29 Eylül 2008 Pazartesi

METİN ERKSAN USTA İLE PREVEZE ÖNCESİ


Birsen Hanım(ALTINER),


Metin ERKSAN bu ülkenin yetiştirdiği en büyük yönetmenlerden birincisidir! Onu tanımış olmaktan, birlikte çalışmış olmaktan hep onur duydum. O, işini bir yeniden yaratma gibi görür.Yan tutmamaya özen gösterir. Çok doğrucudur. Onun ortaya koymak istediği yalnızca '' İşte durum bu beyler!'' diye haykırmaktır. Çünkü ona göre ileriye sürülen çoğu görüş, çoğu kişilik, çoğu film kahramanı ancak birer ''kukla''dır! Özleri alınmış, insan sevgisinden uzak ya şehvet ya da para peşinde koşan tiplemeler Türk milletine zarar vermiştir. Bunu dışına çıkmak, gerçek kişilikleri ortaya koymak gerekir. Bunun için de bilimsellik çok önemlidir. Sinemamızın Büyük Ustası Metin ERKSAN bu görüşlerini Gazi Mustafa KEMAL'in ''Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir!'' görüşüne dayandırmayı severdi. Çünkü Metin ERKSAN'a göre sinema Batı'da da öncelikle bilime, tekniğe dayanıyordu.

Preveze'den Önce senaryosu için Metin ERKSAN'ın Barbaros Hayrettin Paşa ile Cenovalı Amiral Andrea Dorya için yıllarca çalıştığını kaç kişi bilir? Metin ERKSAN'ın hiç bilinmeyen, söylenmeyen, yazılmayan bir ilginç yönü daha var: Her filminin senaryosunu kendisi yazmıştır. Bu konuda ne kadar titiz olduğunu ancak kendisi anlatabilir. Deyim yerinde ise Metin ERKSAN senaryosunu döne döne yazar. Bıkıp usanmadan yazar! Preveze'nin senaryosunu da kendine özgü titizlik içerisinde, ölçe biçe, yorulmak bilmez bir inatla yazmıştır. TRT'ye önerilen senaryo üzerinde özgürce yeni yeni ekler yapmış, tiplemeleri belirlemiştir. Bu çalışmasında bilgi birikimine de bağlı olarak ince eleyip sık dokumuştur. Özellikle Barbaros'un Kur'an tutkusuna karşılık, Andrea DORIA'nın da İncil tutkusunu, İsa sevgisini yüceltmeye çalışmıştır. Şimdiye kadar bu konu da ona hiç sorulmadı! Ona göre ''rejisör'' senaryoyu ya kendisi yazacaktır ya da önüne gelen senaryoyu, öyküyü kendince yeniden, değiştirerek yazacaktır: Bu da bir sanatçı olarak yönetmenin yaratıcılık alanıdır. Oysa Yeşilçam'da çoğu kez yönetmenler yalnızca senaryoyu çekerler! Necati CUMALI'nın Susuz Yaz öyküsünü nasıl değiştirdiğini, bu konuda o büyük öykücümüzle aralarının niçin açıldığını kimler bilir?

1972 yılının sonbaharında beş gün için gelebildiğim İstanbul'da, yeni kurulan Türk Film Arşivi'nin düzenlediği Sinema Dersleri'nden birinin sonunda, onlarca öğrenciden biri olarak ayak üstü tanışmıştım Metin ERKSAN'la…

Sinemayı seven, toplum bilim okuyan, yabancı filmlere düşkün, yerli sinemamızı acımasızca eleştiren, kurgusunu, kişileştirmelerini beğenmeyen bir öğrenciydim. Yeşilçam sinemasını bir türlü sevemiyordum. Ulusal ve kültürel ilişkilerden uzak bulurdum onu. Kahramanlar çok iğreti dururdu karşımda. Onlarla özdeşleşmek ne mümkün! Başkaldırmak güzel bir duyguydu: Kendinizi savunmak, gücünüzü göstermek istiyordunuz. Bu süreçte Nuri Pakdil, Erdem Bayazıt, İsmet Özel, Erdal Öz, Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Onat Kutlar gibi ''isyancı, başkaldıran'' insanlarla tanıştım. Halit REFİĞ ''Ulusal Sinema Kavgası'' gibi dev bir eser yazmıştı. Peşinden '' Milli Sinema'' tutkunları da o dönemdeki ''başkaldırı'' sürecine katılmışlardı.

Milliyet Sanat, Papirüs, Büyük Doğu,Yeni Dergi, Yedi Tepe, Edebiyat, Diriliş,Varlık gibi dergiler de bu dönemde beni etkileyen başlıca sanat, düşünce kaynakları idi. Ankara'da Menekşe Sineması'nda kurulan Ankara Sinemetek de Yeşilçam ve Holywood filmleri dışında da sıkı filmler çekildiğini göstermeye çalışıyordu. İnsanın durumunu anlatan, çok daha değişik tavırlar duygular içerisinde yaşayan başka insanların da olduğunu öğreniyorduk. İçe kapalı olmaktan kurtulup başka başka değerlerle yüzyüze gelebiliyorduk. Batı sinemasının, Arap sinemasının bize sunduklarının dışına da açılabiliyorduk. Selim İLERİ de bu etkinliklere katılırdı; yüzündeki o güzel gülüşleri hiç unutamam. Çünkü gerçekten mutlu bir insan görüyordum. İçi de dışı da birdi: Derin derin düşünse de gülebiliyordu!

İşte böylesi bir ortamda yoğrulurken SUSUZ YAZ filmini de izlemiş bir öğrenci olarak İstanbul Sinematek'teki tartışmalı günlerden sonra, o zaman Harbiye'de Sami ŞEKEROĞLU tarafından kurulmuş olan Türk Film Arşivi'nin düzenlediği ''sinema dersleri''nden birinde Metin ERKSAN'ı da ilk kez dinleyebilmiştim.

Sonra ''zaman bir su gibi'' aktı: Sosyoloji Yüksek lisans, askerlik, evlilik, TRT . . .

…''PREVEZE ÖNCESİ'' dizisinin çekimleri nedeni ile 1980'in sonunda, ilk hazırlıkları yapmak için Ankara'dan İstanbul'a gelmiştim. TRT'nin o ilginç yazışma işlerinden sonra İstanbul Televizyon Müdürlüğü ile işbirliği içinde TRT mevzuatı gereğince bir ''film masası'' kurmuştuk. Sıraselviler Caddesinde Cihangir'e doğru giderken Romanya Konsolosluğu'na varmadan soldaki binalardan birinin birinci katında çalışmalara başladık.

Halit REFİĞ de yapımcı Ömer SERİM, sanat yönetmeni Erol KESKİN, dekoratör Evcimen PERÇİN ile birlikte ''YORGUN SAVAŞÇI'' için aynı katta, aylar öncesinden işe koyulmuşlardı. Arada bir çekim araştırmasına bile gittikleri oluyordu. O günlerde ben ne Metin ERKSAN'ın ne de Halit REFİĞ'in sohbetlerine doyabiliyordum. Gerçekte 1977 yılında Kemal TAHİR'in ''Arabacı'' adlı öyküsünün uyarlaması için İstanbul'a gelerek Halit REFİĞ ile tanışmıştım. Yine aynı yıl ''Ateş Yakmak'' filmi için TRT'nin ilk Yönetmenlerinden Tuncay ÖZTÜRK'le birlikte Türk Film Arşivi yanında Sinema Televizyon Enstitüsü Başkanlığını da yürüten Sami ŞEKEROĞLU ile de tanışmış, bizi yönlendirici görüşlerini almıştık.

1981'de Metin ERKSAN ile Halit REFİĞ'i görmek için TRT'den Hüseyin KARAKAŞ, Ünal KÜPELİ, Çetin ÖNER, Serpil AKILLOĞLU ile Yeşilçam'dan bazı oyuncular, sinema emekçileri, kapısı sürekli açık olan ''film masası''na sık sık uğrarlardı. Her gelen Metin ERKSAN ile Halit REFİĞ'e birşeyler sorar; anılar tazelenir, uzun sohbetlere dalınırdı. Öyle ki karşılıklı iki büyük odadaki sohbetleri kaçırmamak için, iki oda arasında aralıklı olarak gider gelirdim. Fakat Türk Sineması'nın bu iki büyük ustası karşılaştıklarında ancak ayak üstü bir kaç dakika konuşurlar: Sanat, edebiyat, Kemal TAHİR, sinema konuşulur; politika konularına girmezlerdi.

12 Eylül Sıkıyönetimi'nin ''gece sokağa çıkma'' yasağının ağırlığı altında film çekiminin ilk aşamalarına başlamıştık. Metin ERKSAN ile kısa sürede ''abi kardeş'' gibi olmuştuk. Metin Abi o sanatçı titizliği, araştırmacılığı, senaryodaki konuşmalara da yansıyan o keskin dilliliği ile senaryosunda sürekli yenilikler yapıyordu. . .

Ben TRT Kurumu'na 1976 yılı sonunda girmiş: Kesit, Ateş Yakmak, İbiş'in Rüyası dramalarında yapımcılık yönetmenlik yapmıştım. Bu arada yazmam gerekiyor: Kesit (35') 1977'de İsmail KILLIOĞLU'nun aynı adlı öyküsünden benim yaptığım bir uyarlama idi. 1978'de Karlovy Vary'de Özel Ödül alan Ateş Yakmak (45') filmini ise Tuncay ÖZTÜRK yazıp yönetmişti. Milliyet Gazetesi'nin 1980'de Yılın En İyi Dizisi seçtiği İbiş'in Rüyası (45'x10 bölüm)'nın senaryosunu, aynı adlı romanın yazarı Tarık BUĞRA yazmış, Sırrı GÜLTEKİN de yönetmişti. Bu yapımlar ne yazık ki 16mm siyah beyaz olarak çekilmişti! Tarık BUĞRA: Herkesin filmi renkli çekiliyor, İbiş'in Rüyası siyah beyaz! Anlamıyorum. Yıllar öncesinden paramı da verdiler. İlgim kalmadı ki! Bunlar TRT'nin meselesi Ömerciğim, demişti. Nur içinde yatsın!

Yönetmen Sırrı GÜLTEKİN de aynı düşünceyi taşıyordu. Fakat o dönemin TRT yönetimi bu konuda tasarruf yapmak gerektiğinden söz açarak ''ayak diretiyor'' du. Bir Ceza Avukatının Anıları renkli çekilirken İbiş'in Rüyası siyah beyaz çekilmeye mahkum ediliyordu!

Sözü uzatmak istemiyorum: Bir TRT yapımcısı olarak yaklaşık bir yıl içerisinde 16 mm ile renkli olarak çekilecek olan Preveze Öncesi dizisi için gerekli dekorları ile Devlet Tiyatroları Gen.Müd.'den zimmetle aldığım yüzlerce kostümleri ile Kuzey Deniz Saha Komutanlığı ile ortaklaşa bayrak yapımı, İtalya'dan kaçak olarak bıyık sakal getirtilmesi, Sen Antuan Kilisesi'nde 2. Dünya Savaşı sırasında yapılmış olan büyük bir Hz.İsa ikonunun temini ile aksesuar hazırlıkları neredeyse tam olarak yapılmıştı. Bu çalışmalar sırasında İstanbul TV'den Feride ESEN ile Mehmet AYAN'ın yardımlarını da hiç unutamam. Fakat eşi ile bir buçuk yaşındaki kızı Ankara'da yaşayan bir baba olarak İstanbul'da daha fazla kalamazdım. Saygıdeğer Metin Abinin de o iznini alarak görev yerim olan Ankara'ya döndüm. Benden sonra dizinin yapımcılığını İstanbul TV'den Atilla ÖZGÜR arkadaşım üstlendi. Böylece PREVEZE ÖNCESİ dizisi İstanbul TV Müdürlüğü içinde özel bir yerde kurulan bir dekor içerisinde 16mm'lik film kamerası ile renkli olarak çekildi.

Bu güzelim dizi ne yazık ki TRT'de bir kez gösterildi. Oysa her yıl Preveze Deniz Zaferi'nin kutlandığı 27 Eylül'de bu dizi yayınlanabilir! Yapmıyorlar, yapamıyorlar! Bir de bu önemli gün Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanıyor. Böylece hem Preveze Zaferi hem de atalarımızın denizcilikteki o görkemli geçmişi perdelenmiş oluyor. Bir taşla iki kuşu birden vurmak bu olsa gerek! Bence bu konulardaki ilgililerde ''tarih bilinci'' yok ki!!! İşe bakın: Yarın da 27 eylül! Metin ERKSAN'ın önem verdiği konulardan biri de '' TARİH BİLİNCİ'' dir. Kendisi ile yapmış olduğunuz konuşmalarda, bence kesinlikle bu konuya da girmiştir! Onun bu konudaki duyarlılığı, yıllardır ihmal edilen eğitim düzenimizden kaynaklanıyordu: Çünkü bilim aşkı verilmiyordu gençlere. Böylece Tarih Bilinci gelişemiyor, kişiliksiz bir topluma dünüşüyorduk!

O günlerde ilk olarak Metin ERKSAN'dan duyduğum bu kavramı bize ne lisede ne de üniversitede hiç bir hocamız söylemedi! Bu açıdan da ben Metin ERKSAN'a minnet borçluyum. Onun bu konudaki o engin yaklaşımlarını dinlerken anladım ki bizi temel kavramların anlamlarından yoksun, dil bilincine de erdirilmemiş ''kof, ezberci yetiştirmek'' istemişlerdi! Bilinçsiz, ezberci bir toplum yaratılmak istendiğini vurgulardı Metin Abi! Ancak onun anlatımları ile anladım Franz KAFKA'nın çevirmen sevgilisi Milena'ya bir yüklenişindeki haklılığı. Diyordu ki KAFKA: Gereksiz olduğunu bile bile de olsa hiç tarih okumadın mı Milena?


Söz çok! Fakat Metin ERKSAN demek bir yönü ile de ''tarih bilinci'' demektir!Türk,İslam, Batı tarihlerini çok okumuş, özümsemiştir. Ona göre PREVEZE ÖNCESİ ''Tarih Bilinci Dizisi'' dramalarının öncüsü bir filmdir! Peşinden de Fahrettin Paşa'nın MEDİNE SAVUNMASI gelecekti! Çanakkale için, Fatih Sultan Mehmet için, Kanuni için, Sinan için neler yapılmazdı! O bu özlemlerini dile getirirken ne kadar yanlış eğitildiğimizi, devletin geçmişimize ne kadar uzak kaldığını düşünür üzülürdüm. Metin ERKSAN'a göre bu işler için özel bir Daire Başkanlığı kurulmalıdır! Yoksa işler uyumlu yürütülemez. Yapılan işlerin ne kadar bölük pörçük, saçma, gülünç, tutarsız olduğunu görmüyor muyuz? Neden? Çünkü ''tarih bilinci'' yok!

Birsen Hanım sizin bir doktora öğrencisi olarak METİN ERKSAN SİNEMASI adlı bir çalışma yapmakta olduğunuzu TRT'den arkadaşım Kerime SENYÜCEL bana söylemişti, 2000' de. Ancak daha sonra yayınlandığını bildiğim kitabınızı Ankara'da bulamadım. Turhan Kitabevi'ne gelenler de bitmişti. Kitabınızın bu tanıtımındaki yorumlara, açıklamalara katılmamak elde değil... Ayrıca Prof.Dr.Sami ŞEKEROĞLU'nun anlatımı da kesinlikle doğru. Çünkü onlar çok daha önceki yıllardan, Türk Film Arşivi'nin kurulması düşüncesinden de önce tanışıyorlar! Birbirlerinin ruhunu okurlar. . .

İnceleme yazınız sinema bilgilerimize katkılar sağlamıştır. Var olunuz.
Yalnız sizden küçük bir istekte bulunmak istiyorum: Ankara'dan ayrılarak Osmaniye'nin Düziçi ilçesine bir süre için apar topar gelmiş olduğumdan Metin ERKSAN Ağabeyimin cep telefonu da içinde bulunan defterimi yanıma almayı unutmuşum. Sizin yazınıza da inanın tesadüfen ulaştım. Demek ki Türkiye'de sinema ölmeyecek! Ona emek verenler ölmeyecek, sürekli anılacak. Çünkü onları ananlar, tanıyanlar, gerçekleri birbirine aktaranlar var. . . Yenice öğrendiğime göre Prof.Dr. Kurtuluş KAYALI da METİN ERKSAN SİNEMASI adlı yeni bir çalışmasını yakında baskıya verecekmiş! Bu da gösteriyor ki bugün bile Ulusal Sinema Kavgamız bitmiş değil. Umarım bu alanda çok yetenekli sinemacılar çıkacak; insanımızın yaşadığı nice dramları, sinema dili ile en güzel biçimlerde anlatacaklardır. Arada var olanlar da ne yazık ki bir elin parmakları sayısını geçemiyor. Bir çiçekle yaz gelmiyor ki!

Onun cep telefonunu bildirirseniz sevinirim. Büyük Usta'nın sesini duymak isterim...

Şimdiden teşekkürü bir borç bilirim.


Ömer F.YILMAZ

omerfarukmencik@hotmail.com
omerfarukmencik@gmail.com
AÇIKLAMA: Yazar Birsen ALTINER'e 2007 yılında yazmış olduğum bu mektubu çok az da olsa genişleterek, sinemamızın bu büyük ustasının anlaşılabilmesi amacı ile buraya alıyorum. Bu konuda ALTINER'in affına sığınırım.

Hiç yorum yok: