21 Şubat 2010 Pazar

Dün ile bugün arasında köprü olmak ya da dil sorunumuz


Ömer Faruk Yılmaz
Yönetmen Gazeteci

 Dün ile bugün arasında köprü olmak

Dün ile bugün arasında köprü olmak

Sanırım sorun ''köprü olmak'' oluşumunda değil de ''köprünün özünden'' kaynaklanıyor.
Köprü nasıl olmalı; çekeceği yük üstüne atılabilecek değişik yükleri taşıyabilir mi?

Onca yükün köprüye kadar nasıl getirileceğinden de önce; niçin getirilmesi gerektiği de önceden konuşulmalı.
Bu yüzden dünden bugüne getirilecek olan ''dünden arta kalanlar''ın nasıl getirileceğinin ölçülüp biçilmesinden önce; niçin sorusunun çözümü gerekiyor. Her kişi ya da bilimdalı için değişik açıklamalar tartışılmış olsa da dün olduğu gibi bugün de ''geçmişin yükünün varlığına ve içeriğine yönelik niçin'' sorularının yeri geldiğince cevaplanması gerekiyor.

İşte bu gereklilikten sonra taşınılması gereken yük ile birlikte, bu yükün kimlerce taşınabileceği ve üzerinden geçilecek olan dağlar tepeler ile aradaki köprülerin de göz önünde bulundurulması sorunları ile yüz yüze kalıyoruz. Biliyoruz ki ulaşılacak hedef ya da hedefler için yolların geçebileceği pek çok alan gibi üzerinden geçilmesi gereken köprü ya da köprüler de yükün önemi kadar, gidilecek yere güven içinde varabilmek bakımından da önemli.

Bu süreçte ''tüccarlar'' ile ''haramiler'' arasında başlayan kovalamacanın pazar piyasasındaki;faiz, riba, ortaklık payı, senetleşmek, siyasi çatışmalar, hak hukuk içerikli mahkeme süreçleri yanında altın ve pertol ile birlikte dövizler açısından da ne kadar önemli olduğunu belirtelim.

Bu yüzden değişik içerikteki ''dün ile bugün arasında köprü olmak'' ne gibi özelliklerin bulunması gerekli kılıyor ise ona göre tavır almak zorundayız. Biliyoruz ki en az yelkenli kayıklar ve gemiler ile lk kez Sümerler'de kullanılan tekerlek kadar da köprüler de insanlık için çok önemli araçlardır.

Bir arkeolog ya da tarihçi olmadığım için az çok onların araştırma yöntemlerini bilebilsem de ''dünile bugün arasında köprü olabilmek'' bakımından sanırım; değişik açıklama ve yorumlama biçimleri olarak toplum bilimciler ile kitle iletişim araçlarında çalışanlara büyük sorumluluklar düşüyor.

Her bir çalışma alanının kendi görüşlerini yaymak ve savunmak hakları olsa da özellikle kamuoyuna yönelik olarak çalışan bu kesimlerin; dün ile bugün arasında birköprü olabilmek bakımından söz konusu alanların var olduğunu söylediği yüklerin içerikleri konusunda iyi bilgilenmeleri gerekiyor. Bu bakımdan bu bilgilendirilme ya da bilgi almak sorunu yeniden bir başka ''niçin'' sorusu ile yüzleşmemizi de gerekli kılıyor.

Kısaca bir toplum bilimci öncelikle suç ya da yaşanmış bir olay için neden ortaya çıkarak; dünde kalan bir olayı açıklamaya çalışmak zorundadır? Bu sorumluluğu neden ön görerek, yeni bir açıklama ya da yorumlama denemesine girişmeli? Bir kitle iletişim sorumlusu olarak bir yönetmen ya da bir ekip olarak bir kameraman ve kurgucu ileözellikle belirli bir olayın anlatım için ele geçirdikleri binlerce görüntüyü niçin; bize göre değil de kendilerine göre sunmak isterler? Aynı durum binlerce kelime ve birkaç fotoğraf ile çalışan bir gazeteci için de öyle değil midir?

Bu karmaşık ilişkiler ağı içerisinden ortaya çıkan ürünleri yalnızca ''kamuoyunun bilgisine sunmak'' isteği ile açıklamak yeterli görülse bile, yine de ''seçilen yük'' ile ''izlenen yollar'' ve''üzerinden geçilen köprü ya da köprüler'' bakımlarından sorgulanılmasını gerekli kılar. Çünkü bu gibi ürünlerin, çoğu zaman yeterli olmadığını, az çok tarafgir olduğunu, bazı kelime ve görüntü vurgularından dolayı belirli bir amaca yönelik olmak bakımından da eleştirilebildiğini biliyoruz.

Bu yüzden olsa gerek bazı deney birimlerinin, denetlenebilr olsun ya da olmasın; önlerine gelen haber, program, reklam, tanıtım ürünleri karşısındaki değişik tutumları nedeni ilebelirli bir hedef kitleye doğru yönlendirilerek, ulaşılmak istenen tüketim eğiliminin ya da siyasi eğilimin yükselmesi amaçlanmaktadır.

1990'lı yıllar ile birlikte içine girilen bu süreçte ülkemiz ; Avrupa özellikli toplum bilim ve kitle iletişim açılımları yerine ABD özellikleri giderek arttırılan bir sürece girmiş bulunuyor. Bu durum karşısında geniş halk kesimleri ''neye, neden, nasıl ve niçin'' inanması gerektiği konusunda pek çok çelişkiye ve dolayısıyla da değişik nitelikli bezginliklere ve teslimiyete düçar olmuştur.

İçine çekilen bu süreçte: Rüşvet, irtikap, riya, adam kayırma, liyakatsizlik, iki yüzlülük, dalkavukluk, isyan, yol kesme, aba altından sopa gösterme, namussuzluk, ihanet, haksız kazanç, zulüm, paraya tahvil edilen oy avcılığı, ihalelere fesat karıştırma, aile içi şiddet, ayrımcılığın körüklenmesi, uluslararası komisyon, yasa dışı örgütlenme, haksızlıklara göz yumma, ihtilaller, darbeler yok mudur?

Yine bu süreçte, geçmişten devralınmışçasına süregelen; engellenemeyen toprak ağalığı, uyuşturucu ticareti, doğal çevrenin yağmalanması, cinayet, baskın, terör, kayıt dışı kazanç, terör destekli etnik ırkçılığın yaygınlaştırılması, üretimdeki denetimsizlikler yanında çoğu mallardaki kalitesizlik, suçların artması, kimilerine peşkeş çekilen özelleştirme ile demokrasiye rağmen kardeşin kardeşe düşman kılınması ne zaman son bulacak?

Çin Seddi'nden bu yana uzanan yollar ile geçilen köprüler çevresindeki kültür ve uygarlık etkileriile birlikte Batı'ya karşı dünyanın en büyük sınavlarını vermekte olan Anadolu ve Trakya Türk Toplumu'nun bugün toplumsal, kültürel ve ekonomik içerikli bu tür vakıalara bağlı olarak içine düşmüş olduğu durumların açıklanabilmesi hiç de kolay olmasa gerekir.

Gelinen son aşamada hiç de iç açıcı görünmeyen bu tür durumlar için : Her milletin iyisi de var kötüsü de; beş parmağın beşi bir değil ki, diyerek basite indirgemek, bana göre Batıkarşısında uğradığımız top yekun yenilgiyi bir kez daha kabul etmektir.

Bu açıdan duruma göre birer yol ve köprü olmaları yönleri ile; arkeoloji, tarih, toplum bilim, hukuk, dil bilim ve yazılı basın kadar görsel ağırlıklı kitle iletişim araçlarının da yerli yerinde iredelenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda bir yönü ile araştırmaları yönlendiren YÖK yanında TRT Kurumu ile RTÜK'nun uygulamada ne kadar etkisiz olduğunun da ayrıca vurgulanmasına gerek var.

Bu uzun girişten sonra sanırım öncelikle 3 Kasım 1839 günü İstanbul'da bugünkü Gülhane Parkı'nda okunan Tanzimat Fermanı'ndan sonra sırası ile 16 Ağustos 1838 günlü Osmanlı İngiliz Ticaret Antlaşması ile Osmanlı Devleti'ni çökmekten ve parçalanmaktan kurtarmak için 28 Şubat 1856 günü ilan olunarak uygulamaya konulan Islahat Fermanı ile 30 Mart 1856 günü Paris'te Kırım Savaşı Zaferi aşkına Osmanlı Devleti ile İngiltere, Fransakarşısında yenik düşen Rusya'nın imzalamış olduğu Paris Antlaşması'nı artık çok geç olsa bile, yeniden irdelenmesi gerekiyor.

Ayrıca Osmanlı Devleti'ni küçülten, bütün cephelerde yenik düşmesine yol açan pek çok âmil yanında çoğu zaman; gerçekleri teslim etmemek adına (!), görmezlikten gelinen ve Ruslar ileBulgarlar'a karşı yenik düştüğümüz 93 Harbi sonunda 13 Temmuz 1878 günü imzalananBerlin Antlaşması ile bir anlamda bütün Balkan Yarımadası ile Kıbrıs Adası'nı usul usul terketmeye başlayacağımız toplumsal ve siyasi süreç de öncelikle; neden, nasıl ve niçin soruları çerçevesinde sorgulanması gereken diğer örnek alanlarımız olmak durumundadır.

Toplum bilim ve kitle iletişim araçları bakımında kıyısında köşesinden çok seyrek olarak değinilmiş olan ''belli başlı yükümüz'' bunlardır. Dünden alınması gereken dersler, bugünneden bu durumdayız, ne zaman adam oluruz, nereye gidiyoruz, Garplılaşmanın neresindeyiz, gibi beylik sorularımız yanında; son aşamada yeni bir ıslaht hareketi olarak niteleyebileceğimiz AB ile nereye kadar ve jeopolitik derinliğimiz ne ölçüde bizim denetimimizdedir, gibi sorularımız da yollarımızın üzerindeki işaret taşlarımız olsa gerekir.

Bu çerçevede diyebilirim ki dün ile bugün arasında köprü olmak, hiç de kolay değil. Sanırım bu yüzden olsa gerek bütün kesimler her işte olduğu gibi, yine işin kolayına kaçarak;dün olduğu gibi bugün de yetkilileri Batı karşısında yalnız bırakıyorlar.


Kadri KANPAK :
MİLLİYET BLOG Yazarı

19 uncu yüzyıl ve 21'inci yüzyıl arasındaki 20 inci yüzyıl tam bir zaman köprüsü; çünkü 19 uncu yüzyılla 21'inci yüzyılarasında nelerin benzer olduğunu veya ne kadar benzediğini incelemek Sosyologlar ve Antropologların uzmanlığında onların sınırına girmemek şartıyla şunu söyleyebilirim ki; zamanın akışını tam yaşayan tüm coğrafyalarda insanların dilinden başka özel veya geçmişe benzeyen bir şeyi kalmamış ve kitle iletişim araçları nedeniyle dünya ölçeğinde dil dışında kültürel bütünleşme sürecine girilmiştir ki; artık bir çok yerel dillerinde ölme sürecine girdiği bilinmektedir.

Aslında 19 uncu, 20 inci değişimden hareketle 21 inci yüzyılın nelere gebe olduğu konusunda toplum bilimcilerce bir konsültasyon özeti sunulsa ve her millet, her devlet ve her aile reisi ona göre vizyon oluşturmasına büyük katkı sağlar. Emek ürünü enine boyuna bloglarınız için sizi kutluyorum, Saygılar. 20.02.2010 21:05:06

Ömer F. YILMAZ:

Kadri Bey karşılıklı anlaşmanın en gizemli yolu DİL olduğu için değişim sürecimizde bir İMPARATORLUK DİLİ olarak gelişen OSMANLICA'nın özünü oluşturan TÜRKÇEMİZ ile birlikte varlığımızı devam ettiriyoruz. Gerçekte engin bilgilerinize dayalı olarak yazdığınız gibi yerek olsun yada olmasın bazı DİLLER ile DİLİMSİ bazı oluşumlar yok olmaya mahkumdur.

Karşılıklı etkileşim sağlayan en önemli KÖPRÜLER'den biri olması bakımından yazımdaki yaklaşımlardan çekip çıkartmış olduğunuz DİL de pek çok yönü ile üzerinde tartışılması gereken konulardan birsidir. Ne ki biz her şeyi hazır bulmaya aşılık olduğumuzdan maddi ve manevi olarak çevremiz ve beynimizi kuşatmış olan gerçekliklerden kopuk olarak yaşamayı seviyoruz.

Mesleğim gereğince incelemek zorunda olduğum bu alanlara giren dil bilim ve anlam bilim çerçevesinde bakıldığında Yerel Ağızlar ile değişik etnisitelerin dar yada geniş alanalrda konuşageldikleri diller yada dilimsi ifade biçimleri; bazı KÜLTÜR ve UYGARLIK DİLLERİ'nin eryip gitmek durumunda kalmış oldukları gibi;acı da olsa,giderek etkilerini yitireceklerdir.

WİKİPEDİA'nın ÖLÜ DİL açıklamasına bakıverelim bir :
''Bir dili, anadili olarak konuşan kitle ikinci bir dil öğrenir, ikinci dili anadilinden daha geçerli yada önemli bir dil olarak görmeye başlarsa,zaman içinde birinci dil (anadili) gücünü ve işlevini yitirmeye ve konuşulmamaya başlanır,sonunda da konuşulmaz olur...Anadilini yitiren ana (büyük) kitle, kendinden ayrı ya da ana kitleden kopuk olarak başka yerlerde ve izole biçimde henüz anadilini konuşmakta olan küçük kalıntı gruplarını da, temas kurması halinde olumsuz anlamda etkileyebilir, o küçük yerlerde de anadilinin bırakması sürecini hızlandırabilir.''

Yaşadığımız topraklarda varlıklarını konuşularak ve kayalara yazılarak ispat etmiş olan: HİTİTÇE, URARTUCA ,ASURCA, FRİGCE, GALATÇA, LUVİCE, KAŞKACA ile HAYASÇA ne oldu? Benzer durumlar : URAL - ALTAY dil topluluğu içinde yer alan TÜRKÇE için de söz konusu. Bu açıdan bakıldığında ÇİN SEDDİ'nden buraya doğru: ÇUVAŞÇA, ÇAĞATAYCA, HAZARCA, İSKİTÇE, AVARCA, PEÇENEKÇE, HUNCA ne oldu? Ayrıca değişen çağlar boyunca bugün özellikle, bize yakınlıkları yönünden, hiç bir zaman kopamayacağımız KAFKASYA ile BALKANLAR'daki DİLLER, LEHÇELER ile AĞIZLAR da önce TÜRKÇE'nin sonra da sırası ile RUSÇA, BULGARCA, GÜRCÜCE, ROMENCE, SIRPÇA, GREKÇE ile MAKEDONCA'nın etkisi altında değiller mi?

Kökleri ne kadar eskilere dayanır ise dayansın bazı DİLLLERİN AĞIZ yada LEHÇE olarak var olan uzantıları;daha önceUYGARLIK YOLU'na çıkmış ve kendi SÖZ VARLIĞI'nı zenginleştirmiş ve işlenmiş DİL karşısında yavaş yavaş eriyecektir. Ölmüş gitmiş devletler, milletler olduğu gibi ÖLÜ DİLLER de insanlığın kaderinde var.

Çok öğündüğümüz TÜRKÇE bile dün Arapça ile FARSÇA'nın değişik etkilerini taşırken; bugün FRANSIZCA ile İNGİLİZCE'nin kelime dağarcığından kendisini kurtaramamaktadır.Sanal ortamda bu konuda pek çok açıklama var. Bir de bir dilin özündeki yapılanma biçiminden dolayı da gelişmelere açık olması gibi bazı özelliklerinin varlığı da o dili diğer diller karşısında daha dirençli kılıyor.

Prof. Negroponte : Geleceğin bilgisayar dili TÜRKÇE'dir, demişti (Being Digital 1993?). Çünkü TÜRKÇE'in SÖZ VARLIĞI'nın %95'ten çoğu eğilip bükülmeden konuşulduğu ve yazıldığı için diğer dillere göre tartışmasız bir üstünlük taşıyor. Öğrendiğime göre TÜRKÇE bilgisayar ortamına en az 15bin kadar kelime ile egemen olmuş durumdadır. Bu da dilimizin gücünü göstermesi bakımından önemli. Gelişen çağ karşısında ESPARANTOCA'nın gelişemediğini hepimiz biliyoruz.

Ayrıca bir dil eğer KENT HAYATINI, matematiği, geometriyi ve felsefeyi yeterince kuşatamaz ise baştan ölmüş diğer diller karşısında direnememiş demektir. Bu varlık yokluk savaşı o dili savunanların güçsüzlüğünden, dirençsizliğinden çok o dilin kendi ÖZ YAPISI ile SÖZ VARLIĞI yanında karşılıklı etkileşim ile varlığını yükseklere çıkartabilme konusundaki kelime türetmeleri de kapsayan iç yapısının sağlamlığı ile ilgilidir. Kaçınılmaz olarak bazı ödünç kelimelere rağmen TÜRKÇE'nin söz diziminde ve dağarcığında bu güç var.

**
EK
Konfüçyüs'e bir gün sormuşlar:

"Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?"
Büyük filozof, şöyle cevap verdi:
"Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Şöyle ki: Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir!"

http://www.fikracenneti.com/diger/konfucyus-ve-dil/aZZ1001QQidZZ12161QQsZZf29b.htm
http://www.edebiyatogretmeni.net/forum/eski_caglarda_dil_ve_edebiyat/konfucyusa_sordular-t12234.0.html



Hiç yorum yok: