SİNOP topraklarında günün birinde ok yağmurları altında, kıran kırana kılıçlı kalkanlı vuruşmalar olabilecek diye beklenirken, o gün tan ağarırken liman kapısı önünde iki Sinoplu savaşçı öldürülmüş, onlarca Sinop'lu savaşçı da saldırıya geçecekken bir anda, elleri kolları bağlanarak birer çuval gibi oldukları yere bırakılmışlardı.
Tan sökmeden kıyıya çıkan Amasyalı balıkçılar ile karşı iki köyden binde bir alışverişe gelen Çepni kökenli köylüler,hiç yoktan bir anda liman kapısı çevresinde birbirlerine girmişlerdi.Öldürülen iki genç Sinoplu savaşçı da kendir ipi ile sarılmak istenirken,direndikleri için kendi kılıçları ile öldürülmüş olmalıydılar.
Kendir ipi satmaya geldikleri sanılan bu köylü kılıklı yaklaşık yüz kadar saldırgandan pek çoğu da yaralı olarak kaçmıştı. Çepni oldukları söylense de Selçuk savaşçıları olabilirdi bunlar.
Kentin Milet Kapısı önünde de görülmüş olan elli kadar kadınlı erkekli Çepni ise hiç bir şey olmamış gibi günlük alışverişleri için gelmişler, şu anda Sinop'ta bulunuyorlardı. Kargaşadaki görgü tanıklarından Amasyalı Latin balıkçı,bu saldırganların amaçlarının kimseyi öldürmek değil, herkesi korkutmak,yıldırmak olduğunu söylemişti.Onlardan hiç kimsenin elinde bir kılıç bile görmemişti.
Amasyalı Yakut balıkçıya göre de liman kapısına topluca gelen Çepniler bunu yaparken o kısacık boyları ile her bir savaşçının üstüne ikişer ikişer saldırmışlar,bir anda şaşırmış olan genç savaşçılar bellerindeki kılıçlarını bile çekememişlerdi.
Diğer tanıklara göre de Sinoplu savaşçılar erkenden kıyıda beliren bu köylülerin önlerine gelene çarptıklarını,amaçlarının ip satmak olmadığını sezmiş olsalar da soru sormaya kalkışmaları ile birlikte saldırıya uğramışlardı. Yaklaşık otuz kadar saldırgan omuzlarında taşıdıkları ince kendir ipi ile önlerine gelen Sinoplu savaşçıları, ip taşımayan diğer arkadaşının da yardımı ile bir anda ellerinden ayaklarından bağlayıvermişlerdi.
Yaralı bir savaşçı, gök gözlü ufak tefek bu Çepniler'in dik dik bakışlarını, kararlı adımlarla gelişlerini hiç de iyiye yormamış: Durun bakalım der demez de neye uğradığını anlayamamış, bir anda ağzına dolanan bezden dolayı da sesini çıkramamıştı!
Diğer genç savaşçılar da utançlarından olsa gerek yüksek sesle bağıramamış, bir yılan gibi saldıran bu çevik köylüleri durdurabileceklerini sanarlarken birdenbire yerde bulmuşlardı kendilerini. Kendir iplerinin bu kadar etkili olabileceğini hiç bir Sinoplu ne görmüş ne de duymuştu o güne kadar. Savaşçılar hergün biledikleri, büyüklü küçüklü o keskin kılıçlarını da bu gelenlere bir türlü saplayamamışlardı. Halk bu işin arkasından kim bilir daha neler olabilecek diye bir korkuya kapılmıştı.
Geç de olsa kaçan köylülerin peşine düşmüş olan Sinoplu atlı savaşçılar elleri boş dönmüşler; saldıganlar bir anda yer yarılmış, yerin içine girmişlerdi!
Cenevizli bir subaya göre denizde Selçuklu bayrakları taşıyan oniki küçük yelkenli demir atmış duruyor, iki Ceneviz gemisi yükleniyor, üçü de sıra bekliyordu.
Tales KOMMENOS tepedeki küçük sarayının kenti gözetleme yerinde genç subaylarca kendisine verilen bu bilgileri ayak üstü dinlerken ürkekliğini de gizlemiyordu. Umulmadık bir durum karşısında nasıl davranılması gerekiyorsa öyle davranıyordu. Kiliselerden aralıklı olarak birbirine karışan çan sesleri geliyordu.
Tales KOMMENOS karşısında dev bir kütle olarak yükselen Balat Kilisesi çevresinde koşuşturan kalabalığı da limandaki yelkenlileri de o an gördü. Az irkildi. Yakınındaki savaşçılar büyük bir saygı ile onun göğsüne zırh takılmasına, kılıcını kuşanmasına yardım ettiler. Kılıcının süslü parlak kabzasına avuç içi ile bastırırken,söz söyleme gereğini duyarak subaylara:
- Gece de geç yatmıştım...Var olun arkadaşlar. Gidelim! dedi.
Az ilerideki taş kapının önünde bekleşerek onları dinleyen bir kaç kadından biri birden karar vermiş gibi neredeyse koşarak Tales'in önünde durdu:
- Seni de Aleksis'i de bugünler için yetiştirdim! Korkma! Bunlar Trapezus'lu da olsa Selçuki de olsa ne gerekiyorsa yapacaksın! Barış iyidir fakat savaştan da kaçamazsın oğlum! O av düşkünü ağabeyini de buldur, çabuk gelsin! Kurtarıcı İsa yardımımıza gelecek, yaralıları da iyileştirecektir. Ben de peşinizden geliyorum. Koşun! Yolunuz açık olsun!.
Tales KOMMENOS ile birlikte sekiz atlı sarı, mor, koyu yeşil giyisleri içerisinde uçarcasına kente doğru inmeye başladılar. Atların nal seslerini Milet Kapısı önünde birikmiş olan halkın alkışları bastırdı .Topluluk hep bir ağızdan:
- Tales!Tales!Tales! diyordu.
Çevredeki savaşçılar da kılıçlarını, kalkanlarını, mızraklarını indirip kaldırarak bu coşkulu sese katılıyorlar; yaklaşan savaş için korkmadıklarını göstermek istiyorlardı. Tales KOMMENOS ile arkadaşları atlarından inerek, koşaradım basamakları çıkmaya başladılar.
Saldırı karşısında halk bütünleşmiş, yapılması gerekenler için herşeyi göze almış olarak koşaradım basamakları çıkanların peşinden hep birlikte:
- Tales! Tales! Tales diye sevinçle bağırıyorlardı.
Tales KOMMENOS yanındaki komutanları ile Milet Kapısı'nın en yüksek yerinden; karadan denize, denizden karaya doğru bakındılar: Limanın açıklarındaki yelkenli taka sayısı bir önceki güne göre gerçekten çok artmış,buraya ilk olarak küçük bir donanma demir atmıştı.
Limanda iki Ceneviz yelkenlisi yük alıyor, diğer üçü de onları koruyormuş gibi yanıbaşlarında duruyordu. Kurutulmuş balık dolu sepetler yanında kuru incir, kuru üzüm çuvalları, zeytin seleleri ile buğday çuvalları taşınıyordu gemilere.
Büyüklü küçüklü Selçuklu yelkenlilerinin uzun direklerindeki gök mavisi bayraklara karşılık, Ceneviz yük gemilerinin direklerinde kırmızı haçlı, ak bayraklar dalgalanıyordu. İri yarı bir kölenin sırtında taşıdığı içi dolu bir çuvalının elinden kayarak yere düşmesi ile birlikte yarılmasının peşinden, yerdeki ıslak taşlar kan kırmızısına dönüşüvermiş, köle de kızmış üzülmüştü bu işe. Çevreyi kollayan Cenovalı iki subay bu durum karşısında sinirlenmiş, yüzleri gerilmişti. Olay yeri birden karışmış, yerdeki Sinopik tozu çevredekilerce kapış kapış toplanmaya başlanmıştı. Cenovalı subayların o yöne doğru yürümeye başlaması ile birlikte köle yalnız kalmıştı. Ona dostça yaklaştılar, konuşmadan yerdeki tozu titizlikle avuçları ile toplamasına bakmaya koyuldular.
Agora'da hiç birşey olmamış gibi günlük işler yeniden başlamış, her gün olduğu gibi çıraklar işe koyulmuşlardı bile. Demircilerin bol dumanlı kömürleri yanıyor, küçük derenin içinde yünler yıkanıyor, deriler ıslatılmak için tek tek suya atılıyordu. Yüzü asık olanlar yanında, durmadan konuşanlar, yeri geldiğinde yüksek sesle kahkahayı patlatanlar da vardı.
Bu sırada Milet Kapısı'nın üstündeki gözetleme yerinde kararsız genç subaylar konuşmak istemiyor Tales KOMMENOS'un kısa adımlar atarak yürüyüşünü,çevreye bakışını izliyorlardı. Ne olabilirdi? Ne yapılabilirdi şimdi?Yıllardan beri barış içinde yaşıyorlardı. Bir alacak verecek konusu bile olsa bilgisi olurdu subayların. Kaç kuşaktır, önemsiz bir kaç kavga dışında kardeşçe yaşıyordu herkes.
Kurtarıcı İsa için Balat Kilisesi'ndeki gençlerin söylemeye başladığı ilahi yürekleri dağlıyor, sonbaharın damgasını vurmaya başladığı avluda iki tabutun başında bulunan bir kaç kadın ise gözyaşlarını tutamıyordu.
Aşağıdan yukarıya doğru bakan yaklaşık yirmi kişinin gür sesle Tales! Tales! Tales diye haykırışları korkuyu da umudu da göklere yolluyordu.
İçinden ince ince dumanların yükselmaya başladığı Agora; demirciler ile kalkancılar dışında yediden yetmişe herkesin koşuşturduğu, işlerin bırakılmış olduğu bir alandı şimdi. Kalabalıklar yukarı kentten de agoradan da Kilise'ye doğru yokuş yukarı akıyordu yavaş yavaş.
Güneş bir mızrak boyu ancak yükselmişti ki yüzlerce atlı kentin güney batı yönünden, ormandan çıkarak yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Ortaya çıkan bu durum karşısında subaylar şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Bu sırada bir genç subay, deniz yönündeki sayma işini bitirdikten sonra ormana doğru dalgın dalgın bakan Tales KOMMENOS'a:
- Soylu Tales! Saydım. Hepsi büyüklü küçüklü kırk yelkenli dedi. Subay bu sözü söylerken karşı tepelerde o an gördükleri karşısında ister istemez o da şaşırmış olarak:
- Soylu Tales karadan da sarılmışız dedi birden bire.
Tales KOMMENOS yüreğinin çarpıntısını derin bir soluklanma ile bastırmaya çalışırken, üç yaşlı komutan ile yedi genç subayın şaşkınlık dolu gözlerine bakıyordu. Kimseden ses çıkmayacağını anlayan Tales KOMMENOS çıplak sağ kolunu kaldırarak soldan sağa doğru orman yönünde çevirirken:
- Bir de bunları sayın bakalım! İyi ki o sözde barış adına, sizler de ava gitmemişsiniz! Kimin avlandığı şimdi belli oluyor dedi.
Kenti çevreleyen yüksek duvarların üstü bir anda savaşçı kaynamaya başlamış, kıyıdaki boş gemiciler de işçiler de akın akın Balat Kilise'sinin önüne geliyordu. Yaşlılar dışında bütün evler boşalmıştı. Çocuklar ya elele tutuşmuşlar ya da annelerinin eteklerine tutunarak, bu koşuşturmada güvene almış oluyorlardı kendilerini. Çan sesleri peşpeşe yeniden başlamıştı. Tek ya da çift atlarca çekilen on kadar savaş arabası da vardı yollarda. Bunlardan bir kaçını kadınlar kullanıyordu.
İki subay Agora'nın en sonunda demircilerin bulunduğu yerde ustalara, işlerin çabuklaştırılmasını; ok, mızrak, kargı yapımının çoğaltılması gerektiğini söylediler. Daha önceki günler içerisinde yapılmış olan bütün kalkanlar atlara yükleniyor, diğer demir çelik ürünleri de önünde öküzlerin koşulu olduğu büyük tekerlekli arabalara taşınıyordu. İçinde birer subay ile sürücüleri olan ikişer atlı üç savaş arabası Agora'dan Son Tepe'ye doğru geçip gittiler.
Agora'nın girişinde soldaki sundurmanın altında on kadar yaşlı, sedire oturmuş üç beş yaşlı da altlarındaki sergilere uzanmış olarak; durumda bir belirsizlik olduğunu, olan bitenlerin ne anlama gelebileceğini konuşuyorlardı. Durup dururken barış neden bozulmuştu? Bu olayların sonucu ne olabilirdi? Sinoplular kime ne yapmışlardı? Zengin olmanın, denize doğru büyük bir gemi gibi yüzüyor olmanın bedelini ödüyorlardı: Durup dururken verilen vergiler kimseyi doyurmuyordu anlaşılan. Yıllar sonra bile olsa birileri düşünüp yaşınıp bu güzel toprakları almak İstinpolis'ten Batum'a oradan da Kerç'e kadar egemen olmak istiyordu.
İçlerinden en tez canlı olanı:
- Tepeye çıkarak Harmene açıklarındaki gemilere bakalım. Kimbilir orada neler olmuştur dedi.
Hepsi toparlanarak Agora'nın arkasındaki küçük tepeye bir koşuda varıverdiler. Balat Kilisesi'nden Son Tepe 'ye kadar her yeri görebiliyorlardı:
Sinop açıklarına ilk olarak bu kadar çok yelkenli gelmişti. Ceneviz yük gemileri yüzlerce olsa da Harmene'de pek görülmezlerdi. Kuzeydeki büyük limanlarında dinlenirler buraya da özellikle gıda yükü almaya tek tek gelirlerdi. Selçuklu gemilerinin ne kadar çirkin olduğu, en küçük bir dalgada bile batacağı düşünüldü. Bu ince uzun yelkenlileri kim bilir nerelerden satın almışlar Sinop Limanı (Harmene)'nın Samsun(Amisos)'a açılan yönünü bir yay gibi kapamışlardı.
- Otolikos kiliseye gideceğiz daha, sözü uzatmayalım! Bakın erkenden gelmişler, gözdağı vermişler. Belli ki bu işi bile bile yapmışlar. Bir de iyi bakın bu yelkenli takalar Selçuki işi değil! Bunlarla başa çıkmak da zor olur dedi II. Diyojen.
Bir diğeri:
- Diyojen sen anlarsın yelkenliden. Bence bunlar için küçük demek, çirkin demek kolay! Peki Diyojen bu yelkenlilerle başa çıkmak neden zor?
- Şuracıkta batacakmış gibi duran bu yelkenliler Ceneviz'in o büyük yelkenlilerine karşı onlardan daha iyi saldırırlar. Neden mi? İnce uzun oldukları için bu bir. İkincisi önümüzdeki şu yelkenlide az çok seçilen okçular var ya işte onlar, bir kapışmada eğer işlerini bilirlerse yapamayacakları iş yoktur!
III.Diyojen dayanamadı:
- Doğru be Diyojen! Çok esintiye de gerek duymaz bunlar. Diğer yelkenliler burunlarını kıvırana kadar bunlar yandan yanaşarak her türlü işi yaparlar! Bir kavgada alttan alta vurmak gibi bir iştir bu. Önünü sonunu siz düşünün!
Bir diğeri olayı çözmüş olacak ki:
- Bu küçük yelkenliler, büyüklere yaklaşarak onları alttan alttan gerekirse cayır cayır yakarlar be!
III. Diyojen kendinden geçercesine gülerek:
- İyi dedin be Andreas! Altta kalanın canı çıksın dense de inanma! Soylu Aleksis ile Soylu Tales düşünsün bundan sonrasını da!
II. Diyojen az da içlenerek:
- Şu kutsal Sinop'umuza saldırmadan çekip gitsinler de ne onların ne de bizim anamız avradımız ağlamasın!
Dişleri dökülmüş olduğu için bu konuda hiç konuşmayan yaşlı Sinop'lu:
- Doğru be Diyojen! Tatlı talı yaşamak varken, onca kılıç kalkana, alçakça gelip yapışan oklara ne gerek var!
Selçuklu atlıları bir anda ormanın az açığına bir kaç çadır kurmuşlar, çoğu da atlarının üstünde dimdik duruyordu. Fakat daha gerilerde neler olduğu hiç bilinmiyordu. Bir subay ortaya:
- İki bin kadar var bunlar! dedi.
Bir diğeri:
- Bence o kadar değil!
Yaşlı subaylardan biri:
- Ne çabuk da saydın be Arastus! Az sabırlı olalım! Bakın su geldi, su içelim önce.
Arastus:
- Bu yaşıma geldim, bütün Paflagonya'da bu kadar atı birarada görmedim ben. İnanın şaşırdım birden!
Yaşlı subay ortamı yumuşatmak için olsa gerek:
- Gençlikte olur bunlar! Yaşamak, güzellikleri sevinçle, güçlükleri de dirençle karşılamak demektir Arastus!
Subaylar kentten gelen seslerin verdiği belirsizlik içinde, iki kadının yardımlaşarak sundukları kupalardan, kana kana su içtiler.
Tales KOMMENOS üstlenmiş olduğu sorumluluğun yükü altında:
- Gözcüler de okçular da arttırılsın. Cenova'lı subaylar da gelsin. İçeriye geçip konuşalım dedi.
Kentin içinde üçer beşer kişilik çocuk kümeleri oluşmuş; yüksek sesle bağırarak, bir koşuşturma içinde, ellerindeki çubukları da birer kılıç gibi kullanarak kendilerince savaş oyunları oynuyorlardı. Atlı savaşçılar Milet Kapısı'nın açıklarında biraraya gelmişler, bekleşiyorlardı.
Martılar ile kırlangıçlar yarışırcasına deniz ile kıyı arasında günün kargaşasına katılıyor, ürkek sığırcıklar ile serçeler de ağaçlar arasında en gizemli gezintilerini yapıyorlardı. Ormanda görülen atlılar ile bu korkutma, kuşatma girişiminin kimin işi olduğu iyice anlaşılmış, kalabalık arasında Selçuki! Selçuki sözü dolaşmaya başlamıştı. Uzun kılıçlı beş Cenova'lı denizci de basamakları tırmanarak Milet Kapısı üstündeki toplantıya gidiyordu. Milet Kapısı'ın çevresindeki mızraklı kalkanlı savaşçılar ile yüksek duvarların üstündeki okçular gerekli savunma düzenine geçmişler, çevredeki kadınlı erkekli Sinop'lu da az önce başlayan savaş toplantısında alınacak kararı bekliyorlardı.
Yakındaki Küçük Kilise'den yükselen ilahi yollarda yürüyenleri olduğu kadar limanda yük taşıyanları da umutsuzluktan kurtarıyor, denizdeki dalgalar gibi ağaçlara, kentin yüksek duvarlarına çarpıp eriyor, bir coşku ile yeniden başlıyordu. Kumruların konuşuyormuş gibi birbirini izleyen o tok sesleri giderek çoğalıyor, bir kaçı da peşpeşe bir ağaçtan bir ağaca konarak tek tek yer değiştiriyorlardı.
İki Cenovalı subay ile üç Cenovalı gemici girişteki zırhlı savaşçıya pek aldırmaksızın sert adımlarla içeriye girdiler. Tales KOMMENOS içine gömülmüş olduğu yüksek arkalıklı koltuğundan az doğrularak, gelenlere eli ile yer gösterdi. Solunda Sinoplu altı subay ile II.Diyojen sağında ise beş Cenovalı vardı.
Tales KOMMENOS:
- Hepiniz üzgünsünüz biliyorum. Bugün erkenden yaşanan olayların peşinden denizden de karadan da kuşatılmış olduğumuz anlaşılıyor. Neden niçin böyle oldu diye uzun uzun konuşacak zamanımız yok. Ben beni bildim bileli ilk olarak böyle bir durum yaşıyorum. Sizler de öyle bu açık. Ağabeyim Soylu Aleksis KOMMENOS da her ekim ayında olduğu gibi yine avlanmaya gittiği için bu durumu sizlerle birlikte çözmemiz gerekiyor. Gerçekte o da diğer değerli subaylarımız da burada olsun isterdim. Şu ana kadar onlardan hiç bir bilgimiz yok. Denizdeki şu küçük donanmadan dolayı da bize ne Sisimos'dan ne de Trapezund'dan bir yardım gelebilir. Subay arkadaşlar ile yaptığımız değerlendirmeye göre genç yaşlı ancak binikiyüz savaşçı ile kentimizi savunabileceğiz. Gerektiğinde karşı saldırı için atlı olarak da yüzelli kadar savaşçımız var. Konuşmak isteyenler buyursun... Buyurun Yüzbaşı DORİA önce sizi dinleyelim.
(Az sonra!.....)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder