AVRUPA BİRLİĞİ KONUSU NE OLACAK?
Ömer Faruk YILMAZ
Yönetmen Gazeteci
"Üç büyük negatif değer (Barış, Özgürlük ve Adalet) gerçekte hükümetin temin etmesi gereken uygarlığın biricik vazgeçilmez temelleridir. Onlar ilkel insanın 'doğal' ortamında zorunlu olarak namevcuttur (bulunmaz) ve insanın doğuştan gelen içgüdüleri onları hemcinsleri için sağlamaz..."
"Hiçbir emir veremeyen en yüksek bir otorite kavramı bize acayip ve hatta çelişkili gelebilir, çünkü en yüksek bir otoritenin, bağlı otoritelerin bütün yetkilerini kapsayan çok şumullü ve kadir-i mutlak bir otorite olması gerektiğine inanılmaktadır. Fakat bu 'pozitif' inancın hiçbir haklılığı yoktur... Gerçekten de, en yüksek otorite olarak bütün yetkileri, belirli sonuçlardan bağımsız olarak, bireylerin kazanılmış haklarına hükümet veya özel kuruluşlar tarafından karşılanmasını engellemesine gerektiren türdeki soyut kurallara kendisini adamasına bağlı olan birini arzulamak için her sebep vardır."
(Friedrich A. HAYEK: Hukuk, Yasama ve Özgürlük, cilt III, Özgür Bir Toplumun Siyasi Düzeni, Çeviren: Doç. Dr. Mehmet ÖZ, Türkiye İş Bankası Kültür Yay. Ankara, l997, s.197-198)
Yukarıdaki sözlerin daha iyi anlaşılması gerektiğini bizim kadar anlayan olamaz! Çünkü Batı'ya en yakın Doğulu biziz!Çünkü tarih boyunca ''barış, özgürlük ve adalet'' için başımıza gelmeyen kalmamıştır! Dirlik düzenlik kavgalarımız da katıldığımız nice savaşlar da bu üç kavram uğruna yapılmamış mıdır? Olayların içerisine nice çekişmeleri, nice kişilik çatışmalarını, nice ganimet kazanma hırslarını birer ön koşul olarak düşünecek olursak olayların önünde de sonunda da en çok muhtaç olduğumuz bu üç kavram vardır. 1899-1992 yılları arsında yaşamış olan F.A.Hayek Batı'nın açmazlarına karşı yine ''onun suyundan giderek'' çözümler bulmaya; bazı iyileştirmeler yazarak Batı'nın toplumsal ekonomik ve siyasi tercihlerindeki sapmalara karşılık kendince yol göstermeye çalışmıştır. Bu konuda uzun uzun akıl yürütmelere kalkışmak bu yazının konusu olmasa gerek! Bir de barış, özgürlük, adalet tutkularımızdan dem vurarak gülünç durumlara düşmek istemem doğrusu!
Gelelim çekmekte olduğumuz sancıların en çarpıcı boyutlarına:
Günden güne küreselleşen dünyamızda, sosyo-ekonomik, kültürel ve teknolojik gelişmeler karşısında 'b i r e y' çok savunmasız bir duruma düşmüştür. O 'birey' ki özgür olmadığını, hakkının yendiğini, kısıtlandığını, ezildiğini, bazı eylemleri için yasaklar konulduğunu, fikir ve inanç özgürlüklerini tam olarak yaşayamadığını, niçin 'hür' olmadığını haykırmaktadır. Bu bakımdan huzursuz, tatminsiz, mutsuz, isyankar, sevgisiz, güvensiz, çalışmalarında verimsiz, başkaldıran, topluma ve devlete küskün, kural tanımayan, intihara yatkındır. Ne yazık ki itek tek ya da topluca intihar eden bireylerin sayısı dünyada olduğu gibi bizde de artmaktadır.
Yukarıda sıralamaya çalıştığım nedenlere de bağlı olarak; adalet istiyorum, iş istiyorum, baskı istemiyorum, beni dinleyen yok, beni anlayan yok, bütün insanlığa seslenmek istiyorum türünden şikayetleri olan bireyler ile kuşatılmış bulunuyoruz. Ayrıca toplumsal, siyasal ve ekonomik konularda sürekli olarak "çözümsüzlük" ve "bekle gör" düşüncesi egemen olmaktadır. Özellikle adalet, soruşturma, kovuşturma, faili meçhul, terör, hak hukuk, insan hakları, istikrar, eğitim, sağlık, refah, siyaset, istihdam ve yönetim konuları sürekli olarak tartışılan temel konularımızdır. Sorunların çözümleri ise ben beni bildim bileli "zamana" bırakılmaktadır.
O dönemlerden bugüne çözüme kavuşmuş gibi olanlar da yok değil: Ulaşım, evlere kadar içme suyunun gelmesi, elektrik dağıtımı, eksikleri olsa da sağlık konusu, radyo ve televizyona sahibi olmak, eğitimin yaygınlaştırılması olumlu gelişmelerdir bence. Fakat yine de topraksızlık, tarımdaki sorunlar, hayvancılığın açmazları, işsizlik, refahın yaygınlaştırılamaması, gelir dağılımındaki uçurumlar, sanayileşememek, hayat pahalılığı, üniversiteler önündeki yığılmalar, Kıbrıs gibi onlarca sorun herkesin tartıştığı çözüm beklediği konuların başında gelmektedir.
Bu çerçevede l950'lerden bu yana gelen "Ortak Pazar", "Avrupa Birliği", "Kopenhag Kriterleri" doğrultusunda "demokratikleşme" ile ilgili olarak TBMM tarafından kabul edilen "uyum yasaları" toplumumuzun büyük bir kesimi tarafından olumlu ve hatta elzem olarak benimsenmektedir. Çünkü bu tür oluşumların toplumsal refahımıza katkılarda bulunacağı, işsizliğin çözümlenebileceği, demokrasinin yeni yeni açılımları ile katılımcı demokrasinin etkinlik kazanacağı düşünülmektedir. Ancak bu konudaki yanlı araştırmalar gerçeği ne kadar yansıtıyor bilemeyiz. Bu konudaki suçluluk bazı başkentler arasında paylaşılma durumunda olsa gerek! Özellikle Fransa ile Almanya çok önemli. İrlanda'nın seçimi de çok anlamlı olsa gerek. Olan kime oluyor bu da açık! Almanya ile Fransa geçen hafta İrlandalıların büyük bir çoğunlukla reddettikleri Lizbon Anlaşması için ''olmadı'' deseler bile, kendi söylemleri ile bu ''darbe'' bakalım etkisini ne kadar gösterecek. Bilindiği gibi Lizbon Anlaşması Avrupa Birliği'nin işleyişi çerçevesinde kapsamlı değişiklikler getiriyor; birliğin karar ve icra mekanizmalarını, ilkelerini, önceliklerini ortaya koyuyor. Avrupa Birliği sürecinin çökeceğine kuşku ile bakanlardan olmadığım için, bu tür çıkışların AB oluşumunu daha bir dengeleyeceği kanısındayım.
Bu konular ile ilgili pek çok çözüm önerilerinin olduğu ya da olmadığı her alanda tartışılıyor. Özellikle televizyon yayınlarının bu konulardaki etkinliği tartışma götürmez! Ne yazık ki her alanda olduğu gibi bu sorunlar konusunda da ''bilimsel nitelikli'' araştırmaların hazırlanmaması, toplumda ve bireyde meydana gelen oluşumların bilinmemesi, politikacıları ve yöneticileri karar almakta zorlamaktadır. Bu durumda da sorunlar ya ertelenmekte, geçiştirilmekte ya da siyasi alandaki tartışmaların çekicilliği yaralara tuz bastırmaktadır. Böylece çözüme beş kala herkes kendi yağı ile kavrulmaya, süregelmekte olan kısır döngüler içerisinde kendisine bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır. İşte bunalım da burada başlamakta, çözümler de ne yazık ki bazan acı ile son bulmaktadır! Adaletin elbette zorunlu olarak, ne kadar yavaş işlediği, özellikle gençlerde ve ev kadınlarında ortaya çıkan sağlık (psikosomatik) sorunları giderek derinleşmektedir.
Toplum katındaki sorunların çözümü siyasi iradenin en etkin çözüm yolları bulması ile mümkün ise de tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü 1750'lerden bu yana insanlığı kuşatmış olan ''sanayileşme süreci'' ne yazık ki kutsal emeği de kişi varlığını da her türlü toplumsal siyasal oluşumları da ''faydacı'' bir yaklaşım ile değerlendirmekte olduğundan belli başlı devletlerin etkinliği günden güne artmaktadır.
Bu nedenle toplumumuzu İnsan Hakları kavramını ve içeriğini enine boyuna irdelemek; birey, devlet, demokrasi, ekonomi, üretim, istihdam, tasarruf, hak, hukuk, suç ve ceza, soruşturma, kovuşturma, fişleme, işkence, ayrımcılık, fikir akımları (...izmler), polis-vatandaş ilişkisi, güven, huzur, ifade hürriyeti, inanç, eylem, davranış ve bilinç düzeyi, tutum araştırmaları, kamuoyu, gençlik, olgunluk, gelecek ve AB ile ilgili uyum yasaları konularında kamuoyuna bilgi vermek ve eğilimleri belirlemek, yasal gelişmeler konusunda kamuoyunu bilinçlendirmek gerekmektedir.
Gerçekte dünyanın bazı toplumlarında olduğu gibi toplumumuzda da "küreselleşme olgusuna bazı çekinceler '' konmuyor değil. Bana göre ''küreselleşme'' kavramı ile öncelikle Avrupa Birliği'ne vurgu yaptığımız da açık. Sonuç olarak ''küreselleşme'' yanında ''Avrupa Birliğine katılma'' kavramı birleşme, bütünleşme, benzeşme, iş güç sahibi olma, ortak paydaların arttırılması, hukuk ve toplumsal örgütlenme konularında pek çok paralellikleri de öngörüyor. Her işin odağına da haklı olarak " b i r e y " yerleştiriliyor. Bireyin örgütlenmesi öngörülüyor! Çünkü o birey ki Sanayi Devrimi'nin öncesinde de sonrasında da her alanda, her anlamda ç o k ç e k t i! Çalışırken, gezerken, konuşurken, okurken, oy verirken, eleştirirken, dernekleşirken, karşı koyarken, yazarken; işçi köylü, kadın, erkek, maraba, ırgat, genç ya da yaşlı olarak hep birilerinden korktu. Anadolu'nun beş bin yıllık tarihinde de bu korku hep var olmuş! Devletler, saldırganlar, seçkin sınıf çalışan geniş kitleleri her zaman ezmişler! Zenginlikler de bilindiği gibi çağlar boyunca hep belirli ellerde toplanmış! İyonların, Kimmerlerin, Amazonların, Perslerin, Makedonların, Asurluların, Çinlilerin, Romalıların, Bizanslıların, Arapların, Oğuzların, İlhanlıların, Rusların, Haçlıların saldırılarında da nice zenginliklerin ele geçirilmesi çabası vardır! Batı'nın Amerika Kıtaları ile Afrika ve Asya çıkartmaları ise daha dün gibi belleğimizdedir.Kaldı ki bu tür topyekun eylemlerin bugün bile ardı arkası kesilmiş değildir!
Ne yazık ki köylü kentli, inançlı, inançsız, sakat, akıllı ya da zeki kişiler olarak o t o r i t e r ya da t o t a l i t e r kişiler ve rejimler tarafından nice umutlar verilerek, nice masallar da anlatılarak e z i l d i l e r, e n g e l l e n d i l e r. Çağlar boyunca da sömürüldüler! Artık bu tür uygulamalara " d u r " demenin zamanı geldi ve geçiyor bile.
Toplumların yapısını, geleceğe yönelik örgütlenme biçimlerini ve temel ilkelerini belirleyen nice anayasalar yazıldı ülkemizde. Her seferinde de insan özgürlüklerine, insan refahına değişik yollardan tıkaçlar konuldu. ''Siyasi irade ister istemez'' kendisine yonttu her türlü düzenlemeyi! Uygulamadaki olası çıkarları için de bazı açık kapılar bırakıldı yine ''ister istemez''. Muhalefet de aynı yolun yolcusu olduğu için o da pek ses çıkarmazdı yasalara! Bu arada bir kaç ham hayal eleştiri de patlatılıverilirdi ayak üstü! Mevzuat ya da onun yetmediği yerlerde ''siyasilerin birer uzantısı olmaya eğilimli memurlar'' tam bir yetki ile elinden geleni yapmak zorundaydı! Kendinizi paralar dururdunuz! Hakkınızın yendiği de kimsenin umurunda olmazdı ayrıca. Hak hukuk aramak da o kadar zor ki!
1960'lar ile 1970'lerde kolay kolay örgütlenemezdiniz, yürüyemezdiniz, kendinizi savunacağınız bir toplumsal ortam da bulamazdınız! Her yerde korkaklık, sinsilik, casusluk, kavram kargaşası, çok yönlü devrim sancıları, kalkınamamak, particilik, köylünün çiftçinin belinin büküklüğü, boykotlar, grevler, karamsarlık, yasak kitaplar, gençlerin bölünmüşlüğü, bağımsızlık, emperyalizm, yer yer silahlı çatışmalar, gecekondulaşma, kentleşme, yoksulluk, dışa bağımlılık, Kıbrıs, az da olsa Filistin konuşulurdu!
Sovyetler Birliği'nin yavaş yavaş dağılması bizdeki çoğu gerginlikleri en aza indirdi diyebiliriz. Ülkemizde 1980'lerden bu yana ''kalkınma bakımından'' epey yol alındı demek zorundayız. Bizimle aynı yıllarda sanayileşmeye başlayanların bizi fersah fersah geçmiş olmaları ise olayın en acıklı yönü olsa gerek! Bu değerlendirmeleri tarihçilerimiz, iktisatçılarımız yapmış olsalar da siyasi çalkantılar yüzünden herkesin anlaşabileceği gerçek bir bilinç doğabilmiş değildir. Fakat yine de ''bilinen bazı aksaklıklar'' hiç olmasa daha iyi olur diyoruz. Özendiğimiz ''Batı da birden gelmedi ya bu durumlara '' deyip rahatlıyoruz arada bir!.. Gerçekte Batı'nın günden güne yükseltmeye çalıştığı insan haklarına sevgi ve saygı bizim kültürümüzde hep var olmuş: 'Kul hakkı', 'komşu hakkı', 'yolcu hakkı', 'yardımlaşmak', 'affedicilik', 'bağışlamak', 'kimseyi aşağılamamak', 'böbürlenmemek', 'zalimi alkışlamamak', 'ayrımcılık yapmamak', 'kimsenin dinine diyanetine karışmamak', 'hoşgörülü olmak' gibi nice ''hasletlerimiz'' bizi bugünlere getirmiştir.
Bu bakımdan Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'ye ölüm döşeğindeki kayınpederi Şeyh Edibali'nin söylemiş olduğu sözler çok anlamlıdır:
" Ey oğul, beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Gücenirlik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana... Acizlik, yanılgı bize, hoş görmek sana... Kötü göz, şom ağız, haksız tenkit bize, bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana... Üşengeçlik bize, uyarmak gayretlendirmek, şekillendirmek sana... Ey oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz... Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın! Ey oğul! Yükün ağır işin çetin, gücün kıla bağlı... Allah celle celalühu yardımcın olsun! "
Bu sözlerin günümüz devlet anlayışına, hukuk düzenlemelerine ne kadar yakın olduğunu uzun uzun irdelemeye gerek var mı ? Bu çerçevede, Türkiye dahil 800 milyon kişiyi kendine bağlamış olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilmiş olan bazı kararların, gerçekte bizlerin ''hak, hukuk, eylem ve eleştiri'' mantığımıza ne kadar yakın olduğunu görmek de mümkün. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin teröre karşı duruşunu, ifade özgürlüğüne sığınmak isteyenleri sınırlandırması bakımından takdirle karşılmak gerekir. Çünkü kimse kimseyi öldürmeye azmettiremez! Bu amaçla da örgütleşemez!
Avrupa Birliğinin ekonomik yaklaşımlarına Gümrük Birliği Anlaşmasından sonra pek çok çekince koymak (!) mümkün ise de hak hukuk düzenlemeleri konusunda ne kadar direnebileceğimiz bence çok zor. Ayrıca her çağın getirmiş olduğu bir takım akımlar içerisinde yoğrulmuyor mu insanlık ? Bu akımlar acımasız da olsa insanlığın gelişmesine, değişmesine katkıda bulunmamış mıdır ? Her bir akımda biraz da olsa bir abartı yok mu ? Her birinde bazan aşırı da olsa i n s a n'dan belirgin özellikler yok mu ? Hangimiz yasaklara övgü düzebiliriz ? Hangimiz kitap, dergi, gazete yasaklarını savunabilir ? Bu tür engellerin çözümü yüzyıllarca demokrasilerden beklendi ancak mutlu sona ulaşılamadı bir türlü. Çünkü ayrı ayrı çözümler, ayrı ayrı yönelimler, ayrı ayrı cennetler vaadedildi! Hepsi dar alanlarda otoriter, totaliter, planlamacı, ayrımcı, ezici bir yol tuturmuşlardı. Bu tür enkazları yüzyıllar boyunca gördüğümüz gibi bugün de görüyoruz. Avrupa Birliğine tam üyelik ile birlikte yaygınlaşacağını umduğumuz ''r e f a h'' düzeni, dünyanın her tarafında uygun hukuk düzenlemeleri de getirecek olsa bile, insanlık daha mutlu, daha huzurlu yaşayabilir mi ? Bunu dilemek, umutlu olmak güzel! Fakat şu dünyayı bile yok edebilecek güçteki silahlar, silah fabrikaları var olduğu sürüce ne kadar şansımız var, bilmiyorum.
Gelecek yıllarda insanlığın bu gelişme karşısında tutarlı, caydırıcı kararlar alacağını ummaktan başka yol yok. Kimsenin hakkının kimseye geçmesini istemeyen, devletin daha küçük ve daha uysal olmasını isteyen Avrupa Birliği yanında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de öldürücü silahlar karşısında hiç suskun kalabilir mi ?
Avrupa Birliğine bir an önce girmek ülkemizde 1980'lerle birlikte tartışılmaya başlandı. Yasal düzenlemeler haklı olarak birbirini kovaladı. Uyum yasaları geniş kesimlerce olumlu karşılansa da yıllardır süregelen sansürcü, baskıcı bazı uygulamalar nedeni ile bu yolda pek çok eksiklerimizin var olduğunu biliyoruz. Bu açıdan TBMM önümüzdeki yıllarda sıkı bir çalışma ile engelleri aşmak yolunda olacaktır. Avrupa Birliği'ne katılmamız ise uzak bir günü gösteriyor bence. Ancak ve özellikle insan hakları ve ifade özgürlükleri konusunda üstüne düşen görevini TBMM milletimiz adına yerine getirmek için gerekenleri yapacaktır.
Açık olarak söylemek zorundayız : AB'nin özü ya da bazı toplumlara karşı üstün tavırlı olmasının yolu: Teknolojik bilgisi, felsefesi ve sabırlı dış politikaları yanında bilinen temel ilkelere dayanmaktadır. Bunlar ifade, düşünce, din ve vicdan hürriyetleri ile ayrımcılığın, dışlanmanın önlenmesine, örgütlenme hakkının genişletilmesi ile her türlü işkencenin ve kötü muamelenin kaldırılmasına ve liberal ekonominin gereklerinin yerine getirilmesine dayanmaktadır. Bu arada mutlakiyet yönetiminden cumhuriyete ne kadar zor geçtiğimizi anlatmak Osmanlı Devletimizin içeriden ve dışarıdan nasıl yakılmış olduğunu tartışmak ise ayrı bir konu!
Namık Kemal(1840–1888)'in Hürriyet Kasidesi'nde ;
" Ne efsunkar imişsin ah ey didarı hürriyet
Esiri aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten "
dediği gibi bazı açmazlara düşebilmemiz de mümkün!
Gerçekte, Kaside'deki ilk beyitten son beyite kadar da çok büyük değişiklikler olmadı ülkemizde. Çünkü çektiklerimiz, mazlumluğumuz, katlandığımız mihnet, insafsızlıklar, zalimin yardımcıları, hürriyet kavgası bugün bile yürekleri dağlayacak kadar çok değil midir ? Çünkü benlik, bizlik, bencillik, çıkarcılık, benim adamım, senin adamın, sağcılık, solculuk, sosyal demokrasi düşleri, içi doldurulamayan nice kavramlar bizi tutmaktadır, yolun ortasında.
1970'lerde Ankara'da öğrenci iken evim basıldığında neler sorulmuştu bana neler! Tartışmış uyarılmıştım! Emniyette kayıtlara düşmüş, istemesem de fotoğrafım çekilmiş, parmak izlerim alınmıştı! Bir gece aç, bir sabah çaysız kalmıştım! Bir suçlu gibi fotoğrafım da çekilmişti, birkaç açıdan! Evimden iki kutuya doldurdukları kitaplar ayıklanarak tek kutu olarak bana geri verilmişti! Oysa hiç biri de Yasak Kitaplar listesinde yoktu!
Aynı sıkıntıyı, benim yaşadığımdan daha da hafif baskılar ile 19 Şubat 1906 günü Kurmay Yüzbaşı Kazım Zeyrek (Karabekir) de yaşamış! Ona da diyor ki garip kıyafetli hafiyeler:
"–Bu kitap yasaktır. Sizde ne arıyor ?"
Öykü uzun, acılar büyük! Olan bitenlerin hiç birini bu vatanın çocukları yaşamamalıydı! Silahsız insana, beyinlerin içindekilere ne yapabilirsiniz ?
Kimseye bir saldırı, hakaret, aşağılama, küfür yok ise İnsan Hakları hepimizin hakkıdır. Eleştiri yapmak da hepimizin hakkıdır! Oğlumuzun, kızımızın, konu komşumuzun, yedi kat yabancının da hakkıdır.
Toplumların karmaşık etkileşimleri içerisinde sorunların ortaya çıkması, bazı çözümlerin kalıcı olmaması, çatışmaların varlığı ve bazı çıkarlar için de her zeminde davaların açılması bilinen bir gerçektir. İşte bu çerçevede aşağıdaki bazı kararlar, birer fikir olarak sanırım geleceğimize ışık tutacaktır:
Yargı mensupları da eleştirilebilir.
De Haes ve Gijsels / Belçika Davası (24 Şubat 1997), Perna / İtalya Davası (25 Temmuz 2001)
Gazeteci haber kaynağını açıklamak zorunda bırakılamaz.
Goodwin / İngiltere Davası (27 Mart 1996)
Yargı organlarınca ele alınan olaylara basın yer verebilir.
Sunday Times / İngiltere Davası (26 Nisan 1979)
Soruşturmanın gizliliğini basın ihlal edebilir.
Weber / İsviçre Davası (22 Mayıs 1990)
Meslek mensupları kamuya açıklama yapabilir.
Barthold / Almanya Davası (25 Mart 1985)
Kamu görevlisi kişisel fikirlerini basına açıklayabilir.
Akkoç / Türkiye Davası (10 Ekim 2000)
Düşüncelerinden dolayı kamu görevlisinin yükselmesi engellenemez.
Willi / Linkeyştayn Davası (28 Ekim 1999)
Kamu görevlisi eleştirilere cevap verebilir.
Nilsen and Johnsen / Norveç Davası (25 Kasım 1999)
Politikacılar daha fazla eleştirilebilir.
Lingens / Avusturya Davası (8 Temmuz 1986), Oberschlick / Avusturya Davası (23 Mayıs 1991)
Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir. Hükümet daha fazla eleştirilebilir. Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir.
Castels / İspanya Davası (23 Nisan 1992), Aksoy / Türkiye Davası (10 Ekim 2000)
Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir.
Sürek ve Özdemir / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999)
Askeri disiplin zayıflatılamaz.
Engel ve diğerleri / Hollanda Davası (8 Haziran 1976)
Kutsal değerlere ve ahlaki değerlere saldırıya izin verilemez.
Handyside Davası / İngiltere (7 Aralık 1976)
Müller ve diğerleri / İsviçre Davası (24 Mayıs 1988)
Otto-Preminger Institut / Avusturya Davası (20 eylül1994)
Wingrove / İngiltere Davası (25 Kasım 1996)
Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü getirilebilir.
Glasenapp ve Kosiek / Almanya Davası (28 ağustos 1986)
Hakimlere hakaret edilemez.
Prager ve Oberschlick / Avusturya Davası (26 Nisan 1995)
Ceza mahkemesinin yanlış yönlendirilmesine izin verilemez.
Worm / Avusturya Davası (29 Ağustos 1997)
Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz.
Zana / Türkiye Davası (25 Kasım 1997)
Avukatın basın toplantısı yapması kısıtlanabilir.
Schöpfer / İsviçre Davası (20 Mayıs 1998)
Emniyet mensuplarına siyaset yasağı konabilir.
Rekvenyi / Macaristan Davası (20 Mayıs 1999
Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir,
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999
Yazar kendisini terör örgütü ile özdeşleştiremez.
Sürek / Türkiye Davası (8 Temmuz 1999).
Yukarıdaki açıklamalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karalarıdır. Yerli ve yabancı dava konusu ve karar tarihleri de altlarında yazılıdır. Bu ve benzeri nice kararı uygulamaktan çekinen yetkililere özellikle duyurulur. Demokrasinin özü biraz da bu kararlarda saklı bence. Bizden de ''ey oğul dinle!'' demek gerekiyor artık sık sık! Barış, özgürlük ve adalet ise bazı sınırlamalar, bazı kararlar olmadan hiç bir topluma huzur veremez! Bu da tanımlardaki açıklığa, zenginliğe, özgünlüğe bağlı olsa gerek. Yoksa bugün de yaşanmakta olduğu gibi maddi manevi hiç bir karmaşanın önü alınamaz. Kimse kimsye ''benden değilsin'', ''sen başkasısın'', ''benden başkası cehennemdir'' diyemez! Fakat yaşanan çağların getirdiği değişim ne kadar köklü olur ise olsun bazı özlerin değişmediği de ortada. Bunun için de her bilimden cins kafaların buluştuğu bir karar organına gerek vardır. Özellikle bu üç kavramın yalnızca hukukçular tarafından tanımlanması bizi huzura da adalete de barışa da götürmeyecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder