14 Eylül 2011 Çarşamba

Türkiye kime öykünüyor?

Türkiye kime öykünüyor?

Selimiye Camii (Başmimar Mimar Sinan'ın ustalık çağı eseri. Yapımı:1568-1574) Edirne


I.

Türkiye gündemi hiç durulmuyor.

İçerideki gündemler bitmeden dışarıdaki gelişmelere kapılıyoruz.

Onların içinde de kendimizi buluyoruz gece gündüz.

Din, tarih, coğrafya, diplomasi, yalan dolan ile bezeli o çıkar ilişkileri alıp götürüyor bizi.

İçeride kaynadığı gibi dışarıda da kaynıyor kazanlar.

Canlar uçuyor, ruhlar burkuluyor; ezilenler eziliyor.

‘’Bizden başkası cehennemdir’’ diyenler çoğalıyor artık.

Sırça kümesler içinde yaşayanlar en umulmadık güdümlü düşler peşinde tepiniyor. Aday adaylarını seçmenlerin seçemediği kör topal bir demokrasi oyunu içinde oyalanıyoruz. Kimi adaylar iyi niyetli kimileri ise neşeli mangır ya da dokunulmazlık peşindedir. Neden artıp duruyor israf? Neden kapatılmıyor silah fabrikaları? Neden artıyor suçlar?

Her şeyin özelleştirildiği bu çağda nasıl olur da birlik olunur? Dünyanın en güçlü ilk on altıncı ülkesinde işsizlik için neden gerekli yatırımlar yapılamıyor?

Bize ne oldu ya da bizi kim aptal yerine koyuyor?

''Kapalı kapılar ardında!! yakıştırmasından sonra ''uzaktan kumandalı'' nitelikli oluşumlar birbirini kovalıyor.

Türkiye nereye götürülmek isteniyor ya da niçin bir çok sarmalın içine çekilmeye çalışılıyor son yıllarda?

II.

Az kanlı ayaklanmaların peşinden savaş tamtamları eklendi gündemimize. Japonya acısı yerleşim sorunları ile nükleer enerji açmazlarını da dayattı anlayanlara. İnatçı, çalışkan ve yenilikçi Batı’nın haçlı ruhu dinecek gibi değil. Biz neden Hitler, Stalin özentili liderler çıkartıyoruz aramızdan: Yeter artık Kral Faruk türünün esintileri ile firavun özentili totaliterlerden çektiklerimiz.

Bize yeni Selâhattin Eyyubîler ile Kılıç Aslanlar gerekiyor. Ya Fatih Sultan gibi ya da Yavuz Sultan gibi fetihlere kalkışmak geliyor içimden. Balkanlar, Ortadoğu ve Afrika yine huzursuz. Ne Ertuğrul Bey ne Murat Han ne de Yıldırım Bayezit var görünürde. Oruç Reis de Barbaros da yok artık. Dünyayı keşfe çıkan Pirî Reis ile Seydi Ali Reis’i nasıl unuturuz?

Meşrutiyetin de diktatörlüğün de demokrasinin de tadını alamadık hiç. Eflatun’un istediği gibi hiçbir feylozofu da siyasete atayamadık. Ortalık bazen toz duman, bazen ala bula, bazen terör, bazen da kan, barut ve çıkar kokuyor. Farablı dedemin Erdemler Kenti de kurulamayınca dünden beri sancılarımız dinmiyor hiç.

III.

Silahlı siyaset (SS) dayatmaları meyvelerini veriyor: Kimileri ‘’sivil itaatsizlik’’ başlatmış. Türkçe olmadan Kürtçe dünyayı ne kadar açıklayabilir, bilen var mı? Birileri bilmeli ki: Herkes anadilini evinde anasından öğrenir. Her devletin dili de tektir. O dil on binlerce Türkçe kelime içeriyor, bazı kelimeler eğilip bükülüyor ise ne olacak? O dil ya da ağızlar Farsça sayıları yedeğine alarak bilim yolunda nereye kadar dayanabilir?

Beş bin yıllık Türkçe bile Batı dilleri karşısında yamulurken Kürtçe ne yapacak şaşarım. Bu konuda arkeologlar, tarihçiler, dil bilimciler, anlam bilimciler yok ortalıkta. Varsa yoksa o bildik sekiz on gazeteci her şeyi eğip bükerek söyleyince iş bitiyor. Aba altından sopa gösterir gibi konuşulunca ya da tokat atılınca sineye çekiliyor her şey. Meydan da sinsi silahlı eylemden güç aldığını söyleyen kimi saldırganlara kalıyor.

Onlar da şımardıkça şımarıyor: Türkiye’yi yakmak isteyenler etnik bölücülükte ısrarlı. Şimdi de Kahire’deki Tahrir Meydanı’ndaki eylemlere özenerek Diyarbakır’a toplaşmışlar. Görelim mevlam neyler.

IV.

Kimilerine anlatmalı ha bre: Birlikten kuvvet doğar, kurda kuşa yem olmayın, diye.

Kimilerine söylemeli: Dilin de dinin de yüzün de farklı olabilir, sen de insansın, diye.

Kimileri de konuşmalı: İkiyüzlülüğü bırakın, kanunlar önünde eşitlik varsa hepimizedir, diye.

Birilerine fısıldamalı: Her farklılık ‘’yeni bir millet inşası’’ gerektirmez, aklını zorlama, diye.

Durmadan söylemeli: Batı yine şaha kalktı, Batı’nın ekmeğine yağ sürmeyelim, diye.

V.

Türkiye değişiyor: Batılı güçlerin de dayatmaları ile iki yüz elli yıldır ha bre değişiyoruz.

Yemiyor içmiyor binbir çetit mal ile dolduruyoruz evlerimizi.

Ya kim kime dumduma ya da kimi yer kimi bakar durumundayız.

İçten ve dıştan çalışılarak batırıldı Osmanlı Devletimiz; bunu unutamayız.

Uzun ömürlü siyasetler boynumuzu bükmüş yıllarca: Kanuni ile başlamış çöküşümüz.

Şahlı İran’ın peşinden Saddamlı Irak, Mübarekli Mısır, Kaddafili Libya herkese ders olsun.

Oturdukları yerden inmiyorlardı: Mal bulmuş harami gibiydiler.

Benden olan iyidir, eteğimi öpen köleleri severim; herkesi yönetir, diğerlerini asarım dediler.

Oysa kazın ayağı öyle değil; her şeyin bir sonu varmış.

Sabrın sonu bir yerlere gelip dayandığında tek tek kaçıp gitmek gerekiyormuş, değil mi?

VI.

İngiltere, Fransa, İtalya ile ABD pek değişmiyor. Oralarda da hayat güllük gülistanlık değil.

Kurtla kuzu, ak ile kara, iyi ile kötü, güzel ile çirkin, inananlar ile inançsızlar yan yana.

Herkes istediği dili konuşuyor; gerekir ise tercüman bulunuyor. Gelişmiş ülkelerin dilleri t e k. Çünkü bürokrasi böyle istiyor. Çünkü Çin Devleti’ne adını veren Çin şöyle buyurmuş: Yakın öteki dillerin kitaplarını.

Devlet kuranlar da biliyor ki devlet dili tek olur.

Bilelim ki yanlışlığı da nabza göre şerbet vermeyi de çetrefil işleri de sevmez bürokrasi.

Dileyen kafasına göre öğrenir, konuşur, yazar, nutuk atar, kime ne.

Resmiyet için ikinci bir dil istemek saf dil olmaktan ya da dil ağız nedir bilmemekten olur.

Sinsice tuzaklar kurarak aramızdan can alma çabasındakilerin istekleri boz bulanık.

Ana dilde resmi eğitim dâhil dayatmaların ardı arkası kesilmiyor.

Her türlü isteğe boyun eğelim diye de yıllardır silahlı terör estiriliyor öyle değil mi? Kimileri istiyor diye yamulmak olmaz.

VII.

Kimilerinin kasetli siyaset, diye dayatmaya başladığı ‘’belden aşağı’’ kimi sırların görüntüleri CHP ile MHP’de sarsıntılara yol açtı. Beklenen amaç da bu olsa gerekiyordu. Olanlar oldu, bilindiği gibi. Yakında neler neler açığa çıkacak; yine duyacak ve göreceğiz. Polis devletleri bu tür işlemleri artırarak sürdürürler; iktidarları ellerinden gidecek, diye. Tek korkuları budur.

SSCB ile uydu devletcikler de bunu yaşadı yıllarca. Cemal Abdülnasır da yaşamış. İskenderiye’de ölüm yatağında Hasan El Heykel’e fısıltı ile:

- Sus. Amerika bizi dinliyor, demiş yapımına izin verdiği TV yayın kulesini göstererek.

Türkiye de bu tür sancıları çekiyor yıllardan beri.

1990’larda da Türkiye çapında dinlenenlerin uzunca bir listesi yayınlanmıştı. İçinde benim adım da vardı. Hey gidi günler!

VIII.

Türkiye bir yol ayrımına geldi bunu kimse inkâr edemez. Gerekli neşterlerin vurulmasını bekleyen biriken sorunlarımız var. İçten içe depreşen toplumsal, kültürel, siyasi ve hukuki içerikli depreşmeler yaşadığımızı görmemek, tek kelime ile vurdumduymazlık olur. O siyaset de yaklaşık otuz yıldan bu yana maddi manevi herkesi kemiren terörü yenemedi. Demokrasi ne gerektiği gibi anlatılabildi ne de gerektiği gibi uygulandı bu ülkede. Bulanık suda balık avlamak isteyenler çoğaldıkça çoğalıyor: Devletin malı da denizmiş! Günden güne yaygınlaşan kişisel mutsuzluklar yanında yer yer kitlesel başkaldırılara kalkışılmakta oluşu yalnızca ne ‘’etnik milliyetçilik’’ ne de birilerinin ‘’talimatlar’’ vermesi ile açıklanabilir.

IX.

1950’lerdeki gelişmelerin 1970’lerdeki çözüm arayışlarına dönüşmesi gibi bugün de yine içinde hak hukuk, mülkiyet ve milli gelirden (artı üründen) yeteri kadar pay almak istekleri vardır. Anlaşılan sırça kümeslerinde oturanlar büyük kitlelerin içinde devinmekte oldukları acıları da değişim sancılarını da görmezden gelerek; her şeyi küresel iştiha sahipleri ile birlikte üleşerek yollarına devam etmek istemektedirler. Bu oluşuma kısaca değinmek gerekir ise aşağıdaki gerçekleri de sorgulamamız gerektiği ortaya çıkacaktır.

X.

İçinde bulunduğumuz süreçte çağlar boyunca ülkemize gelmiş olan kimi milletleri ve birçoğu beylik kurmuş olan bazı oymakların içimizdeki varlıklarını nasıl inkâr edebiliriz? Bilindiği gibi ‘’kan batmaz’’ yakıştırmamız yanında ‘’yetmiş iki milletten’’ meydana geldiğimizi anlatan veciz sözlerimiz, giderek unutturulmaya ve tek tek ayrıştırılmaya çalışılıyoruz. Ülkemizdeki aşiretler (oymaklar) gerçeği bugünkü kentleşme sürecine rağmen varlığını korumakta belirli bir bilinç oluşturmaktadır mensupları arasında. Tarihin karmaşık örgüleri içinden gelen değişik örgütlenme, duyuş, davranış, dil, gelenek ve töre içinde yoğrulan bu topluluklar bugün yer yer yaylak kışlak geleneğini de yaşamaktadırlar. Onların kimi gelenek, görenek, dil, giyim kuşam, halay çekme biçimleri Hazar Denizi çevresindeki topluluklarda da benzer biçimlerde varlığını korumaktadır. Bu benzerlikler yer yer Akabe Körfezi’ne kadar uzanmaktadır gözlemlerime göre.

XI.

Atalarımızın Diyar-ı Rum dedikleri ve giderek TÜRKİYE olarak adlandırılan cennet ülkemiz nice kültürlerin doğup battığı bir yarım ada. Çağlar boyunca ülkemiz bağlamında var olan Pers (Fars), Makedon-Grek (Büyük İskender), Karduk, Hazar, Salur, Mengücüklü, Germiyanlı, Döğer, Sandakoğulları-Sökmenli (Ahlatşahlar: Ahlat-Van), İlbeyli (Badıllı), Yınaloğulları (Diyarbakır), Delmeçoğulları (Bitlis), Toganarslan (Siirt-Erzen), Adıyamanlı, Artuklu (Mardin-Silvan-Hasankeyf-Harput), Hakkârili, İzollu (Ebul İz- İz oğulları), Karakeçili ile diğer oğuz boyları ile Mogol-İlhanlı-Akkoyunlu-Karakoyunlu bakiyeleri son yüzyıl içerisinde Batı güdümlü ‘’yeni bir millet inşası’’ uğruna, bir çırpıda unutturulmak isteniyor.

Yaşanılmış olan tarihi çağların içindeki toplulukların özellikleri nedeni ile ülkemizde yaygın olarak konuşulmakta olan Doğu Anadolu Osmanlıcası diye de adlandırılan Kırmançça’nın değişik ağızları yerine Kuzey Irak kökenli Soranice yayınlar egemenliğinde hızla birbirimizden ıraklaştırılıyoruz. Dil dayatmaları ile bir ülke bölünmez. Ancak dil üzerinden dayatılan ırk tartışmaları toplum huzurunu da birlik ve beraberliği de bozar. Kaldı ki Kürtçe’nin yanıbaşımızdaki Soranice kadar işlek bir dil olabilmesi için en az elli yıl beklemek gerek bence. Yaşadığımız süreçte Kürtleştirelim derken Iraklaştırılıyor bu yurdun çocukları.

Malazgirt Savaşı’ndan önce Bizans egemenliğinde yaşayan Ermeni yurttaşlarımızın çoğu; yayılmacı Ruslar ile diğer işbirlikçilerinin kışkırtmaları ile 1915 yılı içinde karşılıklı nice acılar içinde dağılıp gitti ise geri kalanlar içimizde yaşamıyor mu? Bu konularda yetkililer gerektiği gibi ya bilgilendirilmiyor ya da bile bile yanıltılarak bir oldu bitti ile yüzyüze bırakılmak isteniyorlar.

XII.

Marksist-Leninist-Stalinist silahlı eylemcilik son yıllarda demokratiklik yetmediği için olsa gerek; barış içerikli İslâm’ı da kullanarak etnik ırkçılık batağında yeni bir siyaset geliştirme çabasındadır. Başbakan Erdoğan’a göre ise bölücü ayrılıkçı örgüt başı Diyalektik Materyalizm ya da halklara özgürlük maskesi altında İran kökenli Zerdüştlük ile yola çıkmış anlaşılan.

Bir ay kadar önce Siirt’te birlik ve beraberlik vurguları yapan Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN:

- “Kürtlerin dini Zerdüştlüktür diyor. Kim diyor İmralı diyor ve onun izinde olanlar. Şimdi Cuma namazını kılıyorlar. Cuma'ya gitmiyorlar, devletin imamı arkasında durmuyorlar. Bir yerde durup kadın erkek karışık namaza duruyorlar. Bunun bir adabı var. Cuma cem demektir. Bir araya gelmektir. Bunlar birlik ve beraberliği bozmak için bu yola başvuruyorlar." demiş. Umulur ki sayın Başbakan gizli nice bilgileri ve belgeleri de açıklayacaktır.

XIII.

Kavram kargaşası kadar değer kargaşası da yaşamakta olduğumuz çok açık. Düşünce alanlarımıza dört bir yandan çomak sokulduğu ortada. Şaşkına çevrilmek istediğimiz belli. Kimlerin, hangi araçları kullanarak bulanık suda balık avlamakta olduğunu, sanırım bilmeyenimiz yoktur. Yakın bir gelecekte Selçuklular içinde yaşanmış olduğu gibi çağdaş yorumlu bir Baba İshak kalkışması (1240) olursa şaşırmayalım.

SSCB'de Gorbaçov’un açtığı Glastnost(açıklık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma) yolundan yürümek isteyenler ile hiç açık vermeden demokratik sıfatı altında silahlı eylemlere dayanarak eşgüdümlü bir siyaset kurmaya çalışanların nasıl bir ayrılıkçılık sergilediklerini anlamak için santranç ustası olmaya gerek yok. Durum ortada. Belli ki bir aceleleri var.

Bana göre kamuoyu nazarında battıkça batıyorlar. Anlaşılan o ki bir fili tanımaya çalışan kimi görme engelliler gibi yol alınıyor siyasette. İşte böylesi bir geçmiş içinde yeşertilmek istenen ‘’ayrımcılık’’ sürecinde ortaya çıkan güdümlü yedek silahları ‘’sivil itaatsizlik’’ olan demokratik siyaset (!) bakalım nasıl gelişecek. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ‘‘dâhili ve harici’’ etkiler göz ardı olunamaz. 1980’lerden bu yana başta petrol olmak üzere yeraltı zenginlikleri ve su kaynakları bakımından Ortadoğu’da yeni haritaların çizilmek istendiği bir süreçte Hükümet’e de kendinden menkul kimi Sivil Toplum Kuruluşlarına da büyük görevler düşüyor. Seçimlerden sonra TBMM ne gibi gelişmelere sahne olacak, ibretle göreceğiz ALLAH(c.c.) kısmet eder ise.

XIV.

Türkiye daha adil daha demokratik olsun diye çalışılıyor bu açık. Bu konuda özellikle Batı’nın dayatmalarda bulunduğunu biliyoruz. Bu dayatmaların sınırı nedir, bilemiyoruz. Osmanlı Devleti yaklaşık yüz yıl boyunca Batı’nın dayatmaları altında inledi ve çöktü. Adaletin egemenliği için yargının herkese açık olması gerek.

Dokunulmazlık zırhına büründürülenler ile siyaseten güçlülerin var olduğu bir ülkede adalet beklemek zor. Refah toplumu olabilmemiz için ayrımcılık yapılmadan daha çok çalışılmalı bu da belli. Sen kendini korumasını bilecek, gerekli her türlü tedbiri alacaksın, uyumayacaksın.

Örnek arıyorsan İngiltere, Almanya, Japonya ile ABD yetmez mi? Ne ki sinsi silahlı teröristlerin desteklediği siyasi eylemler dayatıldıkça midemiz bulanıyor. Değişim de bulanıyor; ortak olduğumuzu sandığımız pasta yine başkalarınca üleşiliyor. Kişilikler eriyor: Yalan dolan, yolsuzluk yanında suçlar da suçlular da artıyor dalga dalga. Hep birlikte değişelim ele güne karşı; onlar istiyor diye değil, biz istiyoruz diye değişelim. Bu değişim iyiye, doğruya, güzele doğru olsun.

XV.

Kimse kendisine yontmasın hep olageldiği gibi; artık yeter. Konuşarak, anlaşarak, uzlaşarak olsun; o kurnazlıklar içre dolu boşluklar olmasın. Kimilerinin dayattığı gibi ne terör silahı ile ne sille tokat ne de aba altından sopa ile olsun.

Sinsi sinsi yaklaşarak canlara kıyılarak olmasın değişim. Her türlü aykırı davranış için yasalar işletilsin, caydırıcılık yaygınlaşsın; müsamaha olmasın. Merhametten ne tür marazlar hâsıl oldu yaşadık, gördük; çok acılar çektik ve çekiyoruz.

‘‘Tahammül mülkünü yıktın, bre kâfir’’ dedik. Bir daha kötü, suçlu, acılı, sancılı, küskün günler yaşamayalım artık.

Değişim olursa bize göre olsun, ellere yabanlara göre değil.

Türkiye SSCB gibi ‘’açılıyor’’ ve SSCB gibi ‘’yeniden yapılanıyor’’ mu yapılanmıyor mu?

XVI.

İşte geldik içi çok belgeli tarih bilinci ile bir türlü doldurulamayan biz kimiz, sorusuna.

Oturup duranlar ile bir miras yedi gibi gezip tozanlara da silahlı siyaset yapanlara da bol keseden söz yarıştıranlara da ilk sorunumuz olan işsizliği unutarak onuncu sorunumuz olan anayasa değişikliğini dayatanlara soralım:

Siz kimsiniz?

Ankara 02 Haziran 2011

Hiç yorum yok: