ve eserlerin denetimi konularında son yirmi yıldan bu yana etkin bir yayıncılık hizmeti yapmamış olduğunu da vurgulamak zorundayım. Özellikle kitleleri ''tarih'' konusunda bilgilendirmek bakımından TRT yeterli ağırlıkta ve alışılmışın dışında yayınlar yapmakta çok isteksiz bir tavır sergiliyor. TRT ile TTK arasında kurulacak güzel bir işbirliği yayıncılık açısından çok etkili olacaktır.
TRT'nin yayın planlamasındaki dağınıklık yanında sanal ortamdaki yayınlarının özensizliği ise ister istemez 'çok yazık', dedirtiyor insana. Bir de haber dilindeki yabancı kelimelerin günden güne çoğalmakta oluşu bende, eskiye özlem duygularını artırmaktadır. Devlet Sinema İlişkileri bakımından az da olsa bir zamanlar çok önemli yapımlar gerçekleştirmiş olan TRT Kurumu, özellikle dizi filmler konusunda ya kendi yağı ile kavrulmak ya da Ayrılık dizisinin başına gelenlerden öğrendiğimize göre senaryo değerlendirme, drama içeriği, sinema dili ve dış ilişkiler konusunda pek de iyi bir sınav verememiştir.
Ne kadar acıdır ki siyasi çekişmelerden insana yatırım yapmak demek olan bu gibi çalışmalardan, sanırım bilinçli olarak kaçınılmaktadır. Bu da ister istemez kamuoyunun tarih, sanat, kültür, edebiyat, halk bilim ve dil konularında etkileşimini tıkamaktadır. Bu kapsamda T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı artık ilke olarak kitap basmıyor. Ancak 2007'de çok özel kitaplar basılarak dar bir alanda dağıtım yapılmakta olduğu da söylenmiyor değil.
Bakanlık tarafından sinema ve tiyaro için ayrılan ödenekler hangi eserleri ortaya çıkartıyor belli değil. Bu alanda iş yapmak isteyen yapımcılar, yönetmenler, tiyatro sanatçıları kapı kapı dolaşarak mali destek aramaktadırlar. Bu konuda ''el kapılarında sponsor bulmak için'' didinen yurttaşlarımızın çektiklerinin acısını kim duyacak? Bu konularda ne gibi açmazlara düşüldüğünü yazmak ise başlı başına bir dizi araştırmayı gerektirir.
Biliyorum ki yıllardan beri Devlet adına bu kesimlere verilen sözler uçup gitmiş, dişe dokunur hiç bir yapım da topluma sunulmamıştır. Ayrıca şenlikler, panayırlar ve festivaller için verilen desteğin bir kaç bin lirayı geçmediğini de biliyoruz. Geçmişimizin hazineleri demek olan arkeolojik kazılar ile restorasyonlar için ne gibi harcamalar yapıldığını ise kimse bilmiyor. Oysa 'kültür yatırımları' da tıpkı ordu, ulaşım ve eğitim harcamaları gibi 'geleceğe yatırım' demek değil midir? Bence olay ''DEVLET eli ile'' yalnızca DÖSİM'in yaygınlaştırılması tekelciliği ve bazı ihaleler ile sınırlı kalmamalıdır. Yaşanılan demokratikleşme süreci içinde bu durumun ne kadar aciliyet kesb'etmiş bulunduğunu kamuoyunun bilgisine sunmak zorundayız.
Anlaşılan ötelenmiş olmak bakımından TARİH bizden pek de hoşnut değildir. Bu yüzden toplum bilimleri içerisinde en güvenilir kaynakları sunması bakımından TARİH ile karşılıklı etkileşimizi sağlıklı bir seviyeye çekmek zorundayız. Bunu yaparken de kitle iletişim araçlarının önemini bilmek zorundayız. Bu konuda tarife sorunlarının giderilmesi ve mali disiplinin sağlanması yanında Telif Hakları'nın da özelikle Borçlar Kanunu'nun ilgili maddeleri çerçevesinde, öncelikle elden yapılan ödemelerden dolayı büyük istismarlar yapmakta olan şirketler düzeyinde titizlikle uygulanmasına geçilmek gereği vardır.
Yıllardan beri Kayıt Dışı Ekonomi olarak yaşamakta oluşumuzun kim bilir kimleri ''gizli zengin'' ya da ''kaynağı belirsiz'' bir varlık delisi yapmaktadır. Bu gidişe dur diyemeyen siyasi iktidarların da bu gibi ''helal olmayan'', ''sömürüye dayanan'', ''hakkaniyetten'', ''piyasadaki gerçek ücret'',''muhasebe oyunları'', ''şişirilmiş faturalar'' ile ''emek sömürüsünden'' ne kadar sorumlu olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysa A B Kapılarında beklerken bu alanda dolaşmakta olan büyük miktarlardaki paranın da denetlenmesi gerekmez mi? Bence AB müktesebatı hiç bir biçimde böyle bir Kayıt Dışı Ekonomik Yapı'yı ve bu yapının kaymağını yemekten semirmiş, iki yüzlü işletmecileri bağrına basmayacaktır. Kira ödemelerinde olduğu gibi, bu konudaki ödemelerin de sözleşmelere bağlı olarak bankalar aracılığı ile yaptırılması yoluna gidilmesi umarım Fincancı Katırları'nı ürkütmez!
İşte bütün bu açmazların; ülkemizdeki basın yayın ve diğer kitle iletişim alanında çalışanların özgün bir şeyler üretme isteklerini ve yaptıkları işlerdeki kaliteyi çok olumsuz bir biçimde etkilediğini bilmekte yarar vardır. Bu çerçevede resmi kurumların ücret tarifeleri ile piyasanın telif hakları ve yayınların tekrarı durumunda ödenmesi gereken oranlar bakımından hiç de adil olmadığını kamuoyunun bilgisine sunmak isterim. Bu açıdan sorumlu kurumlar olmaları nedeni ile başta TBMM olmak üzere Maliye Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, YÖK, RTÜK, TRT, TTK ile TDK'u geçmiş en az beş yıllık bir mali denetimi de öngörecek bir biçimde, göreve çağırıyorum.
Ülkemizdeki TARİH eğitim öğretim alanı ( ki bu geniş alanda da sorunlar birikmektedir) dışındaki mevcut uygulama ile gidilecek olur ise bizim tarihle bilgi alışverişinde bulunmak isteğimiz korkarım, giderek ''tarihin bizimle kapışması'' biçimine dönüşecektir.
Görelim Mevlam neyler...
Ömer F. YILMAZ
Toplum Bilimci Yönetmen
***
Tarihçi Ayten DİRİER:
Neylerse güzel eyler...
Altına imzamı atabileceğim, birikim süzgecinden demlenmiş objektif bir yazı, kutlarım. Günümüzde herkes Tarihçi kesilmiş, Tarihçileri eleştirmekte, metod öğretmeye yeltenmektedir. Patrikler ile ilgili 2 yazımın yorumlarına bakabilirsiniz... TV'deki konuşmaların çoğunu kimse izlemiyor. Çünkü milletimiz genelde okumayı sevmediği gibi, uzun konuşmaları da dinlemiyor. Diziler ise, ahlâkî değerlerimizle bağdaşmayacak özellikte... Onların yerine saydığınız beş kuşağı kapsayan olayların dizileri ve yazılarla desteklenen belgeseller çekilse daha iyi olur. Kültür Bakanı iyi niyetle bir şeyler yapmaya çabalıyor, ama yeterli değil... Kaleminizin daim olması dileğiyle esenlikler dilerim.
Ömer F. YILMAZ :
Saygı Değer Hocam ilginiz için teşekkürü bir borç bilirim. Anlıyorum ki bir tarihçi olarak gelişmelerden siz de şikâyetçisiniz. Bu konuda ne yazık ki Devlet çok sabırlı bir biçimde(!) bekliyor. Oysa olan millete oluyor. 1980'lerden beri kültür yatırımlarını yalnızca Kültür Siteleri inşaa etmek olarak gören bir zihniyet kamuoyuna bilgi ve belge sunmadan yalnızca siyaset yapmak istediği için bence kişilikler aşınıyor, bilgi gereksiz görülüyor, pespembe diziler ile şarkılı türkülü yayınlar ile avutulmaya çalışıyoruz. Oysa Murat BARDAKÇI Erhan AFYONCU Pelin BATU ile TSM Sanatçısı Pınar Hanım ben dahil milyonlarca insana TARİH anlatıyorlar. Sizin tarih konulu araştırmalarınız ve halk kültürümüz içerikli yazılarınız da bu açıdan çok önemli. Sanal ortamdaki bu gibi güzellikler ekranlara hiç yansımıyor. Bu durum bu ülkede huzursuzluk ve düşmanlık yaratmak isteyen sinsi emelli güruhların işine yarayacaktır. Toplum bilimlerinin bütünleştiği en önemli bir alan olarak TARİH hepimiz için çok önemli. Saygılarımla.
* * *
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder