11 Ağustos 2013 Pazar

Bakan Kılıç ne kadar haklı?

Ömer Faruk Yılmaz
Toplum Bilimci Yönetmen
11.08.2013 Güncel Hukuk Sosyolojisi

  

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç (Samsun 1972)




AKP'nin en genç bakanı 1972 doğumlu Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, bugün bir gazetede yayınlanan röportajında Gezi Parkı eylemleri üzerinden, 'Futbol taraftarı arasına siyasi nifak sokanlar, bedelini öder. Kanunda bedeli neyse. Stadyumlar siyaset yeri değil' uyarısında bulunmuş.
Çoğumuz gibi siyasete düşkün yurttaşımızdan Suat Duymaz onun bu sözü karşısında dayanamamış, sanal ortamda:

'İnsanlar demokratik protesto haklarını her yerde, her zaman, her zemin içinde şiddet olmadan yaparlar. Ne siz ne de başka bir güç engel olamaz'(08/11/2013 13:30) yorumunda bulunmuş haklı olarak.

Bence Bakan Kılıç’ın ‘siyasi nifak sokanlar, bedelini öder’ çıkışı oldukça tartışmalı bir gündem yaratacak. Yürürlükteki yasalarda böyle bir suç tanımı ve ilgili yaptırımları olmasa gerek. Ayrıca düşünceme göre ne İnsan Hakları ne de Demokrasi 'aba altından sopa göstermek' demek değildir.

Kör topal demokrasi ile nereye kadar gidilebilir?

Biliyoruz ki Osmanlı’dan bugüne bu gibi nice kısıtlamalar ve sansürler ile yana yakıla geldik.
Düşünceye karşı düşünce ile karşılık verememek gibi bir açmazdan dolayı orta yolda buluşulamadı.
Sorunlarımızı ne meydanlarda ne meclislerde ne kahvelerde ne parklarda ne de basında gerektiği gibi konuşamadık, yazamadık. Kapalı toplumun içe dönük kişileri olarak belirgin yapılanmalarından dolayı Sultan 2. Abdülhamid ile Mustafa Kemal Atatürk'ten başka ne lider çıkartabildik ne gerekli sermaye birikimi ne yeniliklerin keşfi ne de kendi buluşumuz olan bazı teknolojiler yaratabildik. Bazı alanlarda vasatın üstünde bir montajcı, bazı alanlarda başarılı tüccar, yine bazı alanlarda kimi başarıları yakalayan müteahhitler olabildik ancak. Ne yazık ki eğitimde, sanayileşmede, madenlerin işletilmesinde ve hukuk yaratabilmek konularında döküldük.

Batı’nın yarı sömürgesi Hasta Adam Osmanlı’daki ağır aksak Meşrutiyet denemelerinden sonra eriştiğimiz Cumhuriyet düzeni içerisindeki kör topal demokrasi uygulamaları ile Batı'nın kıskacında bir açık pazar olarak kendi kendimizi yiyerek ya askeri ya da siyasi darbelere teslim olduk gidiyoruz bir meçhule. Bu süreçler boyunca sağlıklı bir hukuk düzeni tutturulabildiğini söylemek ise çok zor. Bu konuda eğer bir mihenk taşı olarak görülebiliyor ise İç Hukuk adını verdiğimiz TBMM kaynaklı hukuk kuralları ile ulaşılan bazı yargı kararlarının AİHM nezdinde ne gibi yaptırımlara uğradığını anlayabilmek için olan bitenleri görmek yeter bence.


Oysa toplumun her katında bulunan eleştirmek ve eleştirilmek siyasetin içinde de var olan bir gerçek.
Yoksa Bakan Kılıç ya da kendisi gibi düşünen bazı siyasetçiler eleştirilmek yerine sürekli olarak alkışlanmak mı istiyor?
Biliniyor ki her kişi gibi siyasetçilerin de sevenleri olduğu gibi sevmeyenleri de olur.
Kimi sevgisini, muhabbetini gösterir kimi ise tepkisini ve nefretini.
Bunu önlemek ne mümkün?

Yeter ki atalarımızın vurguladığı, ‘ifratla tefrit’ bakımından bazı aşırılıklara saplanılmasın, ölçü kaçırılmasın.
Yeter ki kişiler düşüncelerini, hiç kimsenin kafasını gözünü yarmadan özgür bir biçimde dile getirebilsin.
Onların bu eylemlerini ortaya koyabilmeleri için ‘devlet’ denilen güçlü örgütlenme gerekli her türlü tedbiri almak zorundadır.
Aşağıda açıklamaya çalışacağım gibi h u k u k buna, ‘devletin pozitif yükümlülüğü’ diyor.
Eğer bir devlet yurttaşlarına, özgürce eleştirmek ve tepki koymak haklarını tanıyamıyor ise o toplumdan ya da toplum kesimlerinden çekeceği vardır, demektir.

Siyaset yapmak herkesin hakkıdır

Soruna açıklık getirmek bakımından
Türkiye’de de uygulanması gereken AİHM'de yargılanan  bazı davalar kapsamında sekiz kararları ilhinize sunmak istiyorum:
Varan Bir:
Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir.
Hükümet daha fazla eleştirilebilir.
Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir.

(Castels / İspanya Davası 23 Nisan 1992), Aksoy / Türkiye Davası 10 Ekim 2000).

Varan İki:
Politikacılar daha fazla eleştirilebilir.
(Lingens / Avusturya Davası 8 Temmuz 1986, Oberschlick / Avusturya Davası 23 Mayıs 1991).

Varan Üç:
Yargı mensupları da eleştirilebilir.
(De Haes ve Gijsels / Belçika Davası 24 Şubat 1997, Perna / İtalya Davası 25 Temmuz 2001).

Varan Dört:
Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir.
(Sürek ve Özdemir / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Beş:
Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir.
(Sürek / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).
Varan Altı:
Beyanın nasıl bir topluma yapıldığı önemlidir.
(Gerger / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Yedi:
İfadenin nasıl açıklandığı önemlidir.
(Karataş / Türkiye Davası 8 Temmuz 1999).

Varan Sekiz:
İfade özgürlüğünü sağlamak konusunda devletin pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır.
(Özgür Gündem / Türkiye Davası 16 Mart 2000).

AİHM’nin yukarıdaki kararlarından bir kaçının Türkiye’deki hukuk uygulamalarını reddederek uyulması gereken Batı Hukuku kararları olduğunu da belirteyim.

Eleştirelim, tartışalım, bağırıp çağıralım yeter ki
terör olmasın
 
Evde, işte, yolda olduğu gibi siyasette de herkesi mutlu etmek zor.
Bu yüzden kişiler eleştirilere açık olmalı, karşısındakilerle konuşarak çözüm yolları aramalıdır.
Her tartışmanın, her siyasi çekişmenin sonunda bir ‘çatışma’ öngörmek ilkelliktir.
O gibi ‘çatışma’ durumlarında güvenlik güçleri gereğini yapar.
Olası bir çatışma durumundan önce kişiler eleştirmek ve düşüncelerini açıklamak hakkını istediği yerde dillendirebilir.
Yeter ki o sözlerde kimseye küfür olmasın, hakaret olmasın.
Biliniyor ki TBMM’de onaylanarak uygulamaya konulan bazı yasalardaki açmazlardan dolayı Türkiye yıllardan beri AİHM nezdinde ‘mahkûm’ edilmektedir.
Bakan Kılıç’ın yukarıdaki açıklamasında yer alan, ‘Futbol taraftarı arasına siyasi nifak sokanlar, bedelini öder’ sözü yalnızca ‘futbol’ alanında çıkabilecek ‘siyasi nifak sokmak’ deyimi, sporun diğer alanlarındaki söylemlere karışılmayacakmış gibi bir anlam da taşıyor.

Doğrudur, her kişi yapmış olduğu eylem ve sözlerden dolayı, ‘Kanunda bedeli neyse’ karşılığını görür. Ancak avukatlık ve gazetecilik de yapmış olan Bakan Kılıç’ın, ‘Stadyumlar siyaset yeri değil' açıklaması ise Türkiye’de nerelerin siyasete açık nerelerin siyasete kapalı olduğu gibi bir tartışmayı da doğuracağı için bu konudaki yasal boşluk nedeni ile sanırım yeni yasama yılında TBMM’de Yeni Spor Yasası adlı bir yasa tasarısı tartışması başlayacaktır.

Bence kişilerin siyaset yapma özgürlüğü kutsal mekânlar dışında hiçbir yer sınırlaması olmadan uygulanmalıdır.
Yeter ki o kişiler kimi ayrılıkçılar ile terör yandaşları gibi SİLAHA ÖVGÜ, GÜVENLİK GÜÇLERİNE SALDIRMAK, CAN ve MAL GÜVENLİĞİNİ ORTADAN KALDIRMAK, TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI ve ÜLKENİN BÜTÜNLÜĞÜNÜ BÖLMEK gibi iğrenç eğilimler taşımasın!

Eğer kişiler herhangi bir konuda tek tek ya da topluca tepki göstermeseler iktidarlar uygulamalarının nasıl sınayabilecekler?
Bazı yönleri ile siyaset bir etki tepki alışverişi ile orta yolu bulmak ve toplumda uzlaşma sağlayarak ilerlemek olduğuna göre Bakan Kılıç’ın yukarıdaki sözleri özellikle spor taraftarları arasında olduğu kadar hukuk alanında da yeni tartışmalara yol açacaktır.

Ne olur nerede olur ise olsun yeri geldiğinde siyaset konuşalım.
Yeri geldiğinde tek tek ya da topluca siyaseti da sorunlarımızı da tartışalım.
Siyaseti de ticareti de şeffaflaştırmak ve çatışmaları en az indirebilmek için bağırıp çağıralım.
Yeter ki ‘arkadan adam öldürmek’ demek olan; telsizli, uzaktan kumandalı, silahlı, bombalı, dürbünlü o iğrenç terör olmasın.

Kaynak



Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 4 Kasım 1950'de İnsan Hakları Bildirisinde bulunan hakları topluca güvence altına almak için Avrupa Konseyi üyelerinin üzerinde anlaştıkları metindir.
Avrupa Konseyi’nin bu anlamda ilk adımı 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan ve 3 Eylül 1953’te yürürlüge giren “İnsan Hakları ve Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS)”'dir.

Önemi

Demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik haklarin korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren “Avrupa Sosyal Şartı” izlemiştir. Türkiye 18 Mayıs 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, Avrupa Konseyi üyesi 187 devlet tarafından onaylanmıştır. (Alıntı yeri: tr.wikipedia.org)

Hiç yorum yok: