Ömer Faruk MENCİK YILMAZ
http://blog.milliyet.com.tr/omerfarukmencik
1974'te H.Ü. Sosyoloji ve İdare Bölümü'nü yüksek lisans tezi ile bitirdim. 1976 yılında yapımcı yönetmen olarak TRT Kurumu'na girdim. Drama, belgesel, eğitim, tanıtım, müzik, çocuk ve gençlik konulu bin kadar radyo ve televizyon yayını gerçekleştirdim. 1978'de TRT'nin ilk yönetmenlerinden Tuncay Öztürk'ün Jack London'dan uyarladığı Ateş Yakmak adlı siyah beyaz dramada yapımcı olarak çalıştım. Film Çekoslovakya'nın Karlovy Vary Film Festivali'nde Özel Ödül kazanmıştır. 1979'da Tarık Buğra'nın İbiş'in Rüyası adlı romanından uyarlanan ve Sırrı Gültekin tarafından yönetilen on bölümlük dizinin yapımcılığını üstlendim. Dizi 1980'de Milliyet Gazetesince En İyi TV Dizisi Ödülü almaya hak kazanmıştır. 1980'de Metin Erksan'ın yazıp yönettiği Preveze 1538'in yapımcılığını yaptım. 1986'da Ürdünlü yönetmen Adnan Ramahi ile Miras adlı sekiz bölümlük bir belgeselde yapımcı olarak görev aldım. 1983'te ilk GAP belgeselini çektim. GAP TV Sorumluluğu ile Çocuk ve Gençlik Programları Müd. Yrd. ve TBMM TV Birim Amirliği görevlerinde bulundum. 2002'den beri emekliyim. 12 ülke gezdim. İngilizce bilirim. Sürekli Basın Kartı sahibiyim.
- Kategorim Sosyoloji
- Cinsiyetim Erkek
- Eğitimim Lisans Üstü
- Mesleğim Basın/Yayın/Medya
- Yaşadığım Ülke Türkiye
- Yaşadığım Şehir Ankara
- İlgi alanlarım Kitap, fotoğraf, gezi, araştırma, yazmak.
- Web Sitem http://www.flickr.com/search/people/?q=omerfarukmencik&a
- Sevdiğim Kitaplar Toplum bilim, tarih, edebiyat, felsefe, din,arkeoloji,
- Sevdiğim Müzikler THM,TSM, Batı, Çin, Japon, Arap, Yunan.
- Sevdiğim Filmler Melodram, müzikal, gerilim
- Sevdiğim Yemekler Çorba, dolma, sebze yemekleri
- Sevdiğim Mekanlar Ova, dağ, bahçe, kentler, köyler
- Üye olduğum dernek ve klüpler Tür.Gaz. Fed.
- Yaptığım Sporlar Atıcılık, Masa Tenisi, Yürüyüş, Yüzme
19 Nisan '13
- Kategori
- Güncel
- Okunma Sayısı
- 23
BDP'li Ayna, 'Gerilla olma sırası bizdedir'

BDP milletvekili Emine Ayna dün ODTÜ'deki konuşmasında:
'Bugün Türkiye’de bu anlamda bir barış yoktur ve böyle bir süreç de yoktur. Türkiye’de bugün yaşanan süreç ölümlerin durması ve bununla birlikte bahsettiğimiz barış ortamının yaratılacağı mücadelenin ölümler olmadan sürdürülebilir olması sürecidir. Yani gerilla olma sırası bizdedir' açıklamasında bulunmuş. Kısaca 'Gerilla (yani terörist) olma sırası bizde' demiş.
BDP'li Emine Ayna’nın bu açıklaması benim bilgilerime göre resmen suçtur. Silahlı direnişe çağrıdır. Uygulanmakta olan yasalar yerine ‘gerilla’ (ki yandaşlarınca böyle adlandırılan silahlı kişiler, içinde bulundukları devletçe birer ‘terörist’ demektir) olmak yolu ile silaha sarılarak ‘ölümlerin durması’ için direnişe geçmek ne siyasetçinin ne de gizli ya da açık bir örgütün kalkışabileceği bir eylem biçimi olabilir. Eğer durum bu aşamaya gelmiş ise o sınırlara egemen bir ‘devlet’ yok demektir. O zaman da büyük balık küçük balığı yutar ya da herkes birbirini vurmaya başlar, demektir ki bu da ‘gözünü kan bürümüş’ sağlıklı olmayan birilerinin kişilik dışı bir saplantısından başka ne olabilir? Bu sesleniş (ya da meydan okuyuş) bir 'silahlı eylem' çağrısıdır. Kınıyorum. Savcılar nerede, diye de soruyorum.
Oysa Türkiye'de kendiliğinden ölümler değil, baştan sona; köylülerin, karakoldaki askerlerin, yolda yürüyenlerin, öğretmenlerin, çarşıda alışveriş yapanların, otobüste gidenlerin bile bile öldürülmesi gibi çirkin bir silahlı, bombalı saldırı olayı vardır. Adı belli Terör Örgütünün kitleleri ya da tek tek belirli kişileri sinsice 'arkadan vurmak' ya da 'bombalamak' türünden aşağılık silahlı saldırıları var oldu otuz yıl boyunca. Hangi amaç ile olur ise olsun o saldırılardaki canların yok edilişi bir ‘terör saldırısı’ ya da bir ‘gerilla saldırısı’ değil de nedir? Bu tür saldırılara hangi vicdan, hangi kültür, hangi uygarlık, hangi hukuk gerçekçi nitelemelerde bulunmadan ‘terör saldırısı sonucu ölümler’’ yerine sadece ‘ö l ü m’ diyebilir? Sanki on binlerce yurttaşımız ile güvenlik görevlileri bir anda yolda giderken, alış veriş yaparken, otobüste giderken, karakolda ya da hastahanede nöbette iken ölüverdi, öyle mi?
Güvenlik güçlerinin son iki yıldan bu yana etkin savunması ve takibi sonucu örgüt yenilgiye uğramak üzere iken birden bire bir 'barış yapalım' ya da 'ateşkes olsun' gibi gizli bir uzlaşmaya gidildiği anlaşılıyor.
Peki bu 'gerilla’ ya da terörist olmak isteği de nereden çıktı diye sormak hakkımız değil mi? Söz konusu süreçteki gelişmeler karşısında, ‘Türkiye’de … bir barış yoktur ve böyle bir süreç de yoktur’ diyerek ‘gerilla olma sırası bizdedir’ diyerek TBMM’ye gelirken giyindiği elbisesini çıkartarak basın yayın araçlarında sık sık gördüğümüz terörist ya da gerilla kıyafetlerinden birisini giyerek, belki de silahlı olarak terör örgütünün Dağ Kadrosuna katılacakmış. Anlaşılan o ki 'barışın yok' olduğu bu toplumda 'savaş' varmış! Elbette bu istek bir kişinin kendi özgürlük alanıdır, kendi seçimidir. Karışılamaz. Ne ki bir milletvekili Dokunulmazlığı olsa bile böyle konuştuğu zaman ne gibi anlamlara geldiğini iyi irdelemek gerekiyor. Elbette bu çıkışın muhatabı ben değilim. Ancak ilgili kişiler ya da makamlar şu ana kadar bu konuda bir şeyler söylememiş olduklarından bu sözlerin ne kadar etkileyici olduğunu vurgulamak zorunda kaldım. Bu çıkışın muhatabı olan siyasetçiler ile yargı erki umarım gerekli yollara başvuracaklardır.
Bu tür kişiler Batı'da ya da ABD'de Rusya'da olsa bu gibi sözleri söyleyebilirler mi kitleler karşısında? Bu tür çıkışlar baştan sona olası bir silahlı saldırı için kılık kıyafet değiştirmeye ve dolayısıyla silahlı şiddet eylemlerine bir çağrı değil de nedir? Görülen o ki adına 'barış süreci' denilen kısa vadeli olmaktan çok uzun vadeli olduğu anlaşılan bu girişim BDP'li Ayna için oldukça gecikmiş bulunuyor .Oysa bir türlü üzerinde anlaşmaya varılamadığı anlaşılan 'barış' için 'neden bu kadar gecikiyor' diye sorulacağına, 'gerilla olma sırası bizdedir' diye bir çıkışta bulunmak; İmralı ile Kandil kaynaklı istekler yerine getirilmez ise olası silahlı çatışmalara karşı hazırlıklı olmalıyız anlamına da gelmez mi? Bence kurulu düzene karşı silahlı eylem çağrısı yapılmaktadır. O ve onun gibi konuşmaya tevessül edebilecekler yasal yollardan susturulmalıdır. Dünyada hangi uygar ülkede böyle bir silahlı şiddet çağrısı var olabilir, inanın aklım almıyor.
Bence yakında bir sürü kendini bilmez 'Ben teröristim', 'Dağdan geldim', 'Ben terörist iken' ya da 'Ben gerilla iken', Nasıl terörist oldum' ya da 'Nasıl gerilla oldum' gibi sözler içeren konuşmalar ile canlı yayınlarda 'ayrımcılık' kapsamlı nice yalan dolan gevelenmeye başlanırsa hiç şaşmayalım. Gerekli yasal takip yapılmadığı sürece bu tür açıklamalar ve terör örgütünün yaşatılması çabaları sürecektir. Sanırım bu gibi yayınlar yolu ile terör ya da gerilla eylemleri bağışlanabilir bir 'hata', 'özür' ya da 'bir gençlik hevesi' gibi yorumlamalar ile geçiştirilmiş olacaktır. Böylece hiç bir 'kanıt' da ileri sürülemeyeceği için bu tür 'bencil' yaklaşımlar 'ayrımcılık' propagandasının yaygınlaşmasına yol açacaktır.
Eğer bu ülkede hukuk egemenliğine bağlı bir 'Hukuk Devleti' var ise bu tür beyanatlar için gerekli yasal işlemler başlatılmalıdır. Unutmayalım ki terör örgütü AİHM’e göre IRA gibi bir ‘terör örgütü’ olarak nitelenmektedir. Avrupa'da IRA bağlantılı ilk terör davası (Lawless – İrlanda Davası, 01.07.1961) ile Türkiye’deki terör örgütünün AİHM'de görüşülen ilk davası (Aksoy – Türkiye Davası, 18.12.1996) ile daha nice terör saldırılarının cezalandırılması ya da başvurularının reddedildiği bilinmektedir. AİMH Kararları arasında yer alan ‘Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz (Zana / Türkiye Davası 25 Kasım 1997) ile ‘Beyanın nasıl bir topluma yapıldığı önemlidir ( Gerger / Türkiye Davası 08 Temmuz 1999) hükümleri AİHM Kararları ve TCK kapsamında bugün de yürürlüktedir.
Ayrıca şunu da unutmayalım ki AİHM Kararları arasında hiç bir ‘Yazar kendisini terör örgütü ile özdeşleştiremez’ (Sürek / Türkiye Davası Temmuz 1999) ile yine aynı davaya dönük olarak ‘Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir’ hükmü de kişilerin yazarken ve konuşurken hangi sınırlar içerisinde bulunması gerektiğini bize açıklıyor.
ABD’nin en etkili gazetelerinden Wall Street Journal, 2005 Mayıs ayındaki bir başyazısında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan hakkında aldığı kararı değerlendirir. Başyazıdaki 'Abdullah Öcalan'ın adı Amerika’da pek fazla bilinmez. Ancak lideri olduğu PKK, 37 bin insanın hayatına mal olan terörist eylemlerde bulunduğu Türkiye’de Usame Bin Ladin’den daha kötü bir üne sahiptir' (Alıntı yeri: Diplomatik gözlem.com) açıklaması sanırım Türkiye'nin otuz yıldan bu yana; ani ‘ölümler’ ile mi yoksa 'bile bile' düzenlenen pek çok 'terör eylemi' ile mi çalkalanmakta olduğunu da açıklamaktadır.
Gelinen bu aşamada kin ve nefret arttırıcı ve silahlı eylemci olmaya yönelik bu tür konuşmaları kınıyorum. Ayrıca bu konularda yasal işlemlerin yapılmaması karşısında da şimdiden yazıklar olsun, diyorum. (Ankara 18.04.2013)
'Bugün Türkiye’de bu anlamda bir barış yoktur ve böyle bir süreç de yoktur. Türkiye’de bugün yaşanan süreç ölümlerin durması ve bununla birlikte bahsettiğimiz barış ortamının yaratılacağı mücadelenin ölümler olmadan sürdürülebilir olması sürecidir. Yani gerilla olma sırası bizdedir' açıklamasında bulunmuş. Kısaca 'Gerilla (yani terörist) olma sırası bizde' demiş.
BDP'li Emine Ayna’nın bu açıklaması benim bilgilerime göre resmen suçtur. Silahlı direnişe çağrıdır. Uygulanmakta olan yasalar yerine ‘gerilla’ (ki yandaşlarınca böyle adlandırılan silahlı kişiler, içinde bulundukları devletçe birer ‘terörist’ demektir) olmak yolu ile silaha sarılarak ‘ölümlerin durması’ için direnişe geçmek ne siyasetçinin ne de gizli ya da açık bir örgütün kalkışabileceği bir eylem biçimi olabilir. Eğer durum bu aşamaya gelmiş ise o sınırlara egemen bir ‘devlet’ yok demektir. O zaman da büyük balık küçük balığı yutar ya da herkes birbirini vurmaya başlar, demektir ki bu da ‘gözünü kan bürümüş’ sağlıklı olmayan birilerinin kişilik dışı bir saplantısından başka ne olabilir? Bu sesleniş (ya da meydan okuyuş) bir 'silahlı eylem' çağrısıdır. Kınıyorum. Savcılar nerede, diye de soruyorum.
Oysa Türkiye'de kendiliğinden ölümler değil, baştan sona; köylülerin, karakoldaki askerlerin, yolda yürüyenlerin, öğretmenlerin, çarşıda alışveriş yapanların, otobüste gidenlerin bile bile öldürülmesi gibi çirkin bir silahlı, bombalı saldırı olayı vardır. Adı belli Terör Örgütünün kitleleri ya da tek tek belirli kişileri sinsice 'arkadan vurmak' ya da 'bombalamak' türünden aşağılık silahlı saldırıları var oldu otuz yıl boyunca. Hangi amaç ile olur ise olsun o saldırılardaki canların yok edilişi bir ‘terör saldırısı’ ya da bir ‘gerilla saldırısı’ değil de nedir? Bu tür saldırılara hangi vicdan, hangi kültür, hangi uygarlık, hangi hukuk gerçekçi nitelemelerde bulunmadan ‘terör saldırısı sonucu ölümler’’ yerine sadece ‘ö l ü m’ diyebilir? Sanki on binlerce yurttaşımız ile güvenlik görevlileri bir anda yolda giderken, alış veriş yaparken, otobüste giderken, karakolda ya da hastahanede nöbette iken ölüverdi, öyle mi?
Güvenlik güçlerinin son iki yıldan bu yana etkin savunması ve takibi sonucu örgüt yenilgiye uğramak üzere iken birden bire bir 'barış yapalım' ya da 'ateşkes olsun' gibi gizli bir uzlaşmaya gidildiği anlaşılıyor.
Peki bu 'gerilla’ ya da terörist olmak isteği de nereden çıktı diye sormak hakkımız değil mi? Söz konusu süreçteki gelişmeler karşısında, ‘Türkiye’de … bir barış yoktur ve böyle bir süreç de yoktur’ diyerek ‘gerilla olma sırası bizdedir’ diyerek TBMM’ye gelirken giyindiği elbisesini çıkartarak basın yayın araçlarında sık sık gördüğümüz terörist ya da gerilla kıyafetlerinden birisini giyerek, belki de silahlı olarak terör örgütünün Dağ Kadrosuna katılacakmış. Anlaşılan o ki 'barışın yok' olduğu bu toplumda 'savaş' varmış! Elbette bu istek bir kişinin kendi özgürlük alanıdır, kendi seçimidir. Karışılamaz. Ne ki bir milletvekili Dokunulmazlığı olsa bile böyle konuştuğu zaman ne gibi anlamlara geldiğini iyi irdelemek gerekiyor. Elbette bu çıkışın muhatabı ben değilim. Ancak ilgili kişiler ya da makamlar şu ana kadar bu konuda bir şeyler söylememiş olduklarından bu sözlerin ne kadar etkileyici olduğunu vurgulamak zorunda kaldım. Bu çıkışın muhatabı olan siyasetçiler ile yargı erki umarım gerekli yollara başvuracaklardır.
Bu tür kişiler Batı'da ya da ABD'de Rusya'da olsa bu gibi sözleri söyleyebilirler mi kitleler karşısında? Bu tür çıkışlar baştan sona olası bir silahlı saldırı için kılık kıyafet değiştirmeye ve dolayısıyla silahlı şiddet eylemlerine bir çağrı değil de nedir? Görülen o ki adına 'barış süreci' denilen kısa vadeli olmaktan çok uzun vadeli olduğu anlaşılan bu girişim BDP'li Ayna için oldukça gecikmiş bulunuyor .Oysa bir türlü üzerinde anlaşmaya varılamadığı anlaşılan 'barış' için 'neden bu kadar gecikiyor' diye sorulacağına, 'gerilla olma sırası bizdedir' diye bir çıkışta bulunmak; İmralı ile Kandil kaynaklı istekler yerine getirilmez ise olası silahlı çatışmalara karşı hazırlıklı olmalıyız anlamına da gelmez mi? Bence kurulu düzene karşı silahlı eylem çağrısı yapılmaktadır. O ve onun gibi konuşmaya tevessül edebilecekler yasal yollardan susturulmalıdır. Dünyada hangi uygar ülkede böyle bir silahlı şiddet çağrısı var olabilir, inanın aklım almıyor.
Bence yakında bir sürü kendini bilmez 'Ben teröristim', 'Dağdan geldim', 'Ben terörist iken' ya da 'Ben gerilla iken', Nasıl terörist oldum' ya da 'Nasıl gerilla oldum' gibi sözler içeren konuşmalar ile canlı yayınlarda 'ayrımcılık' kapsamlı nice yalan dolan gevelenmeye başlanırsa hiç şaşmayalım. Gerekli yasal takip yapılmadığı sürece bu tür açıklamalar ve terör örgütünün yaşatılması çabaları sürecektir. Sanırım bu gibi yayınlar yolu ile terör ya da gerilla eylemleri bağışlanabilir bir 'hata', 'özür' ya da 'bir gençlik hevesi' gibi yorumlamalar ile geçiştirilmiş olacaktır. Böylece hiç bir 'kanıt' da ileri sürülemeyeceği için bu tür 'bencil' yaklaşımlar 'ayrımcılık' propagandasının yaygınlaşmasına yol açacaktır.
Eğer bu ülkede hukuk egemenliğine bağlı bir 'Hukuk Devleti' var ise bu tür beyanatlar için gerekli yasal işlemler başlatılmalıdır. Unutmayalım ki terör örgütü AİHM’e göre IRA gibi bir ‘terör örgütü’ olarak nitelenmektedir. Avrupa'da IRA bağlantılı ilk terör davası (Lawless – İrlanda Davası, 01.07.1961) ile Türkiye’deki terör örgütünün AİHM'de görüşülen ilk davası (Aksoy – Türkiye Davası, 18.12.1996) ile daha nice terör saldırılarının cezalandırılması ya da başvurularının reddedildiği bilinmektedir. AİMH Kararları arasında yer alan ‘Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz (Zana / Türkiye Davası 25 Kasım 1997) ile ‘Beyanın nasıl bir topluma yapıldığı önemlidir ( Gerger / Türkiye Davası 08 Temmuz 1999) hükümleri AİHM Kararları ve TCK kapsamında bugün de yürürlüktedir.
Ayrıca şunu da unutmayalım ki AİHM Kararları arasında hiç bir ‘Yazar kendisini terör örgütü ile özdeşleştiremez’ (Sürek / Türkiye Davası Temmuz 1999) ile yine aynı davaya dönük olarak ‘Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir’ hükmü de kişilerin yazarken ve konuşurken hangi sınırlar içerisinde bulunması gerektiğini bize açıklıyor.
ABD’nin en etkili gazetelerinden Wall Street Journal, 2005 Mayıs ayındaki bir başyazısında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan hakkında aldığı kararı değerlendirir. Başyazıdaki 'Abdullah Öcalan'ın adı Amerika’da pek fazla bilinmez. Ancak lideri olduğu PKK, 37 bin insanın hayatına mal olan terörist eylemlerde bulunduğu Türkiye’de Usame Bin Ladin’den daha kötü bir üne sahiptir' (Alıntı yeri: Diplomatik gözlem.com) açıklaması sanırım Türkiye'nin otuz yıldan bu yana; ani ‘ölümler’ ile mi yoksa 'bile bile' düzenlenen pek çok 'terör eylemi' ile mi çalkalanmakta olduğunu da açıklamaktadır.
Gelinen bu aşamada kin ve nefret arttırıcı ve silahlı eylemci olmaya yönelik bu tür konuşmaları kınıyorum. Ayrıca bu konularda yasal işlemlerin yapılmaması karşısında da şimdiden yazıklar olsun, diyorum. (Ankara 18.04.2013)
http://blog.milliyet.com.tr/bdp-li-ayna---gerilla-olma-sirasi-bizdedir-/Blog/?BlogNo=412109
17 Nisan '13
- Kategori
- Türkiye Ekonomisi
- Okunma Sayısı
- 354
İMKB neden 'Borsa İstanbul' olamaz

Bilindiği gibi geçtiğimiz günlerde İMKB birden bire BORSA İSTANBUL oldu!
Doğrudur İMKB çalışanları ile bazı okuyucular kadar Osmanlıca bilmeyenler için açıklanması zor bir kelimeler yığını idi.
Pamuk Borsası, Adana Borsası, Fındık Borsası gibi kavramlar yanında konuşurken İstanbul Borsası ya da sadece Borsa dediğimiz de oluyor. Adlandırmanın özünde söz konusu kuruluşun bulunduğu kentin adının başa gelmesi gerçeği var. İMKB kısaltmasının başındaki (İ) de İstanbul demek değil midir?
Ayrıca siz hiç ABD'de New York Borsası (NY Stock Exchange) yerine Borsa New York ya da Stock Exchange New York diye yazıldığını veya denildiğini duydunuz mu?
Sanırım birileri Ankamall, İstanbul Modern, Borsa İstinye Park gibi bazı adlandırmalarda olduğu gibi Türkçeyi bir de bu köklü kuruluşumuzun adı üzerinden bulandırmak istiyor. Peki bir gün İstanbul Ticaret Odası yerine 'Ticaret Odası İstanbul' yanında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı yerine 'Başbakanlık Türkiye Cumhuriyeti' ya da Devlet Demir Yolları (DDY) yerine 'Demir Yolları Devlet' demeyi de deneyecek misiniz?
Oysa bu kafadaki birileri başka ülkelere gitseler o ülkenin resmi dili ne ise, yeri geldiğinde kısaltma yapmak dışında, onu yazmak ve konuşmak zorundadırlar. Bence birileri nereden nasıl bir esinlenme ya da yakıştırma ile olduğu bilinmez bir biçimde Türkçe söylemler yerine 'kuşdili' türünden kaba bir söylem geliştirmeye çalışıyor. Bu da başlı başına bir yazboz hastalığı değilse bile resmi dile karşı bir ‘yabancılaşma duygusu yaratmak’ eğiliminin uç göstermedi değil de nedir?
İMKB eski başkanlarından, eski milletvekili ve Devlet Bakanlarından iktisatçı Yaman Törüner Çözüm adlı köşesinde bu konuyu:
'Borsa İstanbul, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB)’nın yeni adı. Menkul kıymetler dışındaki diğer enstrümanların da işlem görecek olması nedeniyle, borsamızın adının değiştirilmesi yadırganacak bir değişiklik değil. Ama keşke, “Menkul Kıymetler” bölümünün kaldırılmasıyla adına “Borsa İstanbul” değil de “İstanbul Borsası” denilseydi'(Milliyet Gazetesi 08.04.2013) açıklaması ile çok sade bir biçimde gündeme getirmişti.
İktidarın genel eğilimine göre söyleyecek olursam; ‘Stratejik Ortaklık’, ‘Ortadoğu siyaseti’, ‘güvenlik’ ile ‘başkanlık’ gibi konularda ABD’yi örnek alıyorsunuz ne olur bazı uzun isimleri kısaltırken, öncelikle Türkçe kurallara sonra da öykünme saplantınıza bağlı bile olsa İngilizcedeki kısaltmalara bakınız.
Bu örnek değiştirme eğilimi ile görülüyor ki birileri aklını 'ekmek peynirle yemiş…' olmalı!
Bu cümle yanlış oldu değil mi?
İşte doğrusu:
Sanırım birileri aklını 'peynir ekmekle yemiş' olmalı ki zararı Türkçeye dokunuyor. Bu tür değişim istekleri sağlıklı işlerden sayılamaz. 'Ben yaptım oldu' denilse bile, bu tür işlere imza atanlar töhmet altında kalmaktan kurtulamazlar.
Faydası ise 'sıfıra sıfır, elde var sıfır' değil de nedir? Ancak yaratılan olumsuzluk, manevi baskı ve değişiklikten dolayı ortaya çıkan masraf ise çoktur bence. Bu tür girişimler sağlıklı üretimler değildir.
Durduk yerde bu gibi kavram kargaşası yaratmak hangi amaca hizmet etmektir doğrusu anlamak zor.
Umarım bir yetkili açıklayacaktır.
Ne olur devenin dile gelip de söylediği gibi, ‘neremiz doğru ki!’ demeyiniz.
Doğrudur İMKB çalışanları ile bazı okuyucular kadar Osmanlıca bilmeyenler için açıklanması zor bir kelimeler yığını idi.
Pamuk Borsası, Adana Borsası, Fındık Borsası gibi kavramlar yanında konuşurken İstanbul Borsası ya da sadece Borsa dediğimiz de oluyor. Adlandırmanın özünde söz konusu kuruluşun bulunduğu kentin adının başa gelmesi gerçeği var. İMKB kısaltmasının başındaki (İ) de İstanbul demek değil midir?
Ayrıca siz hiç ABD'de New York Borsası (NY Stock Exchange) yerine Borsa New York ya da Stock Exchange New York diye yazıldığını veya denildiğini duydunuz mu?
Sanırım birileri Ankamall, İstanbul Modern, Borsa İstinye Park gibi bazı adlandırmalarda olduğu gibi Türkçeyi bir de bu köklü kuruluşumuzun adı üzerinden bulandırmak istiyor. Peki bir gün İstanbul Ticaret Odası yerine 'Ticaret Odası İstanbul' yanında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı yerine 'Başbakanlık Türkiye Cumhuriyeti' ya da Devlet Demir Yolları (DDY) yerine 'Demir Yolları Devlet' demeyi de deneyecek misiniz?
Oysa bu kafadaki birileri başka ülkelere gitseler o ülkenin resmi dili ne ise, yeri geldiğinde kısaltma yapmak dışında, onu yazmak ve konuşmak zorundadırlar. Bence birileri nereden nasıl bir esinlenme ya da yakıştırma ile olduğu bilinmez bir biçimde Türkçe söylemler yerine 'kuşdili' türünden kaba bir söylem geliştirmeye çalışıyor. Bu da başlı başına bir yazboz hastalığı değilse bile resmi dile karşı bir ‘yabancılaşma duygusu yaratmak’ eğiliminin uç göstermedi değil de nedir?
İMKB eski başkanlarından, eski milletvekili ve Devlet Bakanlarından iktisatçı Yaman Törüner Çözüm adlı köşesinde bu konuyu:
'Borsa İstanbul, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB)’nın yeni adı. Menkul kıymetler dışındaki diğer enstrümanların da işlem görecek olması nedeniyle, borsamızın adının değiştirilmesi yadırganacak bir değişiklik değil. Ama keşke, “Menkul Kıymetler” bölümünün kaldırılmasıyla adına “Borsa İstanbul” değil de “İstanbul Borsası” denilseydi'(Milliyet Gazetesi 08.04.2013) açıklaması ile çok sade bir biçimde gündeme getirmişti.
İktidarın genel eğilimine göre söyleyecek olursam; ‘Stratejik Ortaklık’, ‘Ortadoğu siyaseti’, ‘güvenlik’ ile ‘başkanlık’ gibi konularda ABD’yi örnek alıyorsunuz ne olur bazı uzun isimleri kısaltırken, öncelikle Türkçe kurallara sonra da öykünme saplantınıza bağlı bile olsa İngilizcedeki kısaltmalara bakınız.
Bu örnek değiştirme eğilimi ile görülüyor ki birileri aklını 'ekmek peynirle yemiş…' olmalı!
Bu cümle yanlış oldu değil mi?
İşte doğrusu:
Sanırım birileri aklını 'peynir ekmekle yemiş' olmalı ki zararı Türkçeye dokunuyor. Bu tür değişim istekleri sağlıklı işlerden sayılamaz. 'Ben yaptım oldu' denilse bile, bu tür işlere imza atanlar töhmet altında kalmaktan kurtulamazlar.
Faydası ise 'sıfıra sıfır, elde var sıfır' değil de nedir? Ancak yaratılan olumsuzluk, manevi baskı ve değişiklikten dolayı ortaya çıkan masraf ise çoktur bence. Bu tür girişimler sağlıklı üretimler değildir.
Durduk yerde bu gibi kavram kargaşası yaratmak hangi amaca hizmet etmektir doğrusu anlamak zor.
Umarım bir yetkili açıklayacaktır.
Ne olur devenin dile gelip de söylediği gibi, ‘neremiz doğru ki!’ demeyiniz.
http://blog.milliyet.com.tr/imkb-neden--borsa-istanbul--olamaz/Blog/?BlogNo=411889
16 Nisan '13
- Kategori
- Güncel
- Okunma Sayısı
- 133
'Akil' Can, ‘Bir savaş çıkar, sınırlar yeniden şekillenir’ demiş!

Bir varmış bir yokmuş...
Dünya yaratılalı beri nice kişiler gelmiş geçmiş.
Kimi akıllı, kimi ala deli, kimi fırsatçı, kimi zır deli, kimi suskunmuş.
Kimi seçilmiş, kimi atanmış, kimi seçmen, kimi ‘akil insan’ imiş.
Gün doğmuş, gün batmış, ölümlü dünya karşılıklı çatışmalardan geçilmez olmuş.
Denizlerde büyük balık küçük balığı yutarken, siyasetteki kimileri de bükemediği bileği öpmüş.
Yiğitler, korkaklar, ölenler, sağ kalanlar, hainler, ikiyüzlüler birbirlerini iyi tanımışlar.
Gerginlikler çoğalmış, çatışmalar savaşlara, savaşlar sürgünlere dönüşmüş.
Bütün çabalara rağmen ne sevgi saygı yaygınlaşmış ne de adalet yerini bulmuş.
İlkel kalmak isteyenler az değişmiş, uygar olmak isteyenler onları yönetmiş.
Emek kutsal, sevgi saygı gerekli, yalan dolan iğrenç, soygunculuk, vurgunculuk haksız bulunmuş.
Bütün iktidarlar toplumları yönetirken yakınlarına açık ya da gizli her türlü imkânı sunmuş.
Ne zulüm, ne arkadan adam vurmak ne ikiyüzlülük ne sinsilik ne de savaş sevilir olmuş.
Açıklama yapmak, soru sormak, yazı yazmak, eşit işe eşit ücret vermek de adaletmiş.
Akil İnsanlar Karaman’a da ulaşırlar
Karaman'da dün Akil İnsanlar bir toplantıdaki kişilere görevleri gereğince konuşmaya başlamışlar.
(63) kişilik 'Akil İnsanlar' gibi özel olarak seçilmiş olan ve yine onlar gibi aylık (45.000) TL aldığı söylenen üyelerden Celalettin Can söz sırası kendisine geldiğinde konuşmaya başlamış. Anlatmış, anlatmış. Orada bulunan Doç. Dr. Mehmet Alagöz yeri geldiğinde, dayanamamış soruvermiş:
'Diyarbakır Cezaevi'ne götürülen insanlar, camiden mi toplanmış. Bunların hiç devlete, düzene, millete karşı hiç suçu yok mu?' Öyle ya 'Mal sahibinin pek çok kusur var da hırsızın hiç mi suçu yok!?'
Eski İstanbul Dev-Genç Başkanı, yeni Akil İnsanlar Heyeti üyesi ve 78’liler Derneği Başkanı Celalettin Can demiş ki ‘Kendim de Kürt olduğum için Türklerle-Kürtler arasındaki yanılma beni çok rahatsız etti. Biliyordum yani. Sınırlar önemli değil. Kalpler yarılmasın. Gönüller yarılanmasın. Duygular yarılmasın. Bir kere yarıldı mı, sınırlar uygun tarihi konjektörde yeniden şekillenir. Bir savaş çıkar sınırlar yeniden şekillenir’ der demez ‘sınırlar’, ‘konjektör’ ve özellikle ‘savaş çıkar’ sözü üzerine toplantıda işler karışmış.
İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Mehmet Alagöz, ‘Savaş kiminle, kimin arasında çıkacak. Kürt - Türk kardeşiz. Onlarla sorun yok. Kürt ile PKK diye ayrışması lazım’ açıklamasında bulunmuş.
İstanbul'daki 'kanlı' 1 Mayıs 1977 İşçi Bayramında (34) kişinin hayatını kaybettiği katliamın tanıklarından ve 1980'den sonra TCK 146.maddeye göre yargılanarak (19) yıl (5) ay cezaevinde kalan ve Başbakan Erdoğan’a Dolmabahçe’de Heyet olarak ‘İmralı ile Kandil’e de gidelim’ önerisinde bile bulunan Celalettin Can da, ‘Bizi de dinle. Bizi de anla. Bizle de empati yap’ karşılığını vermiş. Doç. Dr. Mehmet Alagöz ise, ‘Sizin dediğinizi çok iyi anladık şimdi, çok teşekkür ediyoruz. Savaş çıkar öyle mi’ diyerek ayağa kalkmış ve toplantıdan ayrılmış.
Bu masal şimdilik burada sona eriyor.
Gelecek masalda bakalım örtünün altından savaş mı barış mı sarmalı yanında ne gibi desiseler çıkacak.
Dünya yaratılalı beri nice kişiler gelmiş geçmiş.
Kimi akıllı, kimi ala deli, kimi fırsatçı, kimi zır deli, kimi suskunmuş.
Kimi seçilmiş, kimi atanmış, kimi seçmen, kimi ‘akil insan’ imiş.
Gün doğmuş, gün batmış, ölümlü dünya karşılıklı çatışmalardan geçilmez olmuş.
Denizlerde büyük balık küçük balığı yutarken, siyasetteki kimileri de bükemediği bileği öpmüş.
Yiğitler, korkaklar, ölenler, sağ kalanlar, hainler, ikiyüzlüler birbirlerini iyi tanımışlar.
Gerginlikler çoğalmış, çatışmalar savaşlara, savaşlar sürgünlere dönüşmüş.
Bütün çabalara rağmen ne sevgi saygı yaygınlaşmış ne de adalet yerini bulmuş.
İlkel kalmak isteyenler az değişmiş, uygar olmak isteyenler onları yönetmiş.
Emek kutsal, sevgi saygı gerekli, yalan dolan iğrenç, soygunculuk, vurgunculuk haksız bulunmuş.
Bütün iktidarlar toplumları yönetirken yakınlarına açık ya da gizli her türlü imkânı sunmuş.
Ne zulüm, ne arkadan adam vurmak ne ikiyüzlülük ne sinsilik ne de savaş sevilir olmuş.
Açıklama yapmak, soru sormak, yazı yazmak, eşit işe eşit ücret vermek de adaletmiş.
Akil İnsanlar Karaman’a da ulaşırlar
Karaman'da dün Akil İnsanlar bir toplantıdaki kişilere görevleri gereğince konuşmaya başlamışlar.
(63) kişilik 'Akil İnsanlar' gibi özel olarak seçilmiş olan ve yine onlar gibi aylık (45.000) TL aldığı söylenen üyelerden Celalettin Can söz sırası kendisine geldiğinde konuşmaya başlamış. Anlatmış, anlatmış. Orada bulunan Doç. Dr. Mehmet Alagöz yeri geldiğinde, dayanamamış soruvermiş:
'Diyarbakır Cezaevi'ne götürülen insanlar, camiden mi toplanmış. Bunların hiç devlete, düzene, millete karşı hiç suçu yok mu?' Öyle ya 'Mal sahibinin pek çok kusur var da hırsızın hiç mi suçu yok!?'
Eski İstanbul Dev-Genç Başkanı, yeni Akil İnsanlar Heyeti üyesi ve 78’liler Derneği Başkanı Celalettin Can demiş ki ‘Kendim de Kürt olduğum için Türklerle-Kürtler arasındaki yanılma beni çok rahatsız etti. Biliyordum yani. Sınırlar önemli değil. Kalpler yarılmasın. Gönüller yarılanmasın. Duygular yarılmasın. Bir kere yarıldı mı, sınırlar uygun tarihi konjektörde yeniden şekillenir. Bir savaş çıkar sınırlar yeniden şekillenir’ der demez ‘sınırlar’, ‘konjektör’ ve özellikle ‘savaş çıkar’ sözü üzerine toplantıda işler karışmış.
İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Mehmet Alagöz, ‘Savaş kiminle, kimin arasında çıkacak. Kürt - Türk kardeşiz. Onlarla sorun yok. Kürt ile PKK diye ayrışması lazım’ açıklamasında bulunmuş.
İstanbul'daki 'kanlı' 1 Mayıs 1977 İşçi Bayramında (34) kişinin hayatını kaybettiği katliamın tanıklarından ve 1980'den sonra TCK 146.maddeye göre yargılanarak (19) yıl (5) ay cezaevinde kalan ve Başbakan Erdoğan’a Dolmabahçe’de Heyet olarak ‘İmralı ile Kandil’e de gidelim’ önerisinde bile bulunan Celalettin Can da, ‘Bizi de dinle. Bizi de anla. Bizle de empati yap’ karşılığını vermiş. Doç. Dr. Mehmet Alagöz ise, ‘Sizin dediğinizi çok iyi anladık şimdi, çok teşekkür ediyoruz. Savaş çıkar öyle mi’ diyerek ayağa kalkmış ve toplantıdan ayrılmış.
Bu masal şimdilik burada sona eriyor.
Gelecek masalda bakalım örtünün altından savaş mı barış mı sarmalı yanında ne gibi desiseler çıkacak.
http://blog.milliyet.com.tr/-akil--can---bir-savas-cikar--sinirlar-yeniden-sekillenir--demis-/Blog/?BlogNo=411785
14 Nisan '13
- Kategori
- Güncel
- Okunma Sayısı
- 149
Kemal Bayat: Başkanlık gelecek, Cumhuriyet elden gidecek

Karamanlı 86 yaşındaki emekli Kemal Bayat Karaman’da düzenlenen ‘Türkiye Başkanlık Sistemini Tartışıyor’ konulu toplantıda, ‘Başkanlık sistemi gelecek, Cumhuriyet elden gidecek’ diye haykırmış.
Onun bu görüşüne katılmamak mümkün değil.
Çünkü AKP tarafından getirilmek istenen ‘başkanlık’ ya da ‘yarı başkanlık’ sistemi ‘tek parti’ uygulamalarının yıllar boyu sürmesini öngörebilecek özler taşıyacak gibi geliyor bana.
Tasarlanan ‘başkanlık’ hangi ülkeden alınacak o da belli değil.
ABD Başkanlık Sistemi alınacak olsa bile bütçeye getireceği yük yanında oradaki ‘federatif’ yapılanmanın İngilizler ile Fransızların yıllar boyu süren bir İç Savaş yüzünden kurulduğunu da unutmamak gerekir.
Söz konusu bilgilendirme toplantıları sanırım Türkiye çapında kamuoyu oluşturmak için düzenlenmektedir.
Ne yazık ki otuz yıldan bu yana nice canlar alan terör saldırılarına karşı alınan önlemleri anlatmak için patenti AK Parti olan önce Açılım Süreci ile Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi kapsamında illere kadar uzanan bazı toplantılar düzenlenmemişti.
Anlaşılan o ki AKP iktidarı önce İmralı ya da Barış Süreci için oluşturduğu Akil İnsanlar ile sonra da söz konusu ‘başkanlık’ desteği için kamuoyuna açılmış bulunuyor.
Az önce okuduğum bir habere göre Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Birol Akgün, Yunus Emre Kültür Merkezi’nde gündeme düşen başkanlık sistemini anlattığı sırada, dinlemeye gelenlerden Kemal Bayat, ayağa kalkarak getirilmek istenen yeni sisteme tepki göstermiş. Başkanlık sistemiyle Cumhuriyet’in elden gideceğini öne süren Kemal Bayat, geçmişimizle ilgili bilgileri ışığında, 'Yüzyıllar sonra Osmanlı Devleti’nden sonra Cumhuriyet’e kavuştuk. Bu Başkanlık sistemine ben karşıyım, karşı da duracağım. Olmaz böyle bir şey. Başkanlık sistemi gelecek, Cumhuriyet elden gidecek' açıklamasında bulunmuş.
Seksen altı yaşındaki engelli Kemal Bayat'ın sözlerini sürdürmesi üzerine Ak Parti Karaman İl Başkanı Kerim Dereli onu yerine oturması için ikna etmeye çalışırken, 'Burada konferansı dinliyoruz. Cumhuriyetimizin gittiği falan yok. Birbirimize karşı saygı kuralları içinde davranmalıyız' açıklamasına rağmen yerine oturmayan Kemal Bayat'ın ancak konuşmacı Prof. Dr. Birol Akgün'ün çabası ile yerine oturması sağlanmış.
Çok yaşa Kemal Bey!
Bence milyonlarca yurttaşımızın düşüncelerine tercüman olmuşsun.
Benim gibi bazı altmışlıklar da oturup dursun evlerinde kös kös...
(Ankara 13.04.2013)
Onun bu görüşüne katılmamak mümkün değil.
Çünkü AKP tarafından getirilmek istenen ‘başkanlık’ ya da ‘yarı başkanlık’ sistemi ‘tek parti’ uygulamalarının yıllar boyu sürmesini öngörebilecek özler taşıyacak gibi geliyor bana.
Tasarlanan ‘başkanlık’ hangi ülkeden alınacak o da belli değil.
ABD Başkanlık Sistemi alınacak olsa bile bütçeye getireceği yük yanında oradaki ‘federatif’ yapılanmanın İngilizler ile Fransızların yıllar boyu süren bir İç Savaş yüzünden kurulduğunu da unutmamak gerekir.
Söz konusu bilgilendirme toplantıları sanırım Türkiye çapında kamuoyu oluşturmak için düzenlenmektedir.
Ne yazık ki otuz yıldan bu yana nice canlar alan terör saldırılarına karşı alınan önlemleri anlatmak için patenti AK Parti olan önce Açılım Süreci ile Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi kapsamında illere kadar uzanan bazı toplantılar düzenlenmemişti.
Anlaşılan o ki AKP iktidarı önce İmralı ya da Barış Süreci için oluşturduğu Akil İnsanlar ile sonra da söz konusu ‘başkanlık’ desteği için kamuoyuna açılmış bulunuyor.
Az önce okuduğum bir habere göre Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Birol Akgün, Yunus Emre Kültür Merkezi’nde gündeme düşen başkanlık sistemini anlattığı sırada, dinlemeye gelenlerden Kemal Bayat, ayağa kalkarak getirilmek istenen yeni sisteme tepki göstermiş. Başkanlık sistemiyle Cumhuriyet’in elden gideceğini öne süren Kemal Bayat, geçmişimizle ilgili bilgileri ışığında, 'Yüzyıllar sonra Osmanlı Devleti’nden sonra Cumhuriyet’e kavuştuk. Bu Başkanlık sistemine ben karşıyım, karşı da duracağım. Olmaz böyle bir şey. Başkanlık sistemi gelecek, Cumhuriyet elden gidecek' açıklamasında bulunmuş.
Seksen altı yaşındaki engelli Kemal Bayat'ın sözlerini sürdürmesi üzerine Ak Parti Karaman İl Başkanı Kerim Dereli onu yerine oturması için ikna etmeye çalışırken, 'Burada konferansı dinliyoruz. Cumhuriyetimizin gittiği falan yok. Birbirimize karşı saygı kuralları içinde davranmalıyız' açıklamasına rağmen yerine oturmayan Kemal Bayat'ın ancak konuşmacı Prof. Dr. Birol Akgün'ün çabası ile yerine oturması sağlanmış.
Çok yaşa Kemal Bey!
Bence milyonlarca yurttaşımızın düşüncelerine tercüman olmuşsun.
Benim gibi bazı altmışlıklar da oturup dursun evlerinde kös kös...
(Ankara 13.04.2013)
http://blog.milliyet.com.tr/kemal-bayat--baskanlik-gelecek--cumhuriyet-elden-gidecek/Blog/?BlogNo=411416
13 Nisan '13
- Kategori
- Türkiye Ekonomisi
- Okunma Sayısı
- 127
Özal'la çıktım yola

1983'ten 1993'e kadar Turgut ÖZAL'la birlikte Batı'nın 'Büyük Trendler' dayatması Türkiye'yi açık pazar yaptı. O süreçte Türkiye Avrupa'dan çok ABD'ye açıldı. 24 Ocak Kararları ile birlikte Türkiye Karma Ekonomi uygulamasından ivedilikle Liberal Kapitalist Ekonominin dalgalarına atıverdi kendisini. Gerçekte Katma Ekonomi iktidarların devleti bir 'çiftlik' olarak görmesinden dolayı pörsümüş, talan edilmiş, kadroları şişirilmiş, sömürülmüş ve iktidarların çıkarcı emellerine göre uygulanan Para Politikasının açmazları ile birlikte Özel Kesmi de iktidarların elinde oyuncak olmaya başlamıştır.
1982'de çekimlerine başladığım Güçlenen Toplum adlı belgesel dizi nedeni ile gördüm ki bir türlü sermaye artırımına, sanayileşmeye, yasalar karşısında eşitliğe ve parlamenter düzene ulaşamamış olan Osmanlı Devleti Batı'nın 'böl ve yönet' siyasetinin kurbanı olarak Dış Borçlar (Duyun-u Umumiye) yüzünden maliyesinin denetimini Batılılara bırakmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti de 1923 yılının başında 'İzmir'in Kurtuluşundan 5 ay sonra ve Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından 4 ay önce toplanan Türkiye İktisat Kongresi' ile amaçladığı hedeflere dış borç yükü ile 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ve peşinden 2. Dünya Savaşının olumsuz şartları yüzünden gerektiği gibi sanayileşemez. Tek parti yönetimlerinin bütün sanayileşme çabalarına ve 1963'te başlanılan Planlı Kalkınma'nın pek çok yararlı uygulamasına rağmen Batı teknolojisine ve kredi imkanlarına bağımlılık yüzünden gerektiği gibi işlemez.
Kamu ve Özel Kesim yatırımları 'emek yoğun' üretim biçimleri yanında dış piyasada rekabete girebilecek niteliklerde mal üretememesi ve pazarlama gücü bakımından da yetersizliği yüzünden iç piyasaya yönelerek toplum kalkınmasına katkıda bulunmaya çalışır. Özellikle Kamu Kurumlarının (KİT) iktidarlarca birer 'çiftlik' olarak elde tutulmak istenmesi başbakan Necmettin Erbakan'ın 1977'de 'montaj sanayiinden kurtulmak' amacı ile uygulamaya koymaya çalıştığı Ağır Sanayi Hamlesi de ne yazık ki öncelikle yabancı piyasa zorlamaları ile kendisini izleyen iktidarların Batı yanlısı ekonomi politikaları yüzünden umulan etkileri sağlayamaz.
1979'da Süleyman Demirel'in ülkenin ekonomisinin ayağa kalkabilmesi için Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirdiği Turgut Özal'a hazırlattığı ve 24 Ocak Kararları olarak anılan bazı 'istikrar tedbirleri' iç ve dış pazarlar dönük pek çok yeni tedbirler içermesine rağmen 1983 sorunda iktidara gelen Başbakan Turgut Özallı yıllar boyunca ülkeyi Batı pazarı olmaktan kurtaramaz.
24 Ocak 1980 Kararlarının uygulanmaya başlanması ile ülkenin refaha ulaşması için pek çok alt apı çalışmasına ve yaygın bir yatırım yoğunluğuna rağmen ancak yolların yenilenmesi ve GAP'ın ayağa kalkarak enerji kaynaklarının yeterli duruma getirilmesi sağlanabilmiştir.
1960'lardan sonra Türk ekonomisini içinden kemirmeye başlayan kaçakçılık ve karaborsayı önleyeceğiz diyerek 'lüks malları da yabancı sigaraları da okul kalemlerini de ithal ettirmeye' başlayan Makine Mühendisi Hazine Müsteşarı Prof. Dr. PAKDEMİR'li neler yaşandığını tek tek yazmalı ya da yazdırmalı ki kokuşmanın nasıl başladığını iyice öğrenelim.
Özelleştirme Süreci de Ortadoğu paylaşım süreci de durulmuş değil.
Söz konusu 'değişim sarmalı' İslam Dininin bulandırılmasından yönetim biçimlerine, insan haklarından tek parti totalitarizmine, ABD'nin siyasi ve askeri dayatmalarından etnik uluslar inşa edilmesine kadar toplumları içinden kemirmeye başlamıştır.
Bu süreçte Türkiye'deki 'terör', 'particilik', 'ticari vurgun', 'rantiyecilik', 'kadrolaşma', 'bireysel özgürlüklerin arttırılması', 'ötekileştirme', 'yabancılaşma', 'soysuzlaşma', 'faiz ekonomisi', 'bireysel silahlanma', 'orduların silahlanması', 'kişiliksizleşme', 'boşanmaların artması', 'aile içi şiddetin tırmanması', 'cemaatleşme', 'konfor düşkünlüğü', 'Batı istihbaratı ile plan kurma', Batı teknolojisine teslimiyet', 'askeri darbe korkusu', 'emek sömürüsü', 'taşeronluk', 'esnafların kepenlerinin kapanması', 'icraların çoğalması', 'GDO'laşma', 'işsizlik', 'suçların çoğalması', 'emekli aylıklarının yetmemesi', 'İslami fobi' ile 'Ilımlı İslam' türü gelişmeler toplumu geren başlıca olgular değil midir? Yaşanılan bunca sorunlar ile çatışmacı siyasi ve ticari gerginlikler Batı'nın öncelikle petrol, su ve maden kaynakları üzerinde egemenlik kurmak istemesi her İslam toplumunu olduğu kadar Batı'nın yanında duran ve Rusya ile Çin'in yanında duran komşu İslam toplumları da birbirlerine karşı bilemeye başlamıştır.
Ulaşılan 'şiddet yanlılığı' ile 'tüketim eğilimlerinin yükselmesi' Özallı yıllarda başlayan aile yapısındaki çatırdamalar bugün en yüksek düzeye ulaşmış bulunuyor. Sorunların içerisine AB ile uyum sağlamak uğruna girilen teslimiyetle birlikte kişiliklerin ilk oluşum alanı olan aile ile çatışmaya başlayan yozlaştırıldıkça yozlaştırılan ezberci eğitim süreçleri; içerisinde İslami ve ulusal değerlerimizi de saklayan geleneksel yapımızı ayrıştırmaya başlamıştır.
İçinde bulunduğumuz süreçte AKP iktidarları ülke içi terör, toplum kalkınması, eğitim kalitesinin yükseltilmesi, teknoloji üretimin arttırılması yanında Milli Birlik ve Kardeşlik eğilimlerinin güçlendirilmesi yerine Komşularla Sıfır Siyaset, Kürt Açılımı ve ABD'nin Ortadoğu tasarılarına bel bağlamış olduğundan başta Türk aile yapısı olmak üzere dışa bağımlı sanayileşme ve ticaret, bana göre umulan düzeyde bir başarı elde edememiştir. Yine de her şeye rağmen tarımda ve sanayideki bazı üretimler yanında konut üretimi ile Dış Müteahhitlik hizmetlerinin çabaları ile belirgin bir başarıya ulaşılmıştır. Ancak Türkiye'nin yeri umalanın çok gerisinde kalmıştır, demekten de kendimi alamıyorum.
1982'de çekimlerine başladığım Güçlenen Toplum adlı belgesel dizi nedeni ile gördüm ki bir türlü sermaye artırımına, sanayileşmeye, yasalar karşısında eşitliğe ve parlamenter düzene ulaşamamış olan Osmanlı Devleti Batı'nın 'böl ve yönet' siyasetinin kurbanı olarak Dış Borçlar (Duyun-u Umumiye) yüzünden maliyesinin denetimini Batılılara bırakmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti de 1923 yılının başında 'İzmir'in Kurtuluşundan 5 ay sonra ve Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından 4 ay önce toplanan Türkiye İktisat Kongresi' ile amaçladığı hedeflere dış borç yükü ile 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ve peşinden 2. Dünya Savaşının olumsuz şartları yüzünden gerektiği gibi sanayileşemez. Tek parti yönetimlerinin bütün sanayileşme çabalarına ve 1963'te başlanılan Planlı Kalkınma'nın pek çok yararlı uygulamasına rağmen Batı teknolojisine ve kredi imkanlarına bağımlılık yüzünden gerektiği gibi işlemez.
Kamu ve Özel Kesim yatırımları 'emek yoğun' üretim biçimleri yanında dış piyasada rekabete girebilecek niteliklerde mal üretememesi ve pazarlama gücü bakımından da yetersizliği yüzünden iç piyasaya yönelerek toplum kalkınmasına katkıda bulunmaya çalışır. Özellikle Kamu Kurumlarının (KİT) iktidarlarca birer 'çiftlik' olarak elde tutulmak istenmesi başbakan Necmettin Erbakan'ın 1977'de 'montaj sanayiinden kurtulmak' amacı ile uygulamaya koymaya çalıştığı Ağır Sanayi Hamlesi de ne yazık ki öncelikle yabancı piyasa zorlamaları ile kendisini izleyen iktidarların Batı yanlısı ekonomi politikaları yüzünden umulan etkileri sağlayamaz.
1979'da Süleyman Demirel'in ülkenin ekonomisinin ayağa kalkabilmesi için Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirdiği Turgut Özal'a hazırlattığı ve 24 Ocak Kararları olarak anılan bazı 'istikrar tedbirleri' iç ve dış pazarlar dönük pek çok yeni tedbirler içermesine rağmen 1983 sorunda iktidara gelen Başbakan Turgut Özallı yıllar boyunca ülkeyi Batı pazarı olmaktan kurtaramaz.
24 Ocak 1980 Kararlarının uygulanmaya başlanması ile ülkenin refaha ulaşması için pek çok alt apı çalışmasına ve yaygın bir yatırım yoğunluğuna rağmen ancak yolların yenilenmesi ve GAP'ın ayağa kalkarak enerji kaynaklarının yeterli duruma getirilmesi sağlanabilmiştir.
1960'lardan sonra Türk ekonomisini içinden kemirmeye başlayan kaçakçılık ve karaborsayı önleyeceğiz diyerek 'lüks malları da yabancı sigaraları da okul kalemlerini de ithal ettirmeye' başlayan Makine Mühendisi Hazine Müsteşarı Prof. Dr. PAKDEMİR'li neler yaşandığını tek tek yazmalı ya da yazdırmalı ki kokuşmanın nasıl başladığını iyice öğrenelim.
Özelleştirme Süreci de Ortadoğu paylaşım süreci de durulmuş değil.
Söz konusu 'değişim sarmalı' İslam Dininin bulandırılmasından yönetim biçimlerine, insan haklarından tek parti totalitarizmine, ABD'nin siyasi ve askeri dayatmalarından etnik uluslar inşa edilmesine kadar toplumları içinden kemirmeye başlamıştır.
Bu süreçte Türkiye'deki 'terör', 'particilik', 'ticari vurgun', 'rantiyecilik', 'kadrolaşma', 'bireysel özgürlüklerin arttırılması', 'ötekileştirme', 'yabancılaşma', 'soysuzlaşma', 'faiz ekonomisi', 'bireysel silahlanma', 'orduların silahlanması', 'kişiliksizleşme', 'boşanmaların artması', 'aile içi şiddetin tırmanması', 'cemaatleşme', 'konfor düşkünlüğü', 'Batı istihbaratı ile plan kurma', Batı teknolojisine teslimiyet', 'askeri darbe korkusu', 'emek sömürüsü', 'taşeronluk', 'esnafların kepenlerinin kapanması', 'icraların çoğalması', 'GDO'laşma', 'işsizlik', 'suçların çoğalması', 'emekli aylıklarının yetmemesi', 'İslami fobi' ile 'Ilımlı İslam' türü gelişmeler toplumu geren başlıca olgular değil midir? Yaşanılan bunca sorunlar ile çatışmacı siyasi ve ticari gerginlikler Batı'nın öncelikle petrol, su ve maden kaynakları üzerinde egemenlik kurmak istemesi her İslam toplumunu olduğu kadar Batı'nın yanında duran ve Rusya ile Çin'in yanında duran komşu İslam toplumları da birbirlerine karşı bilemeye başlamıştır.
Ulaşılan 'şiddet yanlılığı' ile 'tüketim eğilimlerinin yükselmesi' Özallı yıllarda başlayan aile yapısındaki çatırdamalar bugün en yüksek düzeye ulaşmış bulunuyor. Sorunların içerisine AB ile uyum sağlamak uğruna girilen teslimiyetle birlikte kişiliklerin ilk oluşum alanı olan aile ile çatışmaya başlayan yozlaştırıldıkça yozlaştırılan ezberci eğitim süreçleri; içerisinde İslami ve ulusal değerlerimizi de saklayan geleneksel yapımızı ayrıştırmaya başlamıştır.
İçinde bulunduğumuz süreçte AKP iktidarları ülke içi terör, toplum kalkınması, eğitim kalitesinin yükseltilmesi, teknoloji üretimin arttırılması yanında Milli Birlik ve Kardeşlik eğilimlerinin güçlendirilmesi yerine Komşularla Sıfır Siyaset, Kürt Açılımı ve ABD'nin Ortadoğu tasarılarına bel bağlamış olduğundan başta Türk aile yapısı olmak üzere dışa bağımlı sanayileşme ve ticaret, bana göre umulan düzeyde bir başarı elde edememiştir. Yine de her şeye rağmen tarımda ve sanayideki bazı üretimler yanında konut üretimi ile Dış Müteahhitlik hizmetlerinin çabaları ile belirgin bir başarıya ulaşılmıştır. Ancak Türkiye'nin yeri umalanın çok gerisinde kalmıştır, demekten de kendimi alamıyorum.
http://blog.milliyet.com.tr/ozal-la-ciktim-yola/Blog/?BlogNo=411375
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder